İçeriğe geç
Politika

‘Apocu Network’ Kavramının Eleştirisi

Sonuç olarak, koca Kürt Hareketi’ni sınırlı siyasal kavramlaştırmalarla (despotik yapı, lider kültü, örgüt hiyerarşisi vd) değil, kazanılmış demokratik kurumsallaşmalarla (yeniden tekrarlayım: örneğin demokratik kadın hareketi, eşbaşkanlık, geri çağırma, demokratik merkeziyetçilik vd.) değerlendirmek gerekir. Kuşkusuz örgüte atfedilen eleştiriler (uygulama adı altındaki pratikler mesela), daha fazla tanıklık, araştırma, kanıtlama, arşiv çalışması gibi bağımsız tarih çalışmalarıyla ortaya konulup irdelenmelidir.

Kemal İnal

Akademisyen Yektan Türkyılmaz, son dönemde dolaşıma sokup kullandığı “Apocu Network” kavramıyla Öcalan’ı kendi örgüt (PKK) düşüncesi ve pratiğinde çeşitli eleştirilere tabi tuttu. Ona göre “Çerçeve Yasa”yla birlikte ortaya çıkan vahim durum, aslında Öcalan’ın inşa ettiği örgüt kültürünün iflasını göstermektedir. Türkyılmaz, “Apocu Network” kavramını şöyle açımlamış:

1) Despotik/Nekrotik Yapı: “Apocu Network”, içinde PKK, çeşitli Kürt örgütleri, aktörleri ve bazı (PKK’li olmayan) Türkiyeli unsurların da olduğu, “çok karmaşık, iç içe geçmiş ve hare hare genişleyen” bir ağ ve “siyasal ekosistem”dir. Ancak bu yapı yönetsel nitelik açısından despotiktir. Türkyılmaz, bu yapıya “nekro-despotizm” demiş. Bu anlayışın merkezinde ölüm var; Kürtler, Öcalan için ölür, ölmelidir. Öllüm/öldürme merkezli yapı, Apo üzerinden ve nezdinde ölümün, şehitliğin, fedakarlığın ve kendini adamanın kutsallaştırıldığı veya fetişleştirildiği bir nitelik göstermektedir. Örgüt üyeleri öldürüldükçe despotik “Apocu network” güçleniyor, kimlik yenileniyor ve yeniden üretiliyor. Giderek şehitler, Kürt özgürlük mücadelesi için değil, Öcalan için veriliyor.

2) Üst-kimlik: “Apocu Network” çerçevesinde Apoculuk bir “üst-kimlik”tir. Her ne kadar bu üst-kimlik çerçevesinde Kuzeyde son 45-50 yılda bir ulus inşa edilmiş olsa da, bu kimliğin temel ögesi Kürtlük değil aslında.” Bu kimlik, aksine: “Öcalan’ın biyolojik ve sosyal varlığıyla onun varlığının Kürt ulusunun kaderiyle örtüştürülmesiyle, aralarında organik bir bağ kurulmasıyla oluşturulan bir ‘örgüt-ulus’ kimliğidir.” Bu bağlamda kimlik ile ideoloji arasındaki ilişki de sorunludur. Şöyle ki, örgütün, Öcalan tarafından üretilen yeni ideolojik çerçevelerle (postmodernist ve postyapısalcı, hatta postyapısalcı anarşist, ekolojist vd.) ilişkisi, bu yeni ideolojilerin araçsallaştırılmasına yol açmaktadır. Kürt kimliği, yeni ideolojik araçlarla zenginleşeceğine dönüp Öcalan’ı güçlendirmekte ve fakat örgütsel yapıyı Öcalan karşısında zayıflatmaktadır. İdeoloji, bir kimlik belirteci olarak, örgütü geliştirecek bir amaç değil, despotik yönetimin yani Öcalan’ın bir yönetim aracına dönüşmektedir. Kimliği güçlendirecek yeni ideolojik açılım ve kavramların (demokratik konfederalizm, komünal toplum, kadın özgürlüğü, ekolojik ilişki vd.) demokratik içeriği ile despotik yöneticinin tarzı arasında bir çelişki oluşmaktadır.    

3) Araçsallaştırma: Türkyılmaz’a göre “Apocu Network”, demokrasiyi araçsallaştırdı zira demokrasi ve insan hakları isterken kendi örgüt, ekosistem veya ağ yapısı, anti-demokratik bir katı parti disiplinini takip edip mutlak bir “önderlik kültürü” geliştirdi. Bu katı yapı içinde yer alan PKK’liler ve sivil Kürtler, uğruna mücadele ettiklerini düşündükleri amaçlarla ilgili kararların alınmasında kolektif yönteme uymayan ve özgür tartışma içermeyen bir sürece maruz bırakıldılar. Öyle ki, katı ve anti-demokratik örgüt düşüncesi ve pratiği sonucunda Türkiye Cumhuriyeti gibi Kürtlerin örgütünün de “resmi tarihi” oluşmuş ve örgüt, kendini İsviçre gibi tanıtan bir Kuzey Kore’ye dönüşmüştür. 

4) Üyeler: Öcalan, “bir”dir ve geri kalan herkes “sıfır”dır. Sıfır ama kalan herkes “plastik, portatif ve logo” gibi değiştirilebilir bir özelliğe sahiptir. “Bir” olan Apo ile “sıfır” olan örgütsel yapı (Öcalan’dan başka herkes) arasındaki ilişki, mutlak/despotik lider ile siyasal özne olmaları engellenen üyeler (diğer herkes) arasında bir etkili eleman (bir) ve etkisiz eleman (sıfır) ilişkisi gibidir. Lider kalıcı, rehber ve mutlak iken üyeler değiştirilebilir, yenilenebilir ve gözden çıkarılabilir bir özelliğe sahiptir.   

5) Kült: Apo bir kişi kültüdür ve bu kült salt “karizma”yla açıklanamaz. Bu kişi kültüyle örgüt içinde zorbalık ve sistematik terör estirilmiş, “paranoya kaynaklı infazlar, endoktrinasyon teknikleri ve işkence”ler yaşanmıştır. Bu kült, asıl gücünü şehitlik ve ölümden alarak liderin mutlak otoritesini yeniden üretmektedir.

6) Uygulama: Uygulama, örgütün iç işleyişini daha etkili hale getirmek için üst düzey kadroların birbirlerini sorgulama, özeleştiriye tabi tutma ve suçlama mekanizmasıdır. Burada eleştirinin ve suçlamanın yapıldığı eşik, kriter veya çıta, “önderlik çizgisi” denilen Öcalan’ın çizdiği resim, harita veya sınırdır. Uygulamayla üst düzey kadroların örgüt içindeki pozisyonları yeniden belirlenir ancak Türkyılmaz’a göre bu mekanizma, nihayetinde örgüt içinde sözde özeleştiri üzerinden güven, dayanışma ve birliktelik biçimlerini sistematik olarak zayıflatıp ortadan kaldırmaktadır. 

Türkyılmaz, “Apocu Network” dediği bu yapının neden olduğu eski ve yeni pratikleri birkaç biçimde yoğun bir eleştiriye tabi tutmaktadır. İlk olarak, Öcalan ya da “Apocu Network”, hükümetle (devletle) birlikte son “Çerçeve Yasa” bağlamında aldığı teslimiyetçi kararlarla hem Kürt toplumu hem de bir “ayağı çukurda” olan Türk demokrasisi için bir felakete imza atmıştır. Çünkü “Çerçeve Yasa”da Kürtlerle ilgili hiçbir kolektif hak talebi yok; kendi talebi olmadığı gibi hak istenmesine de karşı çıkıyor. Böyle yaparak da Kürt siyasetinde “tekel” olma hakkında ısrar ediyor. Öcalan, 27 Şubat Bildirgesi’yle silah bırakma ve örgütünü feshetme çağrısını yaparak kolektif hak taleplerinden vazgeçmiş oldu. Öyle ya da böyle, bu hak talebi daha önce vardı.

