Klasik Osmanlı döneminde, itibar ve gelir bakımından en önemli sektörler olan tarım, askerlik ve devlet yönetimi Müslümanların elindeydi. Zanat ve ticaret gibi, bazı yerlerde ayıp sayılan işlerse, başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimlere terk edilmiş durumdaydı. Kapitalizm geliştikçe gayrimüslimlerin uğraştığı bu önemsiz sektörler önem kazanacak, Müslümanların dikatini çekmeye başlayacaktı. Ankara keçisinin kılarından elde edilen tiftik işi Ermenilerin elindeydi. Tiftiği dokuyarak “sof” adı verilen bir kumaş elde ediyorlardı. Osmanlının önemli ihraç malarından olan bu işin merkezi Ankara yakınlarındaki -şimdi adına ‘Yenikent’ denilen- ‘Kasaba-ı Zir Nahiyesi’ ile Sincan’ı içine alan Istanoz kasabasıydı.
Her yıl, her biri 150 oka olan 600 deve yükü sof, başta Fransa, İngiltere ve Holanda olmak üzere dünyaya ihraç ediliyordu. Dört bin Ermeni nüfusun yaşadığı kasabada o tarihte iki Kilise, bir Protestan ibadethane, 500 öğrenci mevcuduyla iki de okul vardı. Ermenilerin Ankara’daki varlığı eskilere dayansa da 15. Yüzyılın başında Memlüklerin hakimiyeti altına giren Kilikya(Adana)’dan kaçan Ermenilerin buraya gelmesiyle kayda değer bir artış göstermişlerdi. İstanoz, keçi kılından kumaş üretimi, halı dokumacılığı, nakış işçiliği, deri boyama işçiliğiyle tanınıyordu. 1914 yılında Ankara sancağında yaşayan Ermeni nüfus, 28.858 kişiydi.
Bu nüfusun yarısı Ankara merkezinde ikamet etmekteydi. Yüzde 70’i Katolik olup ekonomik durumu iyi olan Ermeniler, 11.206 kişilik nüfuslarıyla Hisarönü mahalesinde yaşarken, daha yoksul olan işçiemekçi Ermeniler, Hacıdoğan, Tahtakale ve Hacıbayram mahalelerinde yaşamaktaydı. 1710’a doğru Fransız seyyah Tourneford Ankara’da, aralarında meşhur Surp Harç Kilisesi’ninde bulunduğu 7 kilise sayıyordu. 1738 itibarıyle Katolik hane sayısı 1200 iken Surp Kleman, Surp Pırgiç, Surp Boğos-Bedros kiliseleri ile bir de katolik pispokosluğun merkezi olan Katedral bulunmaktaydı. Bunlardan başka rahibeler tarafından idare edilen manastır ile şehre yarım sat uzaklıkta, şimdiki basınevler semtinde bulunan, 15.yy’dan beri Ermeni Apostolik cemati piskoposluğu olarak kulanılan, ünlü Kızıl Manastır vardı. Manastırın kütüphanesinde 300 Ermeni Ortaçağ Elyazması eser bulunuyordu. 1915’in hemen öncesinde başta Hisarönü Mahalesi olmak üzere Ankara’da eğitim altyapısı oldukça gelişmişti. Katoliklere ait altı kurum (1200 öğrenci), Apostoliklere ait üç okul ve kolej (400 öğrenci), iki meslek okulu, iki çocuk yuvası, Protestanlara ait iki yapı vardı. Toplamda bu okulara devam eden öğrenci sayısı 2000’in üzerindeydi.
Güzel olan her şey gibi uzun sürmedi bahar sarhoşluğu. Sonyaz çabucak gelip çatmıştı. 1913 Balkan harbiyle İmparatorluğun göz bebeği Selanik, Manastır, Makedonya ve çevresi, tek kurşun atılmadan elden çıkıvermişti. Dört yüz yıl sonra evlerini, tarlalarını, köylerini bırakıp yeniden Anadolu’ya dönüyordu Balkan Müslümanları. Zaten devletin elinde kalan topraklar, Muğla ve Kırklareli dışında hemen her yerinde Ermenilerin yaşadığı Anadolu değil miydi? Artık buralarda nüfus, sadece Türk-Müslüman unsurlardan oluşturulacak, Anadolu baştanbaşa bütün Hıristiyan unsurlardan temizlenecekti.
Refik Halit Karay’ın Tanıklığı
1916 Ankara yangının bir başka tanığı yazar Refik Halit Karay’dır. 1939 yılında yayınlanan “Deli” adlı kitabında yangını şu sözlerle anlatıyor: “Ankara yangınını görmeyenler, Roma’nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akıl erdiremezler. Bir meydanlığa rast geldim, Ankara Ermeni’lerinin zenginliğine delil olarak orada muvakat bir abide kurulmuştu. Yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. Üstelerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü; söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek sate kalmadı piyanoları tutuşturdu. Hem nasıl tutuşturmak? Gaz dökmüş, benzin serpmiş gibi... İnsan gibi inleye inleye, teler ateş gibi kızararak bembeyaz dişleri sıcaktan etrafa pıtır pıtır serpilerek ne feci ve ne tuhaf yanıyorlardı... “Ankara’nın en kibar mahaleleri, en büyük çarşısı, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. Yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzelikleri atmış genç kızlara rast geliyordum; elerinde yangından kurtardıkları eşya vardı: Lavanta şişeleri, pudra kutuları, kurdele ve dantel parçaları, kadife muhafazalar…”
Meydana Yığılan 100 Piyano Ve Çankaya Köşkü
Karay’ın yukarıya aktardığımız satırlarında önemli bir ayrıntı var. Yazar, yanan binalardan toplanarak bir meydana yığılmış 100 kadar piyanodan söz ediyor. Bu, o tarihte kentin o bölgesinde yaşayan ve çoğunluğu Ermeni veya Rum olan toplumun varsılığını ve kültür düzeylerini göstermesi açısından önemlidir. Bugün acaba Ankara’da piyano sayısı ne kadardır? Veya kaç kişiye bir piyano düşmektedir? Ankara üzerine yazılanların çoğunda 19. yüzyılda kentin ekonomik ve toplumsal açıdan önemini yitirdiği, hata çöktüğü, giderek büyükçe bir köye dönüştüğü anlatılır. Başkent böyle bir mirasın üzerine kurulmuştur denir. Ancak Refik Halit’in anlatıkları, kuruluştan birkaç yıl öncesine kadar kentin öyle pek de yoksul olmadığını gösteriyor. Ankara’da Ermeni varlığının ve varsılığının bir başka kanıtı Çankaya Köşküdür. Bilindiği gibi bugün Cumhurbaşkanlığı köşkünün bulunduğu yerdeki ilk bina bir bağ evidir ve kuyumcu Ohanes Kasapyan’a aitir. Yeni Cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı için Ankara’da uygun bir konut arandığında ilk sahibi bir Ermeni olan bu ev bulunabilmiş. Ermenilerin kenti terk etmesinden sonra el konulan bağ evini önce Ankara eşrafından Bulgurluzadeler almış, onlardan da bedeli karşılığı “Riyaset-i Cumhur”a geçmişti.
Bir Tez Çalışması: “Ankaralı Ermeniler
1910 -1920” Geçtiğimiz aylarda basında, Türk Tarih Kurumunun YÖK’ten, üniversitelerde Ermenilerle ilgili konularda yapılmakta olan tez çalışmaları hakında bilgi istediği haberleri yayınlanmıştı. Olur ya, devletin âli menfatlerine aykırı bir şeyler yazılır. Önceden tedbir almak gerekir. Tarih Kurumu bu telaşında haklıdır, çünkü 1915’in yüzüncü yılına doğru konu akademik çevrelerde revaçtadır. Son birkaç yıl içinde üniversitelerde Ermenilerle ilgili yapılmış tez sayısı 180’i geçmiştir. Bu tez çalışmalarından biri de Rümeysa Karakaş Tahiroğlu’nun Sütçü İmam Üniversitesinde yaptığı “Ankara Ermenileri 1910 - 1920” konulu yüksek lisans çalışmasıdır. Tahiroğlu’nun çalışmasından ben çok yararlandım. Kuşkusuz tezde, resmi söylemlere ters düşmemeye dikat edilmiş, hata bu söylemler pekiştirilmeye çalışılmış. Öte yandan tezde hiç yabancı kaynak kulanılmamış olması veya konunun öznesi Ermenilerin görüşlerine yer verilmemesi bir diğer önemli eksiklik. Ancak yaşanan olaylara ilişkin yerel kaynaklardan bilgi ve sayısal verilerin derlendiği bu çalışmadan, yapılabilecek başka çalışmalarda en azından bir kaynak taraması olarak yararlanılabilir.
“Sesizliğin Sesi: Ankaralı Ermeniler”
Ankaralı Ermeniler konusunda yeni çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Hrant Dink Vakfı tarafından “Sesizliğin Sesi” dizisinin üçüncü kitabı olarak yayınlanan “Ankaralı Ermeniler Konuşuyor” adlı kitap bu çalışmalardan biri. Ferda Balancar’ın derlediği kitap, hayata kalan ve bir bölümü halen Ankara’da yaşayan az sayıda Ankaralı Ermeni’nin anlatıklarıyla gerçekleştirilmiş bir sözlü tarih çalışmasının ürünü. Kitapta, bir zamanlar binlerce aileden oluşan bir toplumun nasıl eriyerek bugünlere geldiğini, hangi acı ve sıkıntılardan geçtiğini birinci ağızlardan öğreniyorsunuz.
Okul sıralarında, Ankaragücü’nün maçlarında, hata camide yanı başınızda olan, çoğu zaman adlarından fark edemeyeceğiniz bu insanların anlatıkları, kent tarihinin canlı birer parçası. Kimi dedesinin, kimi ninesinin başına yüzyıl önce neler geldiğini zorlanarak anlatıyor. Her şeye karşın hayata tutunabilmişler ve bugün aktardıkları yaşam öyküleri Ankara kent tarihinin boş kalan bir bölümünü anlamlandırmaya yardımcı oluyor. Ankaralıların, kentin tarihi ile ilgilenenlerin aradan 100 yıl geçse de kentin yakın tarihindeki o gölgeli boşluğu nesnelik ve açık yüreklilikle doldurmaları, geçmiş ile yüzleşmeleri gerekiyor. Umarız yeni çalışmalar, yeni etkinlikler bu eksikliği giderir.
Gökyüzüne bağdaş kurmaya hazırlanıyordu kara bulutlar. Sisle duman el ele vermiş, bulutlardan çatılara, çatılardan kerpiç duvarlara, oradan avlulara iniyorlardı. Gelip kapıya dayanmıştı Emperyalist Paylaşım Savaşı; başka yerler gibi Ankara’da da yüzlerce asırlık tarih yakılıp yıkılacaktı. Avuç içi kadar Ankara’nın Rumları gibi Ermenileri de tedirgindi şimdi. Sonunda korkulan oldu. Tehcir kararı verilmişti. Emir yukarıdan geldi. Sömürgecilik dersinden sınıfta kalan müttefik Almanya onay verip göz yumdu. Kimin aklına gelirdi ki Ermenilerin binlerce yıldır yaşadıkları evlerinden sökülüp atılacakları ve dünyanın dört bir yanına Kasım rüzgarı önündeki yapraklar gibi savrulacakları. Vali Hasan Mazhar Bey, Dahiliye Nezareti’nden gelen tehcir emrini yerine getirmeyi redediyordu. “Ama bu haksızlık!” diyordu. “Hani tehcire tabi tutulacak Ermeniler sınır boylarında yaşayanlar olacaktı, oysa Ankara Ermenilerinin hiç bir şeye karışmışlığı yoktur bu güne kadar, yan yana iç içe yaşayıp gitmişizdir!” diyordu. Bu nedenle İtihat ve Teraki Merkez Komitesi, 1915’in Temuz ayında Vali Mazhar Bey’in görev ve yetkilerini derhal sonlandırıp, en etkili üyelerinden Atıf (Kamçı) Bey’i Ankara’ya yoluyor, onun yerine göreve getiriyordu.
Önce İstanbul’da 24 Nisan 1915 günü, Ermeni toplumunun aydınları, yazarları sabaha karşı toplandı evlerinden. İstikamet Çankırı ve Ayaş hapishaneleriydi. Sonra her yerde olduğu gibi Ankara Ermenileri de olanlardan nasibini alacaktı. Ermeni halkı evlerinden alınıp tren istasyonuna götürülürken, karanlık geleceklerine endişeyle bakan güvercinleri andırıyorlardı. Bazıları otuzarlı guruplar halinde Kayaş’a, Gölbaşı’na doğru bilinmez yolculuklara çıkartıldılar. Bazı yerlerde kilit durumdaki zanatkârlar, inşat ustaları vb. bırakılıyordu. Bazıları kendilerini Müslüman gösterip canını kurtarıyordu. Hisarönü Mahalesi günlerce süren yangınla baştanbaşa yanıp kül oldu. Kızıl Manastır ateşe verildi. O tarihte reji memurluğunda görevli Mehmet Necip Bey, 27 yaşındaki Vali Atıf Kamçı için şöyle diyordu: “ Bu valinin gadarlıkları akılardan silinemez. Atıf Bey eşi görülmedik bir soğukanlılık namzetidir.” Ermeni katliamları konusunda Alman Ordusu çok bilgiliydi. Yaşananların hepsi, doğrudan katılmasalar da Alman subaylarının gözleri önünde oluyordu. İttihat ve Terakki, bindiği dalı kestiğinin farkında değildi.
Anadolu’dan Müslümanları sürgün ettiğinde ekonomi nasıl çökerse, Hıristiyan unsurları sürdüğünde de aynı şeyin olacağını ya bilmiyor ya da bilmemezlikten geliyordu. Şehirler, kasabalar farklı unsurlardan oluşuyor, Müslümanlar tarım yapıyor, Rumlar ticaretle uğraşıyor, sanayiye yönelik üretimi ise Ermeniler elerinde bulunduruyordu. Burada herhangi bir unsuru çıkardığınızda diğer unsurlar yaşasa bile çıkarılanın yetenek ve tecrübesine kısa sürede kavuşamadığı için ekonomi çöküyordu.
Ege’de inciri Müslümanlar yetiştiriyor, Ermeniler, Rumlar bunu onlardan alıp işliyor, ihraç ediyordu. Diğer bir örnekse taş işçiliğiydi. Ermeniler ortadan kaybolduğunda konakların tamiri, yenilerinin yapılması imkansız hale gelmişti. Erzurum mebusu Hoca Raif Efendi anılarında şehirde çeşmelerin musluğunu tamir edecek tek bir usta kalmadığını yazıyordu. 1920’lerin başında üretim tamamen gerilemiş durumdaydı. Üretim yapılsa bile bunu ihraç edecek, dışarıyla bağ kurabilecek bir sınıf kalmamıştı. 1918’den itibaren Ermenilerin eski yerlerine dönmeleri yönünde kararlar çıkıyor, bazıları memleketlerine dönüyordu. Ancak bu sefer başka sorunlar yaşanıyordu. Üç dört yıl çok kısa bir süre değildi. Ermeni maları çoktan yağmalanmıştı. Toprağı geri almak bir sorun, onun üzerindeki hasatın kime ait olduğu ayrı bir sorundu. Sadece mal mülk de değil, tehcir sırasında Ermeni kadınları esir edilmiş, Müslümanlarla evlendirilmiş, çoluk çocuğa karışmıştı.
Ermeniler geri döndüğünde de esir edilmiş, evlendirilmiş kadınlarıyla bir arada olamayacaklardı. Hadi, kadınlar geri katıldı, çocukları ne olacaktı? Ane Ermeni, baba Türk Müslüman. Çocuk kimde kalacaktı? Ankara, yeni kurulan Cumhuriyet’in Başkent’i ilan edilip, bir model şehir olarak kurgulanınca Müslüman olmayan unsurların burada yaşaması giderek zorlaşıyordu.
Cumhuriyet Türkiyesi sürekli olarak göç alıyor ve gelenlerin bir kısmı Ermeni köylerine yerleştirilip köyün arazisi bunlara veriliyordu. Okulunu kapat, kilisesini yık, toprağını başkasına ver. Yeni bir hayat kurma umuduyla İstanbul’a veya yurtdışına göçmenin dışında bir yol kalmıyordu Ermenilere. Taşradaki Ermeni okularının kapatılması 1924’te Tevhit-i Tedrisat kanunuyla tamamlandı. Bugün Türkiye’de Ermeni nüfusu yüzde 9’dan on binde 9’lara düşmüş durumda bulunuyor.
Bugün Ankara Ermenilerinin izini sürdüğünüzde dört ayrı kimlik altında yaşadıklarını görüyorsunuz: Birinci gurup, Ermeni olarak doğup, yaşamını Ermeni kimliğiyle yurt dışında sürdürüyor. İkinciler, Ermeni kimliğini gizleyerek az da olsa Ankara’da Ayşe, Fatma, Ali Ahmet isimleriyle yaşıyorlar. Üçüncüler, Müslümanlaştırılmış Ermeni olarak yaşamlarına devam ediyorlar. Dördüncü ve son gurupsa Müslümanlaştırılmış Ermeni olarak doğduktan sonra Ermeni kimliğine yeniden dönmüşler.
Yorumlar (0)