İçeriğe geç
Politika

6-7 Eylül 1955 Pogromu: Rejimin ve Toplumun “Genetik Kodu”

“Bir daha 6-7 Eylül olmasın” demek elbette gerekli ama yeterli değil. Çünkü mesele yalnızca aynı olayın tekrar etmemesi değildir. Mesele, o olayı mümkün kılan zihniyetin bir daha güç kazanamamasıdır. Geçmişi geri getiremeyiz. Yıkılan evleri, dağılan aileleri, terk edilen şehirleri ve yarım kalan hayatları olduğu gibi yerine koyamayız. Yapabileceğimiz şey, bütün bunların bize ne söylediğini anlamak ve geleceği buna göre kurmaktır.

Suat Turan

Bu yazının seslendirmesi

6-7 Eylül’ü hatırlamak, yalnızca 1955 yılının iki gününde İstanbul’da, İzmir’de, Trabzon’da ve başka yerlerde yaşananları hatırlamak değildir. Elbette o gün ne olduğunu bilmek, kimlerin hedef alındığını ve nelerin yaşandığını anlamak önemlidir. Fakat mesele biraz daha derindedir: Böyle bir şiddet nasıl mümkün hale geldi? 

Bir toplumda insanlar bir gecede düşman olmaz. Bunun öncesinde biriken sözler, korkular, önyargılar ve siyasal tercihler vardır. Birileri uzun süre “öteki” olarak gösterilir. Sonra bir kriz ortaya çıkar ve o “öteki”, yaşananların sorumlusu haline getirilebilir. 6-7 Eylül’e bakarken, yalnızca o iki güne değil, o iki günü mümkün kılan zemine de bakmak gerekiyor.

Yaşananların niteliği konusunda fazla dolanmaya da gerek yok. Evlerin, dükkânların, kiliselerin, sinagogların, mezarlıkların ve insanların hedef alınması; malların yağmalanması, ibadethanelerin tahrip edilmesi ve geniş bir topluluğa korku salınması bir pogromdur. Bunu yalnızca “kontrolden çıkmış bir gösteri” olarak açıklamak yaşananları küçültür. Fakat bütün sorumluluğu sokaktaki kalabalığa yüklemek de yeterli değildir. Siyasal iktidarın tutumu, devlet kurumlarının ve güvenlik güçlerinin davranışı, basının rolü, örgütlü milliyetçilik ve toplumda daha önceden birikmiş önyargılar birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü toplumsal şiddet kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bir noktada siyasal koşullar, toplumsal önyargılar ve örgütlü eylem birbirini beslemeye başlar.

1955’e gelindiğinde Türkiye’deki gayrimüslim yurttaşların konumu zaten uzun yıllar boyunca uygulanan çeşitli baskılar ve ayrımcı politikalar nedeniyle kırılganlaşmıştı. Hukuken yurttaşlık ortak bir statüydü. Fakat gündelik hayatta “milli” kabul edilmek ile yurttaş olmak her zaman aynı anlama gelmiyordu. Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşlar zaman zaman kendi ülkelerinde bile sadakatlerini kanıtlamak, kendilerini açıklamak ve “bizden” olduklarını göstermek zorunda bırakıldılar. Yurttaşlık bağı ortak bir güvence olmaktan çıktığında, insanın kimliği bir anda siyasal bir şüphe konusu haline gelebiliyordu.

Kıbrıs meselesinin giderek yükseldiği bir dönemde bunun sonuçları daha ağır oldu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim Türkiye’deki Rum yurttaşlara taşındı. Kıbrıs’ta yaşananlarla İstanbul’da, İzmir’de ya da Trabzon’da yaşayan insanların hayatları birbirine bağlandı. Oysa bu insanların önemli bir bölümü hayatlarını bu topraklarda kurmuştu. Burada doğmuş, burada çalışmış, burada aileler kurmuş, komşuluklar ve dostluklar oluşturmuşlardı. Kıbrıs’ta yaşanan bir siyasal çatışmanın bedelini Türkiye’de yaşayan insanların ödemesi, aslında yurttaşlık fikrinin ne kadar kırılgan hale getirilebildiğini gösteriyordu.

6 Eylül’de Mustafa Kemal’in Selanik’teki evine bomba atıldığı haberinin yayılması ve İstanbul Ekspres gazetesinin haberi yüksek tirajla yayımlaması, zaten gerilmiş olan ortamı harekete geçiren gelişmelerden biri oldu. Ancak yalnızca haberin nasıl yayıldığına bakmak yetmez. Daha önemli bir soru var: Böyle bir haber neden binlerce insanı belirli bir topluluğun üzerine yöneltebilecek bir güce sahipti? Çünkü hedef alınabilecek bir “öteki” zaten vardı. 6-7 Eylül gecesi yaşananlar yalnızca fiziksel bir saldırı olarak kalmadı. Evler dağıtıldı, dükkânlar yağmalandı, ibadethaneler tahrip edildi, mezarlıklar zarar gördü. İnsanların malları kadar gelecek duyguları da ellerinden alındı.

Bence 6-7 Eylül’ün en ağır taraflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor: İnsanların doğdukları yerde artık kendilerini güvende hissedememesi ve zaman içinde o yerden ayrılmak zorunda kalması. Bunun hesabı yalnızca kırılan camlarla, yağmalanan dükkânlarla veya maddi zararlarla tutulamaz. Bir şehir de böyle kaybeder. Mahallelerini, seslerini, okullarını, dükkânlarını, ibadethanelerini ve hafızasını kaybeder. Bu nedenle 6-7 Eylül yalnızca bir azınlık meselesi değildir. Aynı zamanda şehirlerin nasıl eksildiğinin de hikâyesidir.

Trabzonlu Krino Kafato’nun hikâyesi bunu anlamak açısından çarpıcı bir örnek. Krino Kafato Trabzon’da doğmuş, İdmanocağı’nda kalecilik yapmış, tenis ve atletizmin gelişmesine katkıda bulunmuş, daha sonra doktor olmuş bir insan. Yani yalnızca Trabzon’daki Rum toplumunun değil, Trabzon’un ortak hayatının da bir parçası. Buna rağmen ailesinin anlatımına göre 6-7 Eylül döneminde evlerinin taşlanması ve yaşanan korku, aileyi kentten ayrılmaya götürdü. Krino daha sonra Kanada’ya yerleşti. 

Burada üzerinde durulması gereken şey yalnızca bir ailenin başına gelenler değil. Bir insan doğduğu şehre yıllarını veriyor; o şehrin sporuna, sağlığına ve sosyal hayatına katkıda bulunuyor. Buna rağmen bir noktada kendisini orada güvende hissedemiyor ve gitmek zorunda kalıyor. O zaman mesele yalnızca “azınlıkların başına ne geldi?” sorusu olmaktan çıkıyor. Daha temel bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Bir ülke kendi yurttaşlarının ne kadarını gerçekten kendi parçası sayıyor?

Krino’nun külleri­nin bir bölümünün vasiyeti üzerine Ganita’da denize bırakılması bu nedenle benim için yalnızca duygusal bir ayrıntı değil. Bir anlamda yarım kalmış bir dönüşü anlatıyor. İnsan, hayatı boyunca uzaklaşmak zorunda kaldığı şehre ölümünden sonra dönüyor. Bunun içinde hem büyük bir hüzün hem de güçlü bir aidiyet duygusu var.

Lefter Küçükandonyadis’in hayatında ise aynı meselenin başka bir tarafını görüyoruz. Rum bir yurttaş olarak Türkiye futbolunun en büyük isimlerinden biri oldu. Fenerbahçe formasını giydi. İstanbul’un ve Türkiye’nin ortak spor hafızasının parçası haline geldi. Onun hikâyesi, aidiyetin tek bir kimlik üzerinden kurulamayacağını gösteriyor. Bir insan aynı anda Rum olabilir, İstanbullu olabilir, Fenerbahçeli olabilir, Türkiye yurttaşı olabilir. Aynı şekilde bir insan Trabzonlu olabilir, doktor olabilir, sporcu olabilir ve Rum olabilir. Bunların birbirini dışlaması gerekmez. Asıl sorun, yurttaşlığın üzerine sürekli olarak etnik veya dinsel bir kimlik koyduğumuzda başlıyor. Bir süre sonra kimileri bu ülkenin “asıl sahibi”, kimileri ise burada bulunmasına izin verilen insanlar gibi görülmeye başlanıyor. 6-7 Eylül’ü mümkün kılan zihniyetlerden biri de buydu.

Bugüne bakarken

“Genetik kod” dediğimiz şeyi değişmez bir toplumsal özellik olarak anlamıyorum. Toplumların doğuştan gelen bir şiddet ya da hoşgörü kodu olduğuna inanmıyorum. Fakat geçmişte oluşmuş bazı siyasal alışkanlıkların kolayca ortadan kalkmadığını düşünüyorum. Farklılığı tehdit olarak görmek, çoğunluğun kimliğini devletin kimliğiyle özdeşleştirmek, ekonomik sıkıntıların veya siyasal krizlerin faturasını belirli topluluklara çıkarmak, yurttaşın sadakatini kimliği üzerinden ölçmek… Bunların her biri farklı dönemlerde, farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir.

Bu nedenle bugün 6-7 Eylül’ü hatırlarken yalnızca “o zaman ne olmuştu?” sorusuyla yetinemeyiz. Bugün farklı kimliklere nasıl baktığımızı da konuşmak zorundayız. Bir yurttaşın etnik, dinsel ya da kültürel kimliği hâlâ onun siyasal sadakatinin ölçüsü olabiliyor mu? Kriz zamanlarında toplumun öfkesi belirli gruplara yönlendirilebiliyor mu? Bazı insanlar hâlâ “içerideki yabancı” olarak gösterilebiliyor mu? Bunlar yalnızca tarih soruları değil. Çünkü geçmişte yaşanan bir olayın aynısının yeniden yaşanması gerekmiyor. Aynı düşünme biçiminin başka bir biçimde ortaya çıkması yeterli.

