İçeriğe geç
Politika

‘Aynı Dili Konuşanlar Değil Aynı Duyguları Paylaşanlar Anlaşabilir’

Nitekim demokrasi olmadan barış olur mu, sorusuyla sürece şüpheyle ve itirazla yaklaşanların, barış olmadan demokrasi olur mu sorusuna da aynı tarafsızlıkla cevap aramaları, sahici bir duygudaşlığın gereğidir. İnsanlık tarihinin savaşla geçen kederli zamanlarının herhangi bir döneminde ve savaş yaşayan coğrafyaların herhangi birinde, savaş ve demokrasi yan yana var olabilmiş midir?

Çerçeve yasa ile ilgili, siyasetçisinden, aydınına, akademisyenine, gazetecisine, farklı isimlerin kaleme aldığı, her gün farklı bir köşe yazısı, makale ya da röportajı okuyoruz. Hakikati dillendirme konusunda önceliğin öznelerde olması gerektiğini ve her mücadele alanında, mücadeleye ruh üfleyenlerin özneler olduğunu savunan biri olarak, Kürtlerin yerine söz kurmayı kendime zul addederim. Ve fakat her ayrımcılık alanında olduğu gibi, dile getirilenleri, kolektif olarak anlama ve anlamlandırma sorumluğumuz olduğunu ifade etmek isterim. Bu yazının böyle bir anlama çabası olarak okunmasını umut ediyorum. 

Çerçeve yasa, hukuki ve teknik bir metin olarak uzmanlarınca teknik bir anlatıya dönüşebilir. Ancak mevcut sürecin kendisini en yalın haliyle ‘’AN’’ olarak tariflemek istiyorum, naçizane. Nasıl bir an? Geçmişi ve geleceği içinde barındıran… Bir an… Coğrafyanın kaderine yeni kelimeler ekleyen, tarihsel bir an… İnsanlığın yazgısını değiştirmiş böylesi eşsiz anları kaleme aldığı kitabına Stefan Zweıg, ‘İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar’ adını vermiştir. Ve yaşadığımız anın eşsizliğini, zamanın ve mekanın ötesinde, adeta bugünü anlatan bir şiirsellikle kaleme almış. Kitabının önsözünde; 

‘’Nasıl ki atmosferdeki bütün elektrik akımı bir paratonerin ucunda bulunuyorsa, en küçük bir zaman dilimine bile inanılmaz sayıda çok tarihsel olay sığdırılmıştır. Başka zamanlarda kendi halinde peş peşe ve yan yana gelişen olaylar; her şeyi belirleyen ve her şeye karar veren o bir tek anlık zaman dilimi içine sıkışıverir: Tek bir evet, tek bir hayır; bir anlık erken davranma ya da anlık bir geç harekete geçme, bu anı, yüzlerce kuşak da geçse, asla geri getiremez ve bu yitirilen an, bireyin ve ulusların yaşamını ve hatta bütün bir insanlığın yazgısını belirler. 

Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate ve çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı böylesine trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları, yıldızın parladığı anlar diye adlandırırım, çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar. İşte bu kitabımla, değişik zamanlara ve değişik bölgelere ait kimi önemli anları, yıldızın parladığı anları anımsatmaya çalıştım. Yapıtta yer alan tarihsel olayları anlatırken, gerçekleri hiçbir biçimde değiştirmedim, kendi katkılarımla renklendirip zenginleştirmedim. Çünkü tarih, kusursuzluğa ulaştığı böylesine eşsiz anlarda, kendisine yardım için uzanan ellere gereksinim duymaz. O,bir şair, bir dram yazarı işlevini gerçek anlamda yerine getiriyorsa, hiçbir şair onu aşmayı denememeli.’’ 

Zweıg’ın tıpkı önsözde yazdığı gibi, bu süreçte de başka zamanlarda kendi halinde peş peşe ve yan yana gelişen olaylar; her şeyi belirleyen ve her şeye karar veren o bir tek andı. Sayın Öcalan’nın, sorunu çözmek adına doksanlı yıllardan itibaren başlattığı ve yıllarca karşılıksız bırakılan ‘’Muhatap arıyorum’’ çağrısı, yıllar sonra devlet adına, Sayın Bahçeli’nin, ‘’Kurucu Önderlik’’ ifadesiyle resmi muhataplık oluşturdu. 

