Barışın Tarafında, İktidarın Karşısında
Eğer barış yalnızca devletin güvenlik sorununu çözmesinin adı olacaksa, mevcut rejimin başka araçlarla devamından söz ediyor olacağız. Ama silahlı çatışmanın sona ermesi, uzun süredir güvenlik siyaseti tarafından bastırılan toplumsal çelişkileri açık siyasal mücadelenin konusu hâline getirirse başka bir olasılık ortaya çıkar.
Türkiye’de Kürt sorununda açılan yeni evre, sol açısından alışıldık konumlanmaları zorlayan bir eşik yaratıyor. Bir yanda kırk yılı aşkın silahlı çatışmanın sona erme ihtimali, diğer yanda bu süreci yöneten Erdoğan-Bahçeli iktidarının otoriter karakteri var. Kürt hareketi silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye yönelirken devlet, aynı anda hem bu geçişi kendi stratejik ihtiyaçlarına göre yönetmeye hem de mevcut rejimin sınırlarını korumaya çalışıyor.
Bu nedenle mesele yalnızca iktidarın niyetlerini teşhir etmekten ibaret değil. Elbette sürecin rejimin geleceği, bölgesel dengeler, Suriye ve anayasal yeniden yapılanma arayışlarıyla ilişkisi var. Ancak sosyalist siyasetin ölçüsü iktidarın hangi hesabı yaptığı olamaz. Aksi durumda siyaset, iktidarın hamlelerine göre pozisyon alan bir tepki mekanizmasına dönüşür.
Daha temel soru şudur: ortaya çıkan yeni durum siyasal mücadele alanını genişletiyor mu, daraltıyor mu? Devletin onlarca yıldır güvenlik politikası içinde tuttuğu bir mesele daha açık bir siyasal çatışma ve müzakere alanına taşınabiliyor mu? Milliyetçilik ve militarizm tarafından bastırılmış toplumsal antagonizmalar yeniden görünür hâle geliyor mu?
Kürt sorunundaki yeni sürecin anlamı bu düzlemde aranmalıdır.
İktidarın hesabı ile tarihsel sonuç aynı şey değildir
Erdoğan-Bahçeli iktidarının Kürt sorununda demokratik bir dönüşüm arzusuyla hareket ettiğini düşünmek için herhangi bir neden yok. Fakat siyasal tarihte egemenlerin niyetleri ile ortaya çıkan toplumsal sonuçlar hiçbir zaman birebir çakışmaz.
Hakların ve özgürlüklerin genişlemesi çoğu zaman iktidarların demokratikleşmesinden değil, onları belirli tavizlere zorlayan güç ilişkilerinden doğar. Egemenlerin kendi düzenlerini tahkim etmek için attıkları adımlar bile yeni mücadele alanları yaratabilir. Dolayısıyla sosyalist siyasetin görevi yalnızca iktidarın gizli veya açık hesabını teşhir etmek değil, bu hesabın açtığı çatlakların hangi yönde kullanılabileceğini de değerlendirmektir.
Mevcut çerçeve yasa bu açıdan son derece sınırlıdır. Kürt sorununun tarihsel ve siyasal nedenlerine kapsamlı bir yanıt üretmez; esas olarak silahlı çatışmanın sona ermesinin doğuracağı hukuki durumu yönetmeye yönelir. Fakat tam da bu nedenle yeni bir çelişki yaratır: devlet meseleyi silahsızlanmayla kapatmak isterken, silahlı çatışmanın sona ermesi sorunun siyasal içeriğini daha görünür hâle getirebilir.
Asıl mücadele bu ayrım üzerinde şekillenecektir.
2010’un tekrarı mı?
Bugünkü tartışmada 2010 anayasa referandumuna yapılan göndermeler anlaşılır. O dönemde de sınırlı demokratik düzenlemeler, iktidarın daha kapsamlı rejim projesiyle iç içe geçirilmişti. Bu nedenle bugün de benzer bir kuşku ortaya çıkıyor: otoriter bir iktidarın yönettiği bir süreçte belirli bir ilerlemeyi desteklemek, iktidarın bütün siyasal projesine meşruiyet kazandırır mı?
Bu risk göz ardı edilemez. Ancak bugünkü süreci 2010’un basit bir tekrarı olarak görmek de yanıltıcıdır.
Çünkü burada yalnızca iktidarın hazırladığı bir hukuki paket yok. Kürt hareketinin yaklaşık kırk yıllık silahlı mücadeleden çıkma yönündeki stratejik tercihi de sürecin belirleyici unsurlarından biri. Dolayısıyla sosyalistlerin önündeki mesele, yalnızca devletin önerdiği bir düzenlemeye “evet” ya da “hayır” demek değildir. Aynı zamanda ezilen bir halkın tarihsel hareketinin kendi mücadele biçimini değiştirme kararına nasıl yaklaşılacağı sorusudur.
Bu, Kürt hareketinin bütün kararlarının eleştiriden muaf tutulması gerektiği anlamına gelmez. Kendi kaderini tayin hakkını savunmak, siyasal temsilcilerin her tercihine katılmayı gerektirmez. Ancak eleştirinin de gerçek bir siyasal alternatife dayanması gerekir.
Silahlı mücadelenin sona ermesine itiraz edildiğinde, bunun yerine ne önerildiği açık olmalıdır. Çatışmanın devamı mı? Devlet daha demokratik bir noktaya gelene kadar askeri statükonun korunması mı? Daha elverişli bir tarihsel konjonktürün beklenmesi mi? Devrimci siyasetin görevi yalnızca mevcut seçeneğin sınırlarını göstermek değil, ondan daha ileri bir imkân ortaya koyabilmektir.
Savaşın sınıfsal rejimi
Kürt sorununu sınıf siyasetinin dışında düşünmek nasıl yanlışsa, silahlı çatışmanın sona ermesini sınıf mücadelesinden bir geri çekilme olarak görmek de aynı ölçüde sorunludur. Çünkü savaş, Türkiye’de yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki askeri karşılaşmayı üretmedi. Aynı zamanda siyasal rejimin kuruluş biçimlerinden biri oldu. Güvenlik aygıtının genişlemesi, olağanüstü yönetim tekniklerinin normalleşmesi, militarizmin toplumsal meşruiyet kazanması ve kamusal kaynakların giderek daha büyük bölümünün güvenlik alanına aktarılması bu rejimin parçalarıydı. Milliyetçilik ise emekçi sınıflar içindeki ortak çıkarların önüne sürekli olarak ulusal ayrımları yerleştiren güçlü bir ideolojik mekanizma olarak işledi. Bu nedenle savaşın sona ermesi sınıf siyasetinden uzaklaşmak değil, sınıf mücadelesinin gerçekleştiği zeminin değişmesi anlamına gelebilir.
Silahlı çatışmanın gölgesinin çekilmesi, şimdiye kadar “güvenlik” başlığı altında bastırılan toplumsal ve siyasal çelişkileri daha çıplak hâle getirebilir. Devlet açısından risk de zaten burada yatıyor.
Müzakere ve mücadele
Bir müzakerenin gücü masada değil, masanın dışındaki toplumsal kapasitede oluşur. Bu nedenle mevcut sürecin eleştirisi müzakerenin kendisine değil, müzakerenin toplumsal mücadeleden koparılmasına yönelmelidir.
Barış adına muhalefetin geri çekilmesi, iktidara yönelik eleştirinin yumuşatılması veya demokratik mücadelelerin ertelenmesi süreci güçlendirmez; aksine onun içeriğini daraltır. Çünkü toplumsal basınç zayıfladıkça devletin süreci salt silahsızlanmaya indirgeme imkânı artar.
Müzakere ile mücadele birbirinin karşıtı değildir. Sorun, mücadelenin müzakereye indirgenmesi veya müzakerenin siyasal faaliyetin yerine geçirilmesidir. Barışın demokratik bir içeriğe kavuşması, ancak toplumsal mücadelenin sürmesiyle mümkündür. Devletin barışı kendi rejiminin istikrarına bağlama girişimine karşı verilecek yanıt, barış fikrine mesafe almak değil, onun siyasal ufkunu genişletmektir.
Referandum ve çoğunlukçuluğun sınırı
Bu noktada referandum önerisi ayrı bir önem kazanıyor.
Kürt sorununun çözümüne ilişkin düzenlemelerin halkoyuna sunulması ilk bakışta radikal demokratik bir öneri gibi görülebilir. Kararın siyasal elitlerin elinden alınıp doğrudan topluma verilmesi, teorik olarak geniş katılımın yolu olarak sunulabilir.
Fakat burada demokrasi ile çoğunluk iradesini özdeşleştiren tehlikeli bir varsayım vardır: Demokrasi yalnızca çoğunluğun karar verebilmesi değildir. Aynı zamanda çoğunluğun karar veremeyeceği alanların tanınmasıdır. Temel hakların anlamı tam da buradadır.
Bir halkın kendi dilini kamusal alanda kullanabilmesi, siyasal temsile sahip olması veya seçilmiş iradesinin merkezi idare tarafından keyfi biçimde bertaraf edilememesi, çoğunluğun rızasına bağlanabilecek meseleler değildir. Aksi durumda eşit yurttaşlık bir hak olmaktan çıkar, çoğunluğun