53 ‘Alevi Aydının’ Deklarasyonu ve Öcalan’ın Alevilere Yaklaşımı
53 imzacının önemli bir kesiminin geçmişte Türkiye devrimci hareketi içerisinde yer aldığı dikkate alındığında, Kürt Alevilerinin çözüm sürecine verdikleri olumlu desteği kırmaya yönelik bir hamle olduğu algısı oluştu. İkincisi ise bu kesimlerin, Kürtlerin hukuki, demokratik, politik ve toplumsal haklarının karşılanması için devlet ve iktidara karşı tek bir açıklama yapmamalarını nasıl karşılamak gerek? Çözüm sürecini destekliyorlarsa bunu bir bildirgeyle kamuoyuna açıklamaları oldukça pozitif bir etki yaratır.
Bu yazının seslendirmesi
Kendilerini ‘Alevi Aydını’ olarak tanımlayan 53 kişi tarafından kamuoyuna bir bildirge yayımlandı. Bildirgenin içeriği, Öcalan’ın bir görüşme notunda bugün kurulabilecek Türk-Kürt ittifakını, 1514’te Şah İsmail’in yenilgisi ile sonuçlanan ve on binlerce Alevinin katledildiği belirtilen savaşta Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasında yapılan anlaşmaya benzetmesi iddiasıdır. Bir grup ‘Alevi Aydını’, yeni ‘Çözüm Süreci’nin Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi ittifakına benzetilmesini eleştiri konusu yaptı.
Bildirgede şunlar vurgulanmış: “Yavuz Selim ve İdris-i Bitlisi referanslı arkaik ve kanlı ittifakı reddediyoruz. Kürt sorunundan kaynaklı şiddet ortamından uzaklaşmak istenirken, ülkemizde ve Suriye’deki Alevileri kaygılandıracak hiçbir dil ve söylemi kabul etmiyoruz… Kürt sorunundan kaynaklı son kırk yıllık çatışma ve şiddet döneminin sona ermesine ilişkin taraflar arasındaki uzlaşmanın, silahlardan arınmış bir süreci başlatması elbette sevindiricidir. Barışı yaşamın temel şiarı haline getirmiş bir inancın mensupları olarak, bu durum en çok bizi sevindirir. TBMM’de yasal boyuttaki çalışmaları dikkatle izliyoruz. Demokrasiyi güçlendirecek yasal adımların atılması en samimi temennimizdir… TBMM’de barış ve kardeşlikten söz edilirken, tarihin kanlı bir sürecini referans gösteren İmralı merkezli açıklamalar ise barışık bir toplum inşasına dair güven ve inandırıcılıktan uzaktır… Bu açıklamalara karşı sürecin paydaşları ve uzlaşı bileşenlerinden herhangi bir tepki verilmemesi, barış ve kardeşlik isteyenleri kaygılandırmaktadır. 16. yüzyılın bir diliminde Yavuz Selim ile İdris-i Bitlisi’nin işbirliği sonucu on binlerce Alevi’nin katledilmesi ve Alevilerin yüzyıllarca sürecek can, mal ve namuslarına yönelik saldırıların başlaması, bu ittifakın en ağır sonuçlarındandır. Abdullah Öcalan’ın siyasi yol haritası için bu ilişkiyi referans göstermesi; insan hakları, evrensel değerler ve barış adına kabul edilemezdir.”
Öcalan’ın bu konuda tam ne söylediği, böyle bir açıklamasının olup olmadığı, böyle bir atıfta bulunmuşsa hangi gerekçeyle bulunduğu henüz bilinmemesine rağmen kamuoyuna yapılan deklarasyon neyi amaçlıyor?
Birincisi, bu, tarihte Alevilere yapılan katliam hatırlatılarak Kürt-Türk ittifakı üzerinden Alevilerin hedef alınmaması yönünde bir tepkisel hareket olarak ele alınabilir. Yakın dönemde Suriye’de Nusayrilere/Arap Alevilerine yönelik yapılan katliamlar da hesaba katılarak iyi niyetli tepkisel bir açıklama olarak algılanabilir. Bu açıklama, Aleviler adına değil de kendisini Alevi olarak tanımlayan bazı aydınların yapmış olduğu, duyarlı bir grubun tepkisi olarak değerlendirilebilir.
İkincisi, bu açıklamanın hiçbir şekilde Alevi toplumunu bağlayacak bir nitelikte olmadığının bilinmesi ve anlaşılması lazım. Hiç kimse, hiçbirimiz, hatta herhangi bir Alevi kurumu tek başına Alevi toplumu adına konuşma, karar verme yetkisine sahip olamaz. Kurum veya topluluk, hatta birey hassasiyetini ifade edebilir, kamuoyuna açıklama yapabilir ama bunu kurumsal olarak milyonlarca Alevi adına yaptığını söyleyemez. Bu şu bakımdan önemlidir: Bu tür açıklamalara verilecek cevap veya yapılacak bir değerlendirme topyekûn Alevilere verilen bir cevap olarak algılanmamalıdır.
