Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Ağaç Üzerine

“Ağaçlar, bizlerin en güçlü müttefikleri…” (Hageneder, Meaning of Trees, 2005)

Ağaç Üzerine

Bu yazı, kentlerdeki ağaçların insanlar için öneminden yola çıkarak hazırlanan ve bu doğrultuda insan-ağaç ve mekan arasındaki anlamlı ilişkileri çözebilmeyi amaçlayan yüksek lisans tezimin oldukça kısa bir yeniden dışavurumudur. Gezi Olayları’ndan beş ay önce Gezi’nin ağaçlarının öneminin altını çizerek bitirdiğim bu çalışma sonrasında, “üç-beş ağaç meselesi” ile başlayan, ama zaten yıllardır devam eden yeşilin tek tek ya da toplu halde katline çığlık olan ağacın derdine düşenlere yoldaşlık yapmayı amaçlamaktadır. Öyle bir derttir ki bu, yakın geçmişte yol için İstanbul’un Kuzey Ormanlarındaki kıyımla devam eden, dün Yırca’da 6000 (altıbin) zeytin ağacının kesilmesiyle süren, bugün ise Yalova’da eline testereyi alanın dedesinden de yaşlı ağaçları kavşak inşaatı bahanesiyle yok etmesine kadar dallanır, budaklanır.

 Bu tez küçüklüğümde babannemin eviyle yaşıt dut ağacının gölgesinde oynamakla geçen yazlara, şehir planlama eğitimimde “Bak burada bir anıt ağaç var, onu koruyalım hatta tasarıma onu odak alarak başlayalım” diyen hocama hitaptı. Bugün geldiğimiz noktada ise Yırca Köyü muhtarının gözünden yaş olup aktı. Sahi nedir ağaç? Ağaç “Meyve verebilen, gövdesi odun veya kereste olmaya elverişli bulunan ve uzun yıllar yaşayabilen bitki (TDK)” mi sadece? Tarih boyunca bize yuva olan gıda, ilaç, araç sağlayan ağaçların değil, asfaltın, demirin, camın gölgesinde yaşıyoruz doğru. Oysa ki ağaçların ve insanoğlunun kaderi belki de aldığımız nefesle birlikte örülmeye başlamış, anlamlandıramadıklarımıza perde olduklarında ise bu ilişki sonsuza uzanmıştır. Bu sebeple, ağacın anlamı hem basit hem derindir. Ağaç sadece bir kelime değil bir kavramdır.

Bu kavramı anlamak, kavramak kolay mıdır peki? Ağacın Anlam(lar)ı: Ağaçların insanlara ve onların yaşam çevrelerine katkıları üç temel grupta toplanabilir. Bunlar; fiziksel-görsel faydalar, özel anlamlar/psikolojik etkiler ve derin anlamlardır. Bu sıralama en kolay görebileceğimiz ve ölçebileceğimiz yüzeysel fakat önemli faydadan, en ölçülemeyen, soyut ve derin faydaya-ilişkiye doğrudur. Örneğin ağacın görsel ve fiziksel katkısından bahsedilirken bulunduğu çevreyi güzelleştirmesi, kalitesini arttırması, mekana insan ölçeği eklemesi, iklimsel rahatlık sağlaması olabilir. Örneğin, İstanbul’un Kuzey Ormanları kentin geleceği için çevresel, yani görece daha fiziksel bir anlam taşımaktadır. (Tabi ki sürdürülen savunma mücadelesi bu ormanın sembolik değerini yaratmıştır. Orman salt bir oksijen deposu olmaktan çıkmış ve belki de kent hakkı mücadelesinin bir temsili olmuştur.)

 Ağaçların insanlar için özel anlamları, psikolojik bir açıklamayı gerektirir. Bu da, ağaçların insan duygusuna oldukça kolayca hitap etmesi sonucu sağladıkları stres azaltan, yapıcı ve dinlendirici etkileridir. Ayrıca insan ve ağaç arasındaki fiziksel benzerlikler de (ayakta durma, kökayak, gövde, dal-kol vb.) bu tür bağların gelişmiş olmasının nedenini açıklayabilir. Öyle ki Kızılderililer'in ağaçlar için ”bizim ayakta duran kardeşlerimiz” dediği bilinmektedir. (Hageneder, 2005). Diğer bir sebep ise insan ve ağaçların sosyolojik olarak benzerlikleridir. Örneğin, yalnız yaşayan bir ağaç, aynı türünde ormanda bir arada yaşayan ağaçlardan farklılıklar göstermektedir. Bu da bize uzaktan ya da yakından Nazım’ı hatırlatır: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” Ağaçlar, somut/görece somut, bu faydaları bir yana, tarihte kutsalın temsili, simgesi ya da sembolü olarak en sık kullanılan varlıklardır. Kimi zaman tanrının kendisi olarak görülen kutsal ağaç (dünya ağacı,hayat ağacı vb.), kimi zaman kutsal ruhun evi, kimi zaman da kutsala giden yol olmuştur.

 Ağacın bu metaforik kullanımı her mevsim değişen yaprak renklerinden, sabitliğinden, uzun ömründen ve hatta yaprakların sesleri ve aralarından süzülen ışıktan çağrışımlarla köklenmiştir. Özetle, insanlar ve ağaçlar arasında gelenekler, sembolizm, dinler, metafor ve algılarla ilmek ilmek dokunmuş tarihi ve derin bir ilişki vardır.