Sonuç olarak, Türkyılmaz, bugün birkaç gerçekliğin ortaya çıktığını iddia ediyor: Bu süreçte Kürt tarafını temsil eden hakiki bir aktör yok. Öcalan ile devlet bir satranç oyunu oynuyor ancak Öcalan’ın bu oyunda iradesi yok. Öcalan’ın paralelinde hareket eden DEM Parti, TBMM’ye sunulan “Çerçeve Yasa”nın altına imza atarak o metinle iki şeyi kabul etmiş oldu: Kürtler için kolektif hak istememe ve Kürtlerin (PKK’nin) terörist olarak kabul edilmesi. Bu yasayla müzakere edilen bir şey yok, aksine devlete teslimiyet var. Devlet, bu hamlesiyle, Öcalan kozunu oynayarak hem içeride hem de dışarıdaki hedeflerine ulaşabilmek için Kürtlerin Kuzey’de ve Suriye’de kolektif hak taleplerini tasfiye etmek istemektedir. Tüm bunlar dikkate alındığında, “Apocu Network”, yakın gelecekte, devletin yanında yer alarak otoriterleşme faaliyetlerinin bir bileşeni olacaktır. Haliyle buradan hem “Apocu Network” hem de devlet ve Türk demokrasisi için bir “sivilleşme” ve “çoğulculaşma” beklemek hayal. Ve bu hikayenin asıl kaybedeni, iki despotik yapı (“Apocu Network” ve Türk Devleti) arasında tahakküm altında kalacak olan Kürtler olacak ancak Türkiye’de hak, hukuk ve özgürlük talep eden insanlar da kaybedecektir. Türkyılmaz’a göre Kürt Sorunu ulusal bir sorundur ve çözümü de “halkın kendi kaderini tayin” hakkının kullanılmasında yatmaktadır. Ne var ki bu sürece muhalif olan Kürtler aynı sepete atılıp lanetlenmektedir.                        

Kuşkusuz, eleştirel akıl, insanı farklı düşünmek, seçenekleri değerlendirmek ve derinlemesine bakış elde etmek için yararlıdır. Kimse eleştiriden muaf değildir, olmamalıdır. Öcalan da kıyasıya eleştirilmelidir zira onun düşünce ve pratikleri yanılmaz değildir. Ancak eleştirinin de bir mantığı vardır. Reinhart Koselleck, kritik (eleştiri) ve kriz kavramları arasında bir ilişki kurar: Kriz zamanlarında alınan kararlar kritiktir ya da böylesi zamanlarda insanlar kritik (yaşamsal) kararlar almak zorunda kalırlar. Dolayısıyla, kritik yani eleştiri, bir şeyi kötülemek, kusurlu bulmak ve karalamak için kullanıldığında krize karşı kritik bir cevap verilmiş olmaz. Kant, kritiğe çok önem vermiş ve bazı kitapları kritik başlığını taşımıştır. Derdi, aklın kendi sınırlarını ve kullanımının meşruiyet koşullarınını araştırılmasıdır. Kritik, önce “öz” olmalı yani kendine dönmelidir; özdüşünümsel kritik böyle ortaya çıkmıştır. Başkasını suçlamadan önce aynaya bakıp kendini anlamak öncelikli olmalıdır. Ürettiğimiz bilgi, aklımızın eseridir ancak bu akıl, kendisini mahkeme önüne çıkarmalıdır. Mahkeme yani başka herkes, tarihsel birikim, farklı deneyimler, çeşitli ölçütler, geniş bakış, kendi dar semantik evreninden çıkmak ve başkalarıyla alışverişlere girmek gibi pek çok unsuru kapsar. Geçerli bilgi elde etmek istiyorsak kendi saf spekülasyonlarımızdan uzak durmalıyız. Ayırt etmek, yargılamak, sınamak ve karar vermek gibi pek çok işlem içerir eleştiri süreci. Akıl, dış dünyayı eleştirirken kendisini eleştiriden muaf tuttuğunda benlik, kişilik ve zihin bir hapishaneye dönüşür. Her bir kişi kendi gayya kuyusunu kazar ve içine düşer. Buna meydan vermemek için kişinin çizdiklerine bakıp “bütün resim” bu dediğinde, sorun bitmez, yeni başlar.

Türkyılmaz, bu düşünme biçimi ve çıkarımlarında birkaç ciddi hata yapmış.

İlki, eşitlemeyle ilgili. Buna göre bütünsel “Kürt Hareketi” tekil “Apocu Network” ile eşitlenmiş. Eşitlik ilişkisinde iki veya daha fazla şey, çeşitli ölçütler açısından aynı düzey, değer, miktar, durum ve konumda görülür veya buna getirilir. Fakat nicelikleri (para, sayı, maaş, adet vb.) eşitlemek görece kolayken nitelikler (yapı, sistem, fırsat, ilişki, cinsiyet vb.) öyle değil. Türkyılmaz “Kürt Hareketi” ile “Apocu Network”ü, ikisi arasında farkları görmeden aynı düzeye getirirken aynı zamanda ikisini özdeşleştirmektedir. Kaldı ki “eşitlik” de “aynılık” (özdeşlik) demek değildir; bahsettiğimiz, bir “hareket” ve “kişi”dir. Hareket geniş, büyük, dinamik, farklı cinsten, tarihsel ve refleksifdir. Kişi ise, bu durumda hapishanedeki Öcalan, daha dar alanda, imkanlarla kısıtlı ve “dışarısı”nı bilmeden eyleyen bir pozisyondadır. Bu iki unsurun ne statüleri ne de konumları eşittir. Yapıları bile çok farklıdır. Kaldı ki mutlak anlamda birebir, emir-komutaya dayalı ve yönelim çizen bir “önderlik”ten bahsetmek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Tabiri caizse, Türkyılmaz, tekilden (Öcalan) kalkarak tümeli (hareketi) tanımlamaktadır ki gerçeklikte böyle bir şeye imkan yok, hele hapishane koşulları düşünülürse. O halde farklılıkları eşitlemek yerine, farklılıkları kendi koşulları içinde anlamak ve değerlendirmek en iyisidir. Bir sosyal bilimciyseniz, benzerlikler kadar farklılıkları da anlamanız gerekir. Türkyılmaz, kafasında kurduğu bir senaryoya göre bütün Kürtleri tek sepetin (“Apocu Network”) içine atmaktadır. Sepeti de kendi özel/öznel görüşüne göre ve fakat spekülatif biçimde tanımlamaktadır. Madem “Apocu Network” bu kadar despotik(ti), Kürt Hareketi’nin demokratik kurumsallaşması (siyasette istişare ve eş başkanlık, çokdilli belediyecilik, Sivil Cuma, anadilinde eğitim düşüncesi, Kürt seçmeninin özneleşmesi, partilerde geri çağırma mekanizması, Türkiyelileşme süreci, demokratik liderlik, adaylaşmada mülakat ve araştırma, yerel taleplerin dikkate alınması vd.) neden ve nasıl oluştu?

İkinci yöntemsel hata, indirgemedir. Buna göre tüm “Kürt Hareketi” “Apo’nun kararı”na indirgenmektedir. DEM ve Kürt Hareketi, bu süreçte nihai, meşru ve etkin siyasi muhatabın Öcalan olduğunu söylese de, bu biçimsel ve söylemsel bir durumdur. Öcalan’ın devletçe zaten asıl muhatap alındığı açık ama bu, Kürt aktörlerin bu sorunda etkisiz, hareketsiz ve atıl nesne olduğu anlamına gelmez. Her bir birey elinden geldiğince bu sorunun çözümü için aktif çalışmaya devam eder ve özneleşir. Kaldı ki bugün siyasi partilerin “tabanı”ndaki seçmenlerin özneleştiği yani siyasi bilinçle hareket ettiği tek parti DEM’dir. DEM’li özneleşmiş seçmen, siyaseti takım tutar gibi tutmaz, çıkarcı ilişki içinde yer almaz ve kimliğini/hareketini satmaz. Hareketine pragmatik değil, demokratik bağlarla bağlıdır. Bir hareketin tabanındaki aktör veya özneler analiz birimi haline getirilmediği taktirde, her siyasi çözümleme eksiktir. İndirgemenin bir diğer boyutu da jeopolitik ile ilgilidir. Türkyılmaz, bölgesel gelişmeleri reel politik ve jeopolitik açıdan okurken bölgesel güçler (devletler, şirketler, uluslararası örgütler, yerel aktörler vb.) karşısında Kürtlerin toplumsal taleplerinin ve aktivizminin çok uzağındadır. Bu yapısalcı analiz son tahlilde devlet gibi yapıları ana aktör olarak konumlandırırken insan özneleri görünmez kılar. 68 hareketinde dendiği gibi (“Yapılar, yollara döküldü”), yapı, sistem ve örgütleri analiz ederken bunların her birinin temelinde insan olduğu unutulmamalıdır. Toplumsal gerçeklikler çok-katmanlıdır ve katmanlar içinde bazen Öcalan veya Erdoğan gibi aktörler çok ön plana çıksa da, yapısal güç/iktidar ilişkileri öncelikle bireysel farklıklıklar (bölgesel farklılık, tarihsel/zamansal farklılık vb.) içinde kavramalıdır. Merkezi devlet politikası, hukuki düzenlemeler, iktidar ilişkileri yapısal olarak kuşkusuz belirleyicidir ancak bu belirleyicilik gücünü, son tahlilde, öznel düzeydeki pratiklerden (karar, kabul, eylem, davranış vb.) alır.