Üçüncüsü, her imzayı atan kişinin meseleye aynı düzlemde yaklaştığını da düşünmemek gerekir. Her birinin farklı bir gerekçesi olabilir. Bu bakımdan cevapların topyekûn olmaması ve tepkisel olmaktan çok açıklayıcı ve ikna edici bir dilin kullanılması gerekir.
Dördüncüsü, bu bildirgeye imza atanların birçoğunun Kürt Politik Hareketine ama özellikle Öcalan’a karşı önyargılarının olduğunu ve hangi biçimde ifade edilirse edilsin mutlaka bir tepki göstereceklerini bilmek zor değil. Bu tür insanların veya grupların meselesi, Alevilerin tarihten gelen sorunlarını güncelleştirmek için bugünkü çözüm süreci içinde inisiyatif almak değil. Bildirgede Alevilerin sorunlarının çözümüne dair tek bir kelime yok. Bu, bildirgenin konusu değil denebilir ama imzacıların, çözüm sürecine Alevilerin dahil edilmesi ve Alevilerin binlerce yıldır devam eden sorunlarının çözümü için konsepte dahil edilmesi konusunda bir girişimleri var mı? Yok mu?
Beşincisi, bu kesimlerin Kürt Politik Hareketinin ama özellikle Öcalan’ın Alevilere bakış açısının ne olduğunu öğrenme, bilme ve anlama gibi bir amaçları var mı? Kürt Politik Hareketinin tarihsel, politik ve güncel olarak Alevi sorununa nasıl yaklaştığına dair çok sayıda değerlendirmesi ve analizi var. Bu değerlendirmelere ulaşmak zor değil. Hatta internet üzerinden dahi bu bilgilerin birçoğuna ulaşmak mümkün.
Öcalan Aleviler için ne söylüyor?
Bildirgeye imza atanların veya imza atmayıp da destek verenlerin birçoğu, Kürt Politik Hareketinin Alevilere karşı olduğunu, Alevileri tehdit ettiğini, hatta kendi içindeki Alevileri fiziki olarak tasfiye ettiğini sıklıkla doğrudan ve dolaylı olarak dile getirir. Bunların özellikle Öcalan’ın kendi görüşlerinde Aleviliği nasıl değerlendirdiğini ve Aleviliğe, Alevilere nasıl bir tarihsel rol biçtiğini bilmediklerini düşünüyorum. İmzacıların ezici bir çoğunluğunun, Kürt Politik Hareketinin veya Öcalan’ın Alevilik meselesini nasıl ele aldıklarıyla da ilgilenmedikleri söylenebilir.
Öcalan, ‘Özgürlük Sosyolojisi’ isimli kitabının farklı bölümlerinde Alevilik meselesine değiniyor. Bu kitap, Öcalan’ın kendisine göre oluşturduğu ‘Demokratik Modernite’ tezinin altyapısını oluşturuyor. Kitabın farklı bölümlerinde dini inanç ve akımların farklı boyutlardaki değerlendirmesini ve aynı zamanda Alevilikle diğer dini ve inanç akımlarının karşılaştırmalı bir analizini yapıyor:
Birkaç bölümde özetle şunları belirtiyor:
“İslam… Doğuşunun üzerinden daha 50 yıl geçmeden, Şam’da Muaviye sülalesi ile birlikte adeta klasik bir uygarlık gücüne adeta bir yama rolüne dönüştürülmüştür. Ehlibeytin katledilmesi, içeriğindeki (İslamın bn) bir çok olumlu özelliğinde katledilmesidir. Ehlibeyt takipçileri olarak mezheplerle daha çok yoksul kesimin İslam’ı olan Hariciler kayda değer geleneklerdir. Ehlibeyt’in Şia kolu İran’da Safevi Hanedanlığından resmi uygarlık yoluna girerek anti-uygarlıkçılığı boşaltmıştır. Anadolu ve Kürdistan Alevileri ise yüzyıllarca Sünni iktidar geleneğinin amansız takibi altında ancak ahlaki ve toplum boyutunda var oluşlarını devam ettirebilmişlerdir. Diğer kolların durumu da farksızdır…”
“Çok iyi tanıdığımız İslam uygarlığının tüm halife, sultan, emir, şeyh, şeyinşah ve komutanın her biçimine karşı en ayrıntılarına kadar öyküler anlatacak, ama üç kıtaya yayılmış, müminlerin tarikat ve mezhepleri, direnişleri, özlemleri ve inançları layıkıyla ya tarihselleştirilmeyecek ya da çarpıtılarak öyküleştirilecektir. Açıktır ki burada uygarlık içi çatışma ve ikilem vardır. Kendi yaşamımda bile tanık oldum. Alevi Kürt’ü, Sünni Kürt’ü ve Ezidi Kürt’ü de gözlemledim. Açıkça söylemeliyim ki, Alevi, Ezidi Kürt’ündeki binlerce yıldan beri süzülüp gelen uygarlığı, karşı uygarlıktan daha ahlaki ve politik buldum. Halbuki klasik uygarlık söylemleri Alevi ve Ezidiler hakkında ağıza alınmayacak karalamalarla doludur. Tabii burada Sünni emekçileri, kabile ve aşiretleri kültürlerini kastetmiyorum. Tüm bunların uygarlık felsefesindeki yerleri demokratiktir.”
“Demokratik modernitenin, ahlakı ve politik toplumun yeniden inşa edildiği ahlaki kurumlar olarak, örgütlenme, program ve örgütlenme tarzı gerekirse reformdan geçirilip, yeniden düzenlemelere kavuşturulmalıdır. Alevi Cemevleri daha çok ahlaki ve politik toplum kurumları rollerini oynamalarına karşılık, onların da yeniden inşa çalışmalarında öncü düzeyde yeniden düzenlemelere kavuşturulması gerekir. Devlet ve iktidarın karşıt dayatmalarına karşılık, ahlaki ve politik toplum birimlerinin kutsal ve ahlaki direnme hakları vardır…”
“Alevilik ve haricilik mezhepleri kabile ve aşiretlerin özerk yaşam politikalarını yansıtır. Sünni hükümranlık, sultanlık geleneğine karşı her kavim bünyesinde görülen yaygın muhalif mezhep çıkışları, özünde aşiret ve kabile halklarının direnişçi ve özgürlükçü politikalarının sonucudur…”
Anadolu ve Mezopotamya’da iktidara bulaşmamış, kendini korumuş iki toplumdan bahseden Öcalan, bunların ‘Aleviler ve Türkmenler’ olduğuna dikkat çeker. Ayrıca Öcalan “benim felsefem Aleviliğe daha yakındır” diyor.
Öcalan’ın bu değerlendirmeleri neden önemli? Bildirgeyi imzalayanlar, dolaylı olarak Öcalan’ın Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakına vurgu yaparak aslında Alevilere yönelik olası bir katliamı meşru kılacağını iddia ediyorlar. Öcalan ise özellikle Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan Alevileri, kendisinin savunduğu ‘Ahlaki-Politik Toplum’ teorisinin önemli bir dayanağı olarak görüyor. Cemevlerini de Ahlaki-Politik Toplumun örgütlenebileceği merkez olarak görecek kadar ileri bir tespitte bulunuyor.
Soru şu: Bu analizleri yapan biri, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ittifak üzerinden Alevi katliamını meşru görür mü? Bunun bir mantığı var mı? Meseleye az çok objektif yaklaşan biri, Öcalan’ın hiçbir koşulda böyle bir yaklaşımının olmayacağını bilir.
İmzacılar “Abdullah Öcalan’ın siyasi yol haritası için bu ilişkiyi referans göstermesi; insan hakları, evrensel değerler ve barış adına kabul edilemezdir” diyor. Öcalan, bu cümleyi kullanmış olsa bile, önce bunun öğrenilmesi gerekir. Bu bildirgeyi imzalayanlar, İmralı heyeti ile bir görüşme yapıp Öcalan’ın böyle bir açıklamasının olup olmadığını teyit ettikten sonra kamuoyuna bir açıklama yapabilirlerdi. Hatta durumu anlayabilmek için Öcalan’a bir mektup yazabilirlerdi. Sorunu anlamanın ve çözmenin birçok yöntemi varken bunlara başvurmadan yapılan böyle bir açıklamayı nasıl yorumlamak gerekir?
Bunun bilinçli bir hamle olduğu çok açıktır. 53 imzacının açıklamasının, esasen Kürt sorununun demokratik çözümüne ısrarla karşı olan, özellikle Sözcü medyası tarafından çok yoğun olarak kullanılması da bir tesadüf değil.
53 imzacının önemli bir kesiminin geçmişte Türkiye devrimci hareketi içerisinde yer aldığı dikkate alındığında, birincisi, özellikle Kürt Alevilerinin çözüm sürecine verdikleri olumlu desteği kırmaya yönelik bir hamle olduğu algısı oluştu. İkincisi ise bu kesimlerin, Kürtlerin hukuki, demokratik, politik ve toplumsal haklarının karşılanması için devlet ve iktidara karşı tek bir açıklama yapmamalarını nasıl karşılamak gerek? Çözüm sürecini destekliyorlarsa bunu bir bildirgeyle kamuoyuna açıklamaları oldukça pozitif bir etki yaratır.
53 imzacının açıklamalarına karşı eleştiriler sert olsa da bunları hakaret düzeyine çıkarmak, aşağılamak, küçümsemek son derece yanlıştır. İletişimin kopmasına ve olumsuz algının güçlenmesine yol açar. Örneğin ‘sokak insanı olmak’ çok güzel bir davranıştır. Sokağı bilmeyen, tanımayan ne politika üretir ne de toplumu örgütler. Bütün politikacılar, parti liderleri sokak insanı olmayı başardıklarında elit olmaktan çıkarak toplumsallaşır.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.