Güneşi, var olmadığına, karı, beyaz yağmadığına, serçeyi, karga olduğuna inandırmak ve inanmak kadar Hakikat dışılığı barındıran, Kürtleri görmezden gelen, reddeden, yok sayan, göz hizasında olmayan siyaset stratejisinin, kapitalizmin yeni dünya düzeninde ve yeniden format attığı Ortadoğu konjonktüründe, Kürt sorunundaki yüz yıllık kodlarını değiştirerek kurduğu muhataplığı, göz hizasındaki iletişimi, kendini yenilemesi, tarafların ortak kararlılığıyla, çatışmasızlık aşamasına geçilmesi, halklar adına, tarihsel bir fırsat ve yıldızların parladığı bir andır.   

Hal böyleyken gelinen aşamada, Kürtlerin ‘’An’’a yüklediği anlam ile sürece hayır diyenlerin sunduğu argümanların açığa çıkardığı anlamsızlık arasındaki makas, Kürt sorunun ne olduğuna ilişkin anlatının en çarpıcı aynası. Ana dili Kürtçe olan çocukların, yıllardır travmatik bir biçimde Türkçeyi öğrenmesi, Türkçe konuşması ancak yine de anlaşılamaması…  

‘’ Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir’’ derken Rumi, belki tam da böyle bir kifayetsizliğin, tanıklığından bahsetmişti. Kürtler, Türkçe öğrendi lakin biz aynı duyguları öğrendik mi? Öğrenebildik mi görmezden gelmenin, yok saymanın, tine değen şiddetini… Öğrendik mi kendi olamamanın kederini… Anlaşılmamış olmanın yalnızlığını… Hep bir güven testinin ağırlığını… Aynı dili konuşmak dediğimiz şey; sadece dudaklardan dökülen harfler, simgeler mi ya da rızaya dayalı bir gönül bağı mı? Havada patlayan kaba bir frekans mı yoksa sarıp sarmalayan ipeksi titreşimler mi? Bir gül bahçesi mi yapıyor girdiği gönülleri yoksa kırık dökük viraneler mi? Yaralara derman olan şifa mı yoksa derin yaralar açan keskin bir bıçak mı? Öğrenmek isteği ve bir iletişim çabası mı gerçekten, yoksa ders vermeye alışmış kibrin kendisi mi?  

Kürtlerin sürece ilişkin kendilerini ifade etme konusundaki şeffaflık ve samimiyete rağmen, bu tarihsel anın açığa çıkardığı, haklı heyecanın anlaşılmamış olması, aynı dilde değil, kalbin dilinde ortaklaşılamamış olmasından kaynaklı. 

Nitekim demokrasi olmadan barış olur mu, sorusuyla sürece şüpheyle ve itirazla yaklaşanların, barış olmadan demokrasi olur mu sorusuna da aynı tarafsızlıkla cevap aramaları, sahici bir duygudaşlığın gereğidir. İnsanlık tarihinin savaşla geçen kederli zamanlarının herhangi bir döneminde ve savaş yaşayan coğrafyaların herhangi birinde, savaş ve demokrasi yan yana var olabilmiş midir? Savaş iklimlerinde barış filiz verebilir mi? Şüphesiz ki savaş değdiği tüm coğrafyalara kaos, gözyaşı, kayıp, yıkım, acı, yoksulluk ve yoksunluk getirdi. Savaş insanlık için olağan dışı bir durumdur. Her savaş coğrafyası böyle dönemlerde resmi veya fiili olarak, olağanüstü yönetilmiştir. Olağanüstü sistemler her zaman giderek daha da çok otoriterleşmiş artan militarizm beraberinde ırkçılık, sağlamcılık, cinsiyetçilik gibi ayrımcılık türlerini arttırmış, inançlar ve etnik kimlikler arasına kalın duvarlar örerek, toplumsal kutuplaşma ve ayrışmaları çoğaltmıştır. Savaşlarla açığa çıkan ekolojik tahribat ve getirdiği yük ise tüm canlı türlerinin insan türüne, bugün olmasa da bir gün mutlaka, doğanın kendi takvimine yazdığı bir alacak hesabıdır.Dolayısıyla her iki tarafın almış olduğu çatışmasızlık kararı, gelinen negatif barış aşaması, demokrasinin gelişebilmesi adına yakalanmış, jeopolitik ve tarihsel kesişimsellik de göz önüne alındığında, ne birkaç gün, ne birkaç ay, ne birkaç yıl sonra değil tam da şimdi kaçırılmaması gereken bir ‘’An’’ dır. 

Savaşların, istisnasız en ortak paydası acıdır. Ve fakat acı da bir dildir. Aynı acıyı paylaşanlar, aynı dili konuşurlar. Ağıtlar aynı… Gözyaşı aynı… Gidenin bıraktığı boşluk, aynı… Acı, insan-ı kamil için bir simyadır. Gidenin içeride bıraktığı derin boşluk, başka acılara şifa olmaya hazırlanır. Ağır ağır açılır kalbin taç yaprakları. Bir bir içine alır kendi gibi yanan ruhları. Onlar tüm dünyanın acısını içine çekerler. Toplumun kederiyle kederlenir. Toplumun hüznüyle hüzünlenirler. Affederek özgürleşirler. Bilirler ki sebepler suretlerdir… Lakin nefretle kuşatılan acılar, sadece bir kişiliktir. Nefret, egonun en sefil veçhesidir. Nefret, kalbi teslim alan bir istiladır. Orada sadece ‘’Ben‘’ kalır… Nefret, yüreği daraltır. Tek kişilik bir hapisliktir. Yavaş yavaş katılaşır nefret edenler. Yavaş yavaş tüm canlılık yitip gider. Zaten ölmüş gibidir, başkasının kederiyle sevinenler. Acının ortak dilinde buluşanlar ise birliği inşa ederler. 

Acı, nefret, kin, öfke, kaygı, kafa karışıklığı ile yazılmış sayısız yazı, sarf edilmiş sayısız sözün kuşatmasına maruz bırakılıyor zihinler. Ve fakat bir iktidar ideolojisi olarak beslenmeye alıştırıldığımız, verili bilgi, verili duygu, verili şüphelerden, zanlardan, ezberden, önyargılardan özgürleşerek değerlendirdiğimizde kök yasa, metaforik anlatımıyla, dervişin tohum hikayesi misali; 

Derviş yolda üç kişiyle karşılaşır. Üçüne de tohum verir. Birinci kişi tohumu avucunda tutar, bir gün lazım olur diyerek saklar. Diğeri tohumu para kazanmak için satar. Üçüncü kişi ise tohumu toprağa bırakır. Aylar sonra Derviş, tekrar aynı köye gelir. İlk kişi hala tohumu saklamaktadır. İkinci parasını almıştır. Üçüncünün ise küçük bir bahçesi olmuştur. Derviş bahçeyi görür ve der ki; ‘’ Tohumun kaderi toprağa girdiğinde değişir.’’ 

Dervişin hikayesi aslında kadim ve bilimin kesişimselliği. Kuantum fiziğindeki gözlemci etkisi diyor ki, bir gözlemci bilincin devreye girdiği ‘’An’’ dalga fonksiyonunu çökerterek tek bir fiziksel parçacık gibi davranmaya başlar. Yani evren, siz arkanızı döndüğünüzde sadece bir olasılıklar kümesiyken, ona baktığınız ‘’An ‘’sizin beklentinize göre biçim alır.   

Kök yasa, Dervişin avuçlarımızın içine bıraktığı tohum gibi… Tohum yalnızca olduğu şey değil, henüz ortaya çıkmamış ihtimalleri taşıyan, sürekli bir oluş, henüz biçim almamış bir potansiyel. Soru şu; içinde bir yazgıyı barındıran bu tohuma arkamızı dönüp, onu olasılıklar evreninde mi bırakacağız, yoksa tohumu dervişin elinden alıp onu toprakla mı buluşturacağız? 

Şüphesiz tohum da kendini sadece tohum olarak kabul etseydi, içindeki ağacı hayal edemezdi… Bizse büyüdük ve ne kadar az hayal kuruyoruz artık değil mi? Oysa hayal, zanlardan kendini özgürleştirmiş bir gözlemcinin, yüzünü evrendeki yeni ihtimallere dönerek ‘’ An’’ da tezahür ettirdiği, gerçekliğin ta kendisi… 

Bu yazıyı paylaş

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.