Üçüncü mantık veya düşünme hatası ise, ilk ikisiyle bağlantılı olarak, kısıtlamadır. Kürt Hareketini “Apocu Network”ün mutlak anlamda kumanda ettiği iddia edilen Öcalan ile kısıtlamak, son birkaç on yıldır Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesinde elde ettikleri pek çok demokratik kurumsal kazanımı görmezden gelmek demektir. Bu kazanımlar biçimsel, önemsiz veya eğreti görülebilir ama öyle değil. HDP/DEM (hatta öncesinde başlayan) ve ilerici pek çok örgüte yayılan demokratik yönetim kurumsallıkları, despotik bir kısıtlama olmadığının işaretidir. Bütün bu demokratik kazanımlar, “Apocu Network” üzerinden resmi çizilen despotik, tekçi ve işbirlikçi yapı tezi veya iddiasıyla uyuşmuyor. “Apocu Network”ün siyaseti tavandan tabana değin mutlak anlamda belirlediği, çeşitli negatif siyasal mekanizmaları (lider kültü, siyasi hiyerarşi, örgüt disiplini) dayattığı ve demokrasi söyleminin altını oyduğu iddiası, koca bir heterojen yapının içerdiği bütün farklılık, çeşitlilik ve dinamikleri görmezden gelmek demektir. Marx’ın Fransız köylülerini bir çuval içinde olan ve fakat birbirleriyle ilişkisi olmayan patateslere benzettiğine benzer şekilde değildir Kürtler. Kaldı ki “Apocu Network”ün içine bazı gruplar dahil edilirken onca farklı aktörün aynı siyasal iradenin parçası gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Kürtler, bütün bu örgüt disiplini, lider kültü ve siyasi hiyerarşi iddialarına karşın kendi başlarına özerk ve bağımsız politika üretebilecek bir yapı ve donanıma çoktan kavuşmuştur. Onca farklılıklar ortadayken yani farklı kadrolar, siyasal eğilimler, kadın hareketi, yerel yapılar, diasropik gruplar, legal siyaset ve daha bir sürü farklı yapı veya yapının bileşenini merkeziyetçi bir yapının içine sokmak, gerçekliğe aykırıdır. Kaldı ki Yektan Türkyılmaz ile Türk Devleti aslında aynı paralelde düşünmektedir.

Şöyle ki, Türkyılmaz “Apocu Network”ün tüm Kürt Hareketi üzerinde mutlak bir egemenliğe sahip olduğunu söylerken Türk Devleti’nin de tezini kabul etmiş oluyor. Devlet de Öcalan’ı “tek yetkili” kabul edip örgütü daha kolay tasfiye ederek “Terörsüz Türkiye”yi kurabileceğini düşünüyor. Ne var ki, iki koca yapı (devlet ve örgüt) çözüm için bir araya geldiğinde süreci hızlandırıp kolaylaştırmanın en kolay, pratik ve etkin yolu, temel aktörlerle yol alınmasıdır. Kuşkusuz, keşke bu çözüm süreci toplumsal mekanizmalarla çözülse! Ama devlet mantığı toplumsallığı kuşattığı için böylesine kritik bir sorunun sivil alandaki aktörler, halk ve çeşitli insiyatifler tarafından sahiplenilip çözülmesi bu aşamada çok mümkün görünmüyor. Örneğin bir önceki çözüm sürecinde “akil adamlar”ın onca çabasının karşılığı sıfır oldu. Erdoğan, masayı devirirken bu toplumsallık temelinde çözümün önünü de tıkamıştı. Aynı şekilde TBMM de işlevsiz kılındı; tek adam rejimlerinde bu böyle maalesef.

Bir başka sorun da şu: Türkyılmaz, “Apocu Network”ün Kürt hareketindeki geniş toplumsal tabanı temsil etmediğini iddia etmektedir. Bu özellikle “Çerçeve Yasa” ile birlikte ortaya çıkan bir olgu ve gerçektir. “Kürt milliyetçileri” denilen radikal grup ve kişiler, kendilerini Öcalan’a karşı konumlandırmaya başladılar. Türkyılmaz’ın Kürt Hareketi’nin Öcalan’ın son dönem kararlarına karşı yeterince sesini çıkarıp eleştirmediğini iddia etmektedir ama kendini yalanlamaktadır. “Kürt milliyetçileri” denilen gruplar, Türkyılmaz’ın dediğinin aksine, Öcalan’ı yoğun biçimde eleştirmektedirler. Bu da Öcalan’ın tüm Kürt Hareketi üzerinde mutlak egemen despotik bir lider olduğu tezini çürütmektedir. İçeriden eleştiriler, örgütün içeriden çok yapılı veya parçalı olduğunu göstermektedir. Bu da, Öcalan’a atfedilen despotik, anti-demokratik ve egemen yapının yani “Apocu Network”ün işlemediğini veya kullanıma uygun bir kavram olmadığını göstermektedir. Kaldı ki tek bir kişinin yani “tek adam”ın ve kendi “network”ünün bunca koca yapıyı tek bir kanalda ve kararla yönetmesi mümkün değil. Kürt Hareketi’nin yukarıda bahsettiğimiz demokratik kazanımları ile despotik yapı veya demokratik söylem ile örgütsel hiyerarşi arasındaki çelişkili görünen ilişkisi, biçimsel açıdan doğru ancak içerik olarak yanlış. Her örgüt, yapısını merkezileştirmek zorunda kalır, yönetimi sağlamak için; ancak ardından örgüt içinde farklı grupların, çeşitli eğilimlerin, siyasi aidiyetlerin, değişik kararların ortaya çıkması kaçınılmaz. Siyaset bilimcileri bu olguya ilişkin bir yığın araştırma yaptılar. Dolayısıyla bir siyasi hareket analiz edilirken, sadece örgütsel yapı analiz edilip de örgütün toplumsal tabanı görülmezse, olgunun tam kavranması mümkün değildir.

Kuşkusuz, Kürt veya Türk entelektüellerin konuya dair konuşması gerekli ve önemlidir. Habermas, kamusal alanda aklın rasyonel kullanımı için herkesi, kendi kimi zaman dar, sınırlı ve önyargılı semantik evrenlerinden çıkıp en iyi argümanı bulmaya yönelik sürecin (argümantasyon) nihai hedefi olan “ideal konuşma durumu”nu “yaşam-alan”ında (Lebenswelt) oluşturmaya davet eder. Bunu sağlayacak olan “iletişimsel akıl”dır; aklımızı bir biçimde iletişime sokmadan bir uzlaşmaya varamayız ancak barış da nihayetinde uzlaşma, dayanışma ve karşılıklı öğrenmeyle mümkün. Bu bakımdan Türkyılmaz, önemli bir işlevi yerine getiriyor. Türkyılmaz’ın kendi varlığı bile “Apocu Network” denilen yapının, var olsa bile, yeterince açıklayıcı olmadığını gösteriyor. Medyada, entelektüel ve akademik çevrelerde (olduğu kadarıyla) yapılan tartışmalar, aydınların katkısı olarak değerlendirilmelidir. Şimdi önümüzde Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet” tezi ve talebi var. Sanırım bol bol bunu da tartışacağız. Belki de yeni anayasa çerçevesinde.