Bizim bağlamımızda ise Gezi’nin ağaçları çevre koruma kaygısından öte anlamlara evrilmiş, bu sebeple bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanışına bir başkaldırının yıkılmaz, eğilmez timsalleri olmuşlardır. Dinler ve ağaç: Ağaçla ilgili ibadet tarihi oldukça eskidir ve bazı en eski inanış ya da uygulamaların da günümüzde izleri görülmektedir. Yeyüzünden gelip geçmiş hemen hiç bir toplum bilinmemektedir ki, ağaçla ilgili bir inanç referansı olmasın. Elle tutulur en eski örnek ise M.Ö. 4000 yılına, Sümerler’e uzanır. Bu toplumun tanrısı Tammuz (Dames) ağaç ve bitki tanrısıdır. Antik Yunan’da meşe Zeus, zeytin ağacı ise Athena olarak görülmüş ve kutsal sayılmışlardır.

İslam dininde ise ağaçların Allah’ın varlığının bir kanıtı olduğuna işaret edilir. İlkel topluluklardaki hayat ağacı inancının devamı niteliğindeki Tuba ağacı ise Kuran’da, yaşayan her canlıya ait bir yaprak taşır. İncir, nar ve zeytin ağaçları Kuran’da geçen diğer kutsal ağaçlardır. Anadolu’da Ağaç: Etimolojik olarak “ağaç” kelimesi “yukarı çıkmak, uzamak ve gökyüzüne uzanmak” (Karabulut 2011, 13) anlamına gelen ağmak fiilinden türemiştir. Ki yeryüzünden köklenerek gökyüzüne erişmek ister gibi uzayan ağaca dair bu tanımlama bile, eski Türklerde doğmamış çocuğun ruhunun doğumuna değin hayat ağacının tepesinde beklediğini ve ölenlerin ruhlarının ise gökyüzüne doğru yollarını yine bu ağaç sayesinde bulacağı inanışını hatırlatmaktadır (Ergun 2004, 147-148). Burada mezarlıklardaki servi ağaçlarından da bahsetmek lazım. Anadolu’da insanlar belki de hala, ölülerin ruhlarının göğe uzanan bir ağaç sayesinde huzura taşınacağına inanıyorlar. Ve yaz-kış yeşil kalan servi huzur dolu bir öbür dünyayı, sonsuz hayatı temsil ediyor.

Necip Fazıl da Canım İstanbul şiirinde diyor ki: “Servi, canım servi, ahirete perdelik” Ayrıca Osmanlı kent mekanı organizasyonunda önemli yer tutan çınar ağacı da bahse değer. Osmanlı İmparatorluğu’nun sembolü olan çınarın hikayesi Osman Gazi’nin rüyasında, üç kıtayı kaplayan dalları olan bir çınar ağacı görmesinin ardından Geyikli Baba adlı dervişin bir çınar dikmesiyle başlar. Cami, türbe ve mescit önlerine dikilen çınarlar bugün kentlerde odak ve nirengi alanları oluşturmalarının yanında kent meydanı işlevini de desteklerler. Bugün hala şehirlerimizin yeşil dokusu, evimize bereket getirsin, korusun, bekçi olsun diye dikilen çam, çınar, nar ağaçlarıyla örülüyor. Hala, bazı yerleşim yerlerinde, çınaraltı meydanlarında toplanıyoruz.

Anadolu’da mevcut binlerce ağaç kültü olduğuna inanılıyor (Ergun 2004). Bir baba, hala bahçesine, çocuğu doğunca ömrü uzun olsun diye ağaç dikiyor ya da ölenlerin ardından çam ağacı, ladin dikiyor, hatıra ormanları yeşertiyoruz. Ağaç o kadar derin bir “kavram” ki, içinde vicdan ve az da olsa bir ruhaniyet hissetmeyen için sadece birincil anlam seviyesinde kalabiliyor ve Marx’ın dediği gibi “kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı” kesmeye devam ediyor. Bu bakış açısıyla da ağaç bir değişim değeri üzerinden tanımlanarak, pazarda alınıp satılabilecek bir meta olarak görülüyor ve ekonomik ömrünü tamamladığında ya da gölgesinin düştüğü toprak daha fazla rant getirme kapasitesine sahip olduğunda kesilebiliyor. Sanırım çınarın gücü yanındaki mütevaziliğini bugün ekonomik ömür ile ölçmeye çalışanlar bilmezler mi ki kendilerini yerin dibine gömerler.

Yadsımak komik değil midir yüzlerce yıl, hatta çoğu zaman imparatorlukların, nice iktidarların ömründen uzun yaşayan bir ağacın değerini? Hele de bu topraklar böyle şairler çıkarmışken: “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, - öyle gibi de görünüyor - Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani...” Nazım Hikmet, 27 Nisan 1953, Barviha Sanatoryumu Fransız mimar Le Corbusier “Bir Türk evini yapmadan önce ağaç diker, ama bir Fransız ev yapmak için ağaç keser” demiş. Sayın Le Corbusier, biz bugün kaldırım yapmak için bile ağaç kesiyoruz. Yeni Türkiye’nin ağaçsız, soluksuz, renksiz ve ruhsuz başkentinden selam olsun. …

Kaynakça; Cihanger,D.(2013), Trees in the Urban Context: A Study on the Relationship Between Meaning and Design, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara Ergun, P., 2004, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara. Hageneder, F., 2005, The Meanings of Trees: Botany, History, Healing, Lore, Chronicle Books, NewYork

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış