İçeriğe geç
Politika

Lağım Patladı

İktidar, şimdi taşanı temizleyen güç olarak sahneye çıkıyor. Oysa bu lağım onun döneminde, onun savunduğu ekonomik düzen içinde büyüdü. Hesap sorulacaksa, yalnızca kamuoyunun önüne çıkarılan isimlere değil, birikimi mümkün kılan ilişkilere ve siyasi sorumlulara da sorulmalıdır. Halkın ihtiyacı bir temizlik gösterisi değil, kendi emeği, birikimi ve iradesi üzerinde söz sahibi olacağı; emekten, eşitlik ve özgürlükten yana sosyalist bir düzendir. Bu düzenin nasıl kurulacağını bulmak ve hayata geçirmekte bizlerin görevidir.

Fon skandalı, futbolun bahis ve hakem dosyaları, belediyelere yönelik soruşturmalar ve ardı ardına gelen siyasi transferler…

Türkiye’de bir dosya kapanmadan öteki açılıyor. Her seferinde yeni isimler, yeni para ilişkileri, yeni bağlantılar ortaya çıkıyor. Yaşananları birbirinden kopuk olaylar olarak anlatmak mümkün değil. Doğru ifade  “Lağım patladı”. Taşan şey ise  neoliberal düzenin ve AKP döneminin yıllar boyunca biriktirdiği pislik.

Borsa Manipülasyonu

İktidar, açılan soruşturmaları kendi temizliğinin kanıtı olarak sunmak istiyor. Oysa asıl soru, bu ilişkilerin nasıl kurulduğu ve yıllarca nasıl sürdürülebildiğidir. Birkaç kişinin teşhir edilmesi, onları zenginleştiren ve güçlendiren düzenin hesabının sorulduğu anlamına gelmez. Lağımın içinden çıkanları iğrenerek görüyoruz. Lağımı esas dolduran ekonomik ve siyasi ilişkiler ise henüz bütün boyutlarıyla ortaya konmuş değil.

Fon skandalında yaklaşık yarım milyon kişinin birikimi söz konusu. Sermaye Piyasası Kurulunun 23 Eylül açıklamasına göre tasfiye kapsamına alınan yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonda 455 bin 758 yatırımcı bulunuyor. Bu büyüklükte bir olay karşısında “yatırım yaptılar, risk aldılar” demek denetim kurumlarının ve siyasi iktidarın sorumluluğunu tartışma dışına çıkarmaktır. İnsanlar paralarını resmi izinlerle çalışan kuruluşlara teslim etti ve denetlendiğine güvendi. İktidarın siyasi sorumluluktan kaçması münkün değil.

Üstelik skandal iktidar partisinin üst yönetimine kadar uzandı. Parti ile ilişkili bir çok isim soruşturuluyor. AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya, kendisi ve eşinin hisse işlemlerinden büyük kazanç sağladığı iddialarının ardından parti görevlerinden ayrıldı. Muhalefetin ileri sürdüğü rakamlar, toplam 163 milyon liralık alıma karşılık yaklaşık 2,17 milyar liralık satış geliri. İddiaların hukuki sonucu henüz belli değil fakat siyasi soru ortada: İktidarın tepesine kadar ulaşan bu zenginleşme hikayesinin bütün ilişkileri açıklanacak mı?

Borsa yalnızca yatırım yapılan bir yer değildir. Birikimlerin el değiştirdiği, servetin aktarıldığı bir alandır. Bilgiye, paraya ve karar vericilere erişimi olanlarla, enflasyon karşısında birikimini korumaya çalışan sıradan insan aynı koşullarda işlem yapmaz, yapamaz. Fiyatların yönlendirildiği bir piyasada bu eşitsizlik, birinin kazancını ötekinin kaybıyla büyüten bir mekanizmaya olarak çalışır. Kimin zamanında çıktığı, kimin içeride kaldığı, kazancın hangi hesaplara gittiği açıklanmadan “Ak’lıktan”tan söz edilemez.