Sonuç olarak, koca Kürt Hareketi’ni sınırlı siyasal kavramlaştırmalarla (despotik yapı, lider kültü, örgüt hiyerarşisi vd) değil, kazanılmış demokratik kurumsallaşmalarla (yeniden tekrarlayım: örneğin demokratik kadın hareketi, eşbaşkanlık, geri çağırma, demokratik merkeziyetçilik vd.) değerlendirmek gerekir. Kuşkusuz örgüte atfedilen eleştiriler (uygulama adı altındaki pratikler mesela), daha fazla tanıklık, araştırma, kanıtlama, arşiv çalışması gibi bağımsız tarih çalışmalarıyla ortaya konulup irdelenmelidir. Mahkum etmek yerine bilimsel analiz yapmak en iyisi. PKK’nin ve Öcalan’ın hataları mutlaka araştırmalarla ortaya konulmalıdır. Bu, Kürt Hareketi’nin gelişmesi için gereklidir. Ortak bir cumhuriyetin içinde eşit, adil ve etkin yurttaşlar olarak yaşayabilmemiz için, devletin de Kürt Sorunu karşısındaki hataları daha fazla araştırılıp ortaya konulmalıdır. Yaşanmış tarihin peşine düşerken tek bir tarih yerine, çoğul tarihler çapraz sorgulamalara tabi tutulmalıdır. Herkesin, devlet ve PKK de dahil, bir özeleştiriye ihtiyacı var. Habermasçı anlamda özdüşünümsellik, kendine dönüp kendini anlamak ve ders çıkarmak anlamında çok gerekli ve önemli. Silahların eleştirisinden eleştirinin silahına geçileceğine göre şu kavramlar etrafında daha yoğun tartışıp sistemi olabildiğince demokratikleştirmeye çalışmamız gerekir: Dil, kimlik, kültür, yerel demokrasi, Kürtçe eğitim, siyasal temsil, anayasal yurttaşlık vd. Bu tartışma süreci giderek PKK, Apo, DEM gibi Kürt çevresinden çıkıp Türkiye’deki ilgili herkesi ilgilendirmelidir. Yukarıdaki siyasal müzakereleri bekleyip ona göre pozisyon almak yerine, aşağıdaki toplumsal istişareleri daha çok önemsemek gerekir. Kürt Sorunu’nda siyasal tekelleşmeye karşı en güçlü itiraz halklardan ve sivil örgütlerden gelmelidir. Bu işin sadece devlet ve Öcalan arasında yapılacak müzakerelerle çözülebileceğini beklemek yanlış; her teorik çaba (müzakere, model, karar vb.) mutlaka tabanda çeşitli pazarlık, alışveriş ve tercümelerle alımlanır ve hatta değiştirilir. İki taraflı siyasal kapanmayı engellemek için halkın açılımlarına ihtiyaç var. Bu noktada politikacı, entelektüel ve halk sacayağı arasında kurulacak ilişki, mutlaka argümanlar üzerinden gitmelidir. Bu süreçte suçlama sıfatları (ajan, devletçi vb.), konuyu kişiselleştirir ama anlayamaz bile.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Kemal İnal

1964 yılında İzmir'de doğdu. İzmir ve Ankara'da sosyoloji ve pedagoji eğitimi aldı. 1989'da Ankara Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinde başladığı akademik hayatı, Gazi Ü. İletişim Fakültesi'nde çalışırken 1 Eylül 2016'da yayımlanan KHK ile son buldu. İşine dönüş için hâlâ mahkeme süreci devam etmektedir. 2020-2023 yılları arasında Helmut Schmidt Üniversitesi'nde pedagoji ve göç üzerine dersler verdi. Çok sayıda telif kitap, makale ve çevirisi yayımlandı. Çalışmaları ağırlıkla eleştirel pedagoji açısından statükocu eğitim düşünce ve pratiklerinin eleştirisi üzerinedir. Eleştirel pedagojiyle ilgili akademik kongre ve çalıştaylar düzenlemekte, yayınların çıkmasına öncülük etmektedir.

Kemal İnal'dan diğer yazılar

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.