İçeriğe geç
Politika

3. KESK Kadın Kurultayı: Kadınlar Örgütlenince Ne Oluyor?

Kadın kurultaylarını düzenli hale getirmek; kadın meclislerini işyerlerinden başlayarak kurmak ve güçlendirmek; eşbaşkanlığı her defasında “olsun mu, olmasın mı?” diye yeniden müzakere edilen bir mesele olmaktan çıkarıp örgütlü kadın iradesinin karar mekanizmalarındaki karşılığı haline getirmek gerekiyor. Yeni kadınların yalnızca çağrıldığı değil, söz ve sorumluluk alabildiği alanlar açmak; deneyimi birkaç kadının kıdemine, dayanışmayı kişisel ilişkilere bırakmamak gerekiyor.

Bir kadın kurultayından geriye ne kalır?

Üç gün boyunca alınan notlar, verilen önergeler, saatler süren atölyeler mi? Salonda başlayıp koridorda devam eden tartışmalar, başka bir işkolundan bir kadının anlattığında kendi yaşadığın bir şeyi bulmak, uzun zamandır görmediğin bir arkadaşına sarılmak mı? Yoksa eve dönerken hâlâ kafanın içinde dolaşan sorular mı?

4-5-6 Eylül’de Ankara’da yapılan 3. KESK Kadın Kurultayı’ndan bana bunların hepsinden kaldı. Farklı işkollarından, farklı şehirlerden kadınlar üç gün boyunca yan yanaydık. Yaşımız da bir değildi, sendikal deneyimimiz de politik hikâyemiz de. Bazen birbirimizi tamamladık, bazen epey itiraz ettik. Zaten biraz da bunun için bir araya gelmiyor muyuz?

Ama kurultayın ardından ilk takıldığım şey daha adında duruyor: Üçüncü!

KESK’in otuz yılı aşan tarihinde neden ancak üçüncü Kadın Kurultayı’nı yapıyoruz? Kadınların grevlerde, direnişlerde, işyerlerinde, meydanlarda yarattığı bunca mücadele ve birikim varken kendi sözümüzü, deneyimimizi, itirazımızı ortaklaştıracağımız böyle zeminler neden daha düzenli kurulamadı?

Sonra fark ediyorum ki “Neden üçüncü?” sorusu tek başına yetmiyor. Asıl mesele iki kurultay arasında ne yaptığımız.

Kadınlar sendikanın gündelik hayatında nerede buluşuyor? Bir işyerinde yaşanan sorun başka bir işyerindeki kadınların meselesine nasıl dönüşüyor? Deneyim nerede ortaklaşıyor, kadınların sözü nerede karara dönüşüyor? Sendikaya yeni gelen bir kadın bu örgütlenmenin neresinden içeri giriyor?

Kurultay üç günlüğüne bunların bir kısmını mümkün kıldı. Kadınlar birbirini dinledi; deneyimler, itirazlar, fikirler karşılaştı, ortak söz arandı. Peki üç gün boyunca kurabildiğimiz bu zeminin gündelik sendikal hayattaki karşılığı ne?

Bu soru beni kendi sendikama, BES’e getiriyor.

Kadın çalışmaları yapıyoruz elbette. 8 Mart’ta, 25 Kasım’da alanlardayız. Toplantılar, eylemler, açıklamalar yapıyoruz. Kadın sekreterliklerimiz var. Bunlar kadınların mücadelesiyle açılmış önemli alanlar. Ama kadınların yıl boyunca kendi sözünü birlikte kurduğu, deneyimin örgütsel olarak aktarıldığı ve bu sözün kolektif bir iradeye dönüşebildiği kalıcı bir zeminimiz var mı?

Ben buna gönül rahatlığıyla “var” diyemiyorum.

KESK’e bağlı bazı işkollarında kadın meclisleri var. BES’te ise yok. Eşbaşkanlık sistemi de yok. Bildiğim kadarıyla bugüne kadar kendi kadın kurultayımızı da yapmadık. Bunun eksikliğini yaşadığımızı düşünüyorum.

Bunu geçmişe dönüp parmak sallayarak söylemiyorum. Bugün BES yürütmesinde yer alan biri olarak benim de kendimize bakmam gerekiyor. Kadın çalışmasını ne kadar süreklileştirebildik? Yeni kadınlara ne kadar alan açabildik? Biriktirdiğimiz deneyimi ne kadar aktarabildik?