Bu tablo gökten düşmedi. AKP ve uyguladığı neoliberal politikalar, topluma emeğiyle yaşamanın yerine “kumarla” kazanmayı bir kurtuluş yolu olarak sundu. Kamusal varlıklar satışa çıkarıldı, ortak kaynaklar özel kazanca açıldı. Türkiye’de 1980 sonrasında başlayan bu dönüşüm, AKP döneminde özelleştirmeler, taşeronlaşma ve inşaat merkezli büyümeyle derinleşti. İktidara yakınlığın ekonomik imkanlara erişimde ana araç haline gelmesi bu düzenin temel siyasi sorusu haline geldi. Bugünkü skandal, o soruyu yeniden ve daha sert biçimde önümüze koyuyor.

Oyunun içindeki para

Futbolda ortaya çıkan tablo da aynı düzenin başka bir yüzü. Taraftarın sevgisi, semtlerin tarihi ve kuşakların birlikte yarattığı kültür büyük bir ticari pazara dönüştürüldü. İnsanların takımına duyduğu bağlılık üzerinden yayın, reklam ve bahis gelirleri büyütüldü. Futbol, oyunun ötesinde servet ve nüfuz edinmenin alanı haline getirildi.

Bahis dosyaları artık yalnızca hakemleri ve futbolcuları kapsamıyor. TFF’nin 30 Eylül açıklamasını aktaran Ekonomim’e göre 448 mevcut ve eski kulüp yöneticisi bahis nedeniyle tedbirli olarak disipline sevk edildi. Aralarında Trabzonspor Başkanı Ertuğrul Doğan ve Beşiktaş İkinci Başkanı Hakan Daltaban da var. Bu sevkler sorunun futbolun yönetim katlarına kadar uzandığının göstergesidir ve buzdağının görünen yüzüdür. Binlerce kişi bahis oynamakta ve büyük çoğunluğu kendileri için çok büyük tutarları kaybederek başkalarını zengin etmektedir.Kumarcılar iyi bilirler; kasa her zaman kazanır.

Reuters’ın aktardığı açıklamasında Doğan, geçmişte bir bahis hesabı bulunduğunu söyledi ve bahis şirketlerinin kulüplere sponsor olmasına işaret etti. Bu açıklama, kişisel bir savunmanın ötesinde sektörün kurduğu ilişkiyi ele veriyor. Bahis parasına kapılar açılırken oyunun bu paranın etkisinden uzak kalacağı varsayılıyor. Sonra ortaya çıkan olaylar birkaç kişinin ahlaki zaafıyla açıklanmaya çalışılıyor. Futbolu bahisle besleyen ticari düzen sorgulanmadan bu açıklama inandırıcı olamaz.

Kulüplerdeki para ilişkilerini, yöneticilerin ekonomik ve siyasi bağlantılarını konuşmadan yalnızca sahadaki kişilere bakmak, lağımın kaynağını gözden kaçırmaktır. Taraftarın sevgisi, kulüp yöneticisine verilmiş bir hesap vermeme hakkı değildir. Bu sevgi üzerinden kurulan servet ve itibar ilişkileri de denetlenmelidir.

Seçmenin oyu kimin malı

Belediyelerde ise seçmenin verdiği yetki el değiştiriyor. Muhalefetten seçilen başkanlar, yeni bir seçim yapılmadan AKP’ye katılıyor. Sandıkta kazanılamayan siyasi mevziler, transfer yoluyla elde ediliyor. Bu geçişleri yalnızca kişisel sadakatsizlik olarak görmek, onları mümkün kılan iktidar ilişkisini eksik bırakır.

Foça Belediye Başkanı Saniye Bora Fıçı, AKP’ye geçişini hizmet üretme kapasitesini güçlendirmekle ilişkilendirdi ve projelerine destek gösteren Cumhurbaşkanına teşekkür etti. Tam da burada sormak gerekiyor: Bir belediyenin hizmet üretmesi neden iktidar partisine katılmayı gerektirsin? Kamu kaynakları bir partinin malı mı? “Daha iyi hizmet” gerekçesiyle anlatılan geçişler, yurttaşın hakkını almasının yolunun siyasi bağlılık olduğu anlayışını normalleştiriyor.

Soruşturma baskısına ilişkin iddialar da bu tablonun parçası. Muhalefet temsilcileri bazı başkanların tehdit edildiğini ileri sürdü. Özlem Çerçioğlu bu yöndeki iddiayı reddetti. Her geçişin nedenini bildiğimizi söyleyemeyiz ama soruşturmalar ile transferlerin yan yana geldiği bu ortamda, parti değiştirenlerin hukuki ve mali koşullarının değişip değişmediğini sormak zorundayız. İktidar rozetinin bir korunma güvencesi olması kabul edilemez.

Belediye bütçeleri, ihaleler ve imar kararları çevresindeki çıkar ilişkileri de bu sorgulamaya dahildir. Muhalefet, kendi belediyelerindeki ilişkileri tartışma dışına çıkararak bu düzenle mücadele edemez. Halkın oyunu başkanın kişisel sermayesine, belediyeyi çıkar çevrelerinin pazarlık alanına dönüştüren anlayışın kendisiyle hesaplaşmak gerekir.

Temizlik gösterisi

Bu üç alanda görünen, neoliberal düzenin toplumsal hayatı özel kazanca açması ve AKP döneminin ekonomik güç ile siyasi ilişkiyi birbirine bağlayan yönetim anlayışıdır. Suç isnatlarının kanıtlanması gerekir ama siyasi sorumluluk  birkaç sanığın mahkumiyetine indirgenemez. Bu ilişkileri besleyen kararlar, denetimsizlik ve iktidar bağlantıları açıklanmadan lağımı esas dolduranlarla hesaplaşılmış olmaz.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in faili meçhul cinayet dosyalarının aydınlatılmasını Cumhurbaşkanının liderliğiyle birlikte sunmasını da bu nedenle bir adalet gösterisinden öteye gitmez. Cinayetlerin çözülmesi devletin görevidir, iktidarın bağışladığı bir lütuf değildir. Bu çalışmaların kendisini siyasi vitrine çeviren gösteriye itiraz ediyoruz. Birkaç dosyanın aydınlatılması, yargının siyasi kullanımına ilişkin soruları ve bugünkü skandalların arkasındaki iktidar sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Lağım patladı. İktidar, şimdi taşanı temizleyen güç olarak sahneye çıkıyor. Oysa bu lağım onun döneminde, onun savunduğu ekonomik düzen içinde büyüdü. Hesap sorulacaksa, yalnızca kamuoyunun önüne çıkarılan isimlere değil, birikimi mümkün kılan ilişkilere ve siyasi sorumlulara da sorulmalıdır. Halkın ihtiyacı bir temizlik gösterisi değil, kendi emeği, birikimi ve iradesi üzerinde söz sahibi olacağı; emekten, eşitlik ve özgürlükten yana sosyalist bir düzendir. Bu düzenin nasıl kurulacağını bulmak ve hayata geçirmekte bizlerin görevidir.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Ahmet Asena

ODTÜ Öğrenci Temsilcileri Konseyi başkanlarından biri olarak 1980 öncesi öğrenci direnişlerinin önde gelen figürleri arasında yer alan Ahmet Asena, üniversite yıllarının ardından Mü-Yap (Müzik Yapımcıları Meslek Birliği) Genel Sekreterliği görevini üstlenerek fikri mülkiyet hukuku alanında önemli çalışmalar yürütmüştür. Mühendislik eğitimi alan ve yaşamı boyunca sol hareket içinde aktif rol oynayan Asena, Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü olarak siyasi yaşamına devam etmektedir.

Ahmet Asena'dan diğer yazılar

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.