Tarihle yüzleşmenin anlamı da burada başlıyor. Geçmişte yapılan kötülüğü uzak bir zamana aitmiş gibi görmek yerine, onu mümkün kılan anlayışların bugün hâlâ bir karşılığı olup olmadığına bakmak gerekiyor.

Geleceği yeniden kurmak

6-7 Eylül’le yüzleşmek önce gerçeği kabul etmeyi gerektiriyor. Kimlerin hedef alındığını, nelerin yaşandığını, devletin ve siyasal aktörlerin rolünü, güvenlik mekanizmalarının nasıl davrandığını ve bütün bunların insanların hayatlarını nasıl değiştirdiğini açıkça konuşmak gerekiyor. Ama yüzleşme yalnızca geçmişe dönük bir muhasebe değildir. Asıl mesele, bir daha böyle bir ortamın oluşmasını engelleyecek bir Cumhuriyet fikrini güçlendirmektir.

Bunun ilk şartı yurttaşlığı gerçekten eşit bir siyasal statü haline getirmektir. İnsanların kimlikleri nedeniyle daha fazla ya da daha az yurttaş sayılmadığı bir düzen kurmak zorundayız. Devlet, yurttaşının kimliğinden kuşku duyan değil, onun hakkını koruyan bir kurum olmalı. Bu kulağa basit gelebilir ama kolay değildir. Çünkü çoğulculuk yalnızca farklı insanların aynı ülkede yaşaması demek değildir. Birlikte yaşarken birbirimizin hayatına kattığı değeri de görebilmektir.

Bir Rum’un işlettiği dükkân, bir Ermeni ustanın yaptığı iş, bir Yahudi ailenin kurduğu okul, bir futbolcunun taşıdığı forma, bir doktorun baktığı hasta… Bunların hiçbiri yalnızca ait oldukları topluluğun meselesi değildir. Hepsi bu ülkenin ortak hayatının parçalarıdır. Bir topluluğu kaybettiğimizde yalnızca o topluluğu kaybetmeyiz. Şehir de değişir. Ülke de eksilir.

Krino Kafato’nun Ganita’ya dönen külleri ile Lefter’in Türkiye’nin futbol hafızasındaki yeri bana aynı şeyi düşündürüyor: Aidiyet, insanın kimliğinden vazgeçmesiyle kazanılmamalı. Tam tersine, gerçek ortaklık insanların kendi kimliklerini koruyarak eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşayabilmesiyle mümkündür. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında yeniden düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur. Geçmişte kaybettiğimiz insanları ve toplulukları yalnızca birer yas konusu olarak hatırlamak yetmez. Onların bu ülkenin tarihinin asli parçaları olduğunu kabul etmek gerekir. Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ve diğer toplulukların Cumhuriyet tarihindeki varlığı bir dipnot değildir. İstanbul’un, İzmir’in, Trabzon’un ve daha pek çok şehrin hikâyesi onların hikâyeleri olmadan eksiktir.

6-7 Eylül bize çok ağır bir şey gösterdi: Yurttaşlık bağı zayıfladığında ve farklılık tehdit olarak görülmeye başladığında, siyasal kriz çok kısa sürede toplumsal şiddete dönüşebilir. Bugün bizim yapmamız gereken bunun tersini kurmaktır: Kimsenin kendi ülkesinde kimliği nedeniyle kendisini yabancı hissetmediği; hiçbir topluluğun siyasal krizlerin günah keçisi yapılmadığı; devletin yalnızca çoğunluğun değil, bütün yurttaşların devleti olduğu bir düzen.

“Bir daha 6-7 Eylül olmasın” demek elbette gerekli ama yeterli değil. Çünkü mesele yalnızca aynı olayın tekrar etmemesi değildir. Mesele, o olayı mümkün kılan zihniyetin bir daha güç kazanamamasıdır. Geçmişi geri getiremeyiz. Yıkılan evleri, dağılan aileleri, terk edilen şehirleri ve yarım kalan hayatları olduğu gibi yerine koyamayız. Yapabileceğimiz şey, bütün bunların bize ne söylediğini anlamak ve geleceği buna göre kurmaktır.

Bir ülkenin gerçek bütünlüğü herkesin birbirine benzemesiyle kurulmaz. Farklı insanların kendi kimlikleriyle, eşit yurttaşlar olarak ortak bir hayat kurabilmesiyle kurulur. 6-7 Eylül’le gerçek yüzleşme de burada başlıyor: Geçmişi yalnızca kınamakta değil, geleceği geçmişten farklı kurma iradesinde.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Suat Turan

1969 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinde doğan Suat Turan, 1973’ten bu yana Aliağa’da yaşamaktadır. Gazetecilik ve müzisyenlik yaptığı dönemde, politik nedenlerle hüküm giyerek, 4,5 yıl cezaevinde kalmıştır. Yerel siyaset, emek ve demokratik toplum üzerine çalışmalar yürüten Turan, emek, ekoloji ve kent politikaları hakkında yazılar kaleme almaktadır. Son bir yıldır DEM Parti Aliağa İlçe yöneticiliği görevini sürdürmektedir.

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.