Çünkü kadın sekreterliğinin olmasıyla kadınların sendika içinde kolektif bir güç olarak örgütlenmesi aynı şey değil. Kadın politikası birkaç kadının emeğine ve enerjisine yaslandığında bir süre sonra aynı kadınlar çalışıyor, aynı kadınlar sorumluluk alıyor, aynı kadınlar deneyim kazanıyor. Sonra yeni gelen kadına dönüp “Ama sen deneyimsizsin” diyoruz.

İyi de deneyimi nerede kazanacak?

Sorumluluk almadan, hata yapmadan, bir toplantıyı kötü yönetip ikincisini daha iyi yapmadan, bazen bizim yaptığımızı beğenmeyip kendi yolunu aramadan nasıl öğrenecek? Kapitalist patronların “iş için deneyim, deneyim için iş” saçmalığına kızıp aynı denklemi sendikada yeniden üretmek de emek mücadelesi açısından hayli ironik.

Deneyim kıymetli. Hele kadın mücadelesinin hafızası kolay oluşmadı. Ama deneyimin politik değeri onu elde tutmakta değil, aktarabilmekte. “Biz bunları yıllardır yapıyoruz” cümlesinin devamı “Gel, beraber yapalım” da olabilir, “Sen daha bilmiyorsun” da. Birincisi deneyim aktarımıdır, ikincisi deneyim hiyerarşisi.

Bunu başkalarına söylediğim kadar kendime de soruyorum. Kaldı ki benim ne kadar deneyimli olduğum da tartışılır. Ben yeni gelen kadınların sözünü ne kadar merak ettim? Onlara gerçekten alan açtım mı? Bazen işi daha hızlı halletmek için yine bildiğimiz kadınlarla, bildiğimiz yöntemlerle devam ettik mi?

Bir de yeni ve genç kadınların neden gelmediğine, geldiklerinde neden kalmadığına bakmak gerekiyor. Sendikanın kapısından giren bir kadın kendisine ait bir söz, değiştirebileceği bir alan görebiliyor mu? Yoksa yıllardır birbirini tanıyan, aynı dili ve örgütsel alışkanlıkları paylaşan bir yapının içinde kendisini misafir gibi mi hissediyor?

“Kadınlar neden gelmiyor?” sorusunu sormak kolay. Biraz daha zor olan, kadınların gelmek, kalmak, söz söylemek ve değiştirmek isteyeceği nasıl bir sendikal alan kurduğumuza bakmak. Öz eleştiri de biraz bunun için var.

Kurultayda kadın meclisleri tartışılırken itirazlardan biri “Asıl olan işyeri örgütlenmesidir” biçimindeydi. Kadınları işyerlerinden örgütleyemiyorsak kadın meclislerinin hep aynı kadınların bulunduğu, işyerlerinden kopuk yapılara dönüşebileceği söylendi. Var olan bazı kadın meclislerinin kadınların sendikaya katılımını artırmadığı da dile getirildi.

Bunlar tartışılmalı. Bir kadın meclisi işlemiyorsa neden işlemiyor? İşyerleriyle bağı mı zayıf, hep aynı kadınlar mı dönüyor, yeni kadınlara alan mı açılmıyor?

Ama buradan “kadın meclisleri kadın örgütlenmesinin önüne geçiyor” sonucuna varmak epey büyük bir sıçrama. Hele kadınların sendikalara yeterince katılmamasının nedenini kadınların özerk örgütlenme mekanizmalarında aramak…

Peki kadın meclisi olmayan sendikalar örgütlenmede arşa mı değdi?

Pek öyle görünmüyor.

Kadınların sendikalara katılımını bakım yükünden çalışma koşullarına, sendikal faaliyetin saatlerinden erkek egemen örgüt kültürüne, söz ve karar mekanizmalarındaki güç ilişkilerinden mevcut siyasal koşullara kadar belirleyen birçok şey var. Bunların faturasını kadınların özerk örgütlenmesine kesmek bana hiç ikna edici gelmiyor.

Üstelik kadın meclisi yalnızca kadınların daha fazla toplantı yaptığı bir örgütlenme biçimi değil. Erkek egemen bir yapının içinde kadınların kendi deneyimlerinden politika üretebildiği, kendi sözünü kurabildiği ve bu sözü kolektif bir iradeye dönüştürebildiği özerk bir alan. Mesele biraz da bu iradenin gerçekten güç sahibi olmasına razı olup olmadığımız.

O yüzden “işe yarıyor mu, yaramıyor mu?” diye kestirip atmak yerine nerede işlediğine, nerede işlemediğine ve nedenlerine bakalım. İşyerinden kopmuşsa işyerine bağlayalım, aynı kadınların çevresinde dönüyorsa yeni kadınların önünü açalım. Olmayan yerlerde de aşağıdan başlayarak nasıl kurulacağını düşünelim. Bir mekanizmanın eksiklerini tartışmak başka şey, o mekanizmanın varlığını sorun ilan etmek başka.

Ama burada başka bir soruya geliyoruz: Var olan kadın meclislerini kadınlar olarak nasıl kullanıyoruz?

Bir arkadaşım, yaşadığı şiddeti kendi işkolundaki kadın meclisine taşıdığında aldığı cevabın “Biz karar organı değiliz, o yüzden bir şey yapamayız” olduğunu anlattı. Açıkçası bu cümle beni kadın meclisinin karar organı olup olmamasından önce başka bir yerde durduruyor.

Gerçekten hiçbir şey yapamaz mı?

Toplanamaz mı? Kadını dinleyemez mi? Yaşanan şiddet karşısında ortak bir tutum geliştiremez mi? İlgili organları harekete geçiremez, sürecin takipçisi olamaz, dayanışmayı örgütleyemez mi?

“Karar organı değiliz” örgütsel bir sınırı tarif edebilir. Ama “o yüzden bir şey yapamayız” dediğimiz yerde bu artık politik bir tercihe dönüşür. Hele söz konusu erkek şiddetiyse, kadınların yıllarca mücadele ederek kurduğu bir meclisin kendi varlık nedenini yetkisizlik gerekçesiyle askıya alması bana oldukça ağır geliyor.

Belki kadın meclislerini tartışırken yalnızca “var mı, yok mu?” diye sormak bu yüzden yetmiyor. Varsa kadınlar orayı ne kadar sahipleniyor? Ne zaman toplanıyor? Bir kadın kapısını çaldığında ne yapıyor? İşyerleriyle nasıl bağ kuruyor? Sözü örgütün diğer organlarını ne kadar harekete geçiriyor?

Karar yetkisi elbette ayrıca önemli. Ama önce elimizdeki mekanizmaların imkânlarını gerçekten kullanıyor muyuz, ona bakalım. Çünkü bir kadın meclisinin gücü yalnızca tüzükte kendisine verilmiş yetkiden ibaret değil. Kadınların yan yana gelmesinden, ortak söz kurmasından, birbirinin meselesini örgütün meselesi haline getirmesinden de geliyor.

Kadın meclisi her şeye karar veremeyebilir. Ama “bir şey yapamayız” demek için kurulmuş olamaz.

Kadınların mobbingi, şiddeti, bakım yükünü, ayrımcılığı, güvencesizliği ve erişilebilirlik sorunlarını konuşabileceği; bunları “benim başıma gelen” olmaktan çıkarıp ortak taleplere dönüştürebileceği alanlarımız yoksa kadınların sendikal hayata daha fazla katılmasını nasıl bekleyeceğiz?

Üstelik bu benim için yalnızca bir örgüt modeli tartışması değil.

Sendika içinde yaşadığım bir şiddet sürecinde, yaşadığımı kolektif biçimde ele alacak, söz ve tutum geliştirecek işleyen bir kadın mekanizmasının eksikliğini ben de yaşadım. Dayanışma gösteren birkaç kadın dışında yalnız kaldım.

İşleyen bir kadın meclisi her şeyi kusursuz çözerdi demiyorum. Kadınların bulunduğu her yapı kendiliğinden feminist ya da demokratik olmuyor. Kadınlar arasında da kıdemden siyasi aidiyete, bilgiden örgütsel konuma kadar hiyerarşiler kurulabiliyor.

Ama işyerlerinden beslenen, güçlü, kadınların gerçekten söz sahibi olduğu bir mekanizma olsaydı yaşadığım şey yalnızca benim baş etmek zorunda olduğum bir mesele olarak kalmayabilirdi.

Benim yaşadığım, örgütlü kadınların meselesi olurdu.

Bir kadın şiddetle, tacizle, mobbingle ya da ayrımcılıkla karşılaştığında dayanışmanın gücü o kadının kimi tanıdığına, kime telefon açabildiğine, hangi yöneticiyle ilişkisinin iyi olduğuna bağlı olmamalı. Dayanışma kişisel yakınlıklara bağlı kaldığında bir örgütsel hak olmaktan çıkıp tesadüfe dönüşüyor.

Dayanışmanın da örgütlenmesi gerekir.

Aslında deneyim meselesinden buraya kadar aynı şeyi konuşuyoruz. Deneyim birkaç kadının elinde kalmamalı. Dayanışma birkaç kadının telefon rehberine bağlı olmamalı. Kadınların sözü ve iradesi de birkaç yöneticinin iyi niyetine bırakılamaz.

Deneyimin, dayanışmanın ve kadın iradesinin örgütlenmesi gerekiyor.

Kadın meclislerinin söz ve karar sahibi olması tam da bu yüzden önemli. Kadınlar toplansın, konuşsun, öneri hazırlasın ama karar başka yerde alınsın… Bu düzen bize hiç yabancı değil. Aynısını sendikada yeniden üretmenin özgürleştirici bir tarafı yok.

Eşbaşkanlık meselesini de buradan düşünüyorum.

Eşbaşkanlık tek başına çözüm değil; arkasında örgütlü bir kadın iradesi olmadığında biçimsel bir temsile dönüşebilir. Ama mesele zaten yalnızca yönetimde bir kadın daha olması değil. Kadınların örgütlü iradesinin sendikanın genel karar ve temsil mekanizmalarında güç sahibi olması.

Bu yüzden kadın sekreterliği, kadın meclisi ve eşbaşkanlık birbirinin alternatifi değil. Birinin diğerinin yerine geçmesi gerekmiyor; birbirini tamamlayan örgütsel araçlar olabilirler. Elbette hepsinin ayağının işyerine basması şartıyla.

Dolayısıyla mesele “İşyeri örgütlenmesi mi, kadın meclisi mi, eşbaşkanlık mı?” değil. Bunların birbirini nasıl besleyeceği.

Bütün bu örgütsel tartışmaların altında daha temel bir politik soru da duruyor: Kadın mücadelesiyle feminist politika arasında nasıl bir ilişki kuruyoruz?

Kurultayda bağımsız feminist arkadaşlar KESK genelinde feminist atölyeler yapılmasını önerdiğinde “Kendisini feminist olarak tanımlamayan kadınları ayrıştırmış olmaz mıyız?” itirazı geldi.

Bu kaygıyı anlamakta zorlanıyorum.

KESK feminist bir örgüt değil. Ama içinde feminist kadınlar var. İyi ki de var.

Bir feminist atölyeye katılmak için insanın önce kendisini feminist olarak tanımlaması gerekmiyor. Marksizm üzerine eğitim yaptığımızda kapıda Marksistlik kartı sormuyoruz. Ekoloji konuşmak için herkesin kendisini ekolojist ilan etmesini beklemiyoruz. Emek tarihi tartışmak için de insanın önce külliyatı bitirip gelmesi gerekmiyor.

Zaten bir şeyi konuşabilmek için önce ona ikna olmuş olmak gerekseydi atölye yapmanın pek anlamı kalmazdı. Hepimiz bildiğimiz konularda toplanır, birbirimize hak verir, çayımızı içer, “Güzel tartışmaydı” deyip dağılırdık. Konforlu olabilir ama tartışma sayılır mı, emin değilim.

Belki buradaki karışıklık biraz da feminizmi yalnızca bir kimlik beyanı gibi düşünmekten kaynaklanıyor. Feminizm yalnızca “Ben feministim” diyen kadınların adı değil; erkek egemenliğini anlamaya, onun hayatlarımızda ve örgütlerimizde kurduğu ilişkileri görünür kılmaya ve değiştirmeye çalışan büyük bir politik mücadele ve düşünce birikimi.

Kadın emeğinden bakım emeğine, erkek şiddetinden beden politikalarına, heteronormativiteden örgüt içindeki iktidar ilişkilerine kadar konuştuğumuz meselelerin hangisi sendikal mücadelenin dışında?

Kurultayda da kadın emeğini; ataerkillik, muhafazakârlık ve beden politikalarını; kadına yönelik şiddeti; savaş, mültecilik ve göç politikalarını; kamu hizmetlerini ve kadın kamu emekçilerinin örgütlenmesini tartıştık.

Bunları tartışıp feminizmi kapının dışında bırakmak pek mümkün değil.

O yüzden belki soruyu tersinden sormak gerekiyor: Kendisini feminist olarak tanımlamayan kadınların dışlanmasından kaygılanıyoruz da feminist düşüncenin sendikal mücadeleden dışarıda kalmasından neden aynı ölçüde kaygılanmıyoruz?

Bunları yazıyorum diye kurultaydaki fikir ayrılıklarından rahatsız olduğum sanılmasın. Tam tersine.

Tartıştık. Bazen epey ters düştük. İyi ki de düştük.

Var ki fikrimiz, tartışıyoruz. Ya olmasaydı? Neyi tartışacaktık?

Ben herkesin birbirini onayladığı bir kadın kurultayından daha çok endişe ederdim. Mesele aynı düşünmek değil; birbirimizin sözünü eksiltmeden tartışabilmek, itirazı kişisel husumete çevirmeden yan yana kalabilmek. Politik bir örgütün canlılığı biraz da burada.

Başka işkollarından kadınların deneyimlerini dinlemek, BES’te yaşadığımız bir sorunun başka bir yerde nasıl tartışıldığını görmek, kendi örgütlenmemizin eksiğini başka bir kadının sözünde fark etmek de bu yüzden kıymetliydi. Konfederasyon olmanın anlamı yalnızca aynı çatı altında bulunmak değil; birbirimizin mücadele deneyimini ortak hafızaya çevirebilmek.

Şimdi mesele, kurultayda konuşulanları üç güzel güne bırakmamak.

Kadın kurultaylarını düzenli hale getirmek; kadın meclislerini işyerlerinden başlayarak kurmak ve güçlendirmek; eşbaşkanlığı her defasında “olsun mu, olmasın mı?” diye yeniden müzakere edilen bir mesele olmaktan çıkarıp örgütlü kadın iradesinin karar mekanizmalarındaki karşılığı haline getirmek gerekiyor. Yeni kadınların yalnızca çağrıldığı değil, söz ve sorumluluk alabildiği alanlar açmak; deneyimi birkaç kadının kıdemine, dayanışmayı kişisel ilişkilere bırakmamak gerekiyor.

Bir de aldığımız kararların peşine düşmek.

Çünkü kurultay yapmak, önerge kabul etmek, sonuç bildirgesi yazmak önemli. Ama bunların örgütün gündelik hayatında karşılığı yoksa bir sonraki kurultayda aynı meseleleri yeniden keşfetmenin pek anlamı yok.

Bir sonraki kurultaya üç soruyla başlayabilmeliyiz:

Ne demiştik? Ne yaptık? Neyi yapamadık?

Kurultayın sloganı “Mirasımız direniş, sözümüz mücadele”ydi.

Miras yalnızca geçmişten aldığımız değil, bizden sonra gelen kadınlara bırakabildiğimiz şey de.

Belki bütün bu yazının sorusu da bu:

Kadınların sendikalarda bulunmasını mı istiyoruz, yoksa kadınların sendikalarda örgütlü bir güç olmasını mı?

Üç gün yan yana gelmek güzeldi.

Şimdi mesele, o yan yanalığı örgütlü bir güce dönüştürmek.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Hazal Battaloğlu

Hazal Battaloğlu, 1986 Ankara doğumlu. Sendikacı, kamu emekçisi, sağlamcılık karşıtı, engelli aktivist, ekofeminist ve queer teoriyle ilgilenen bir mücadele öznesidir. Emek, toplumsal cinsiyet eşitliği, engelli hakları ve ekolojik adalet alanlarında aktif olarak yer almaktadır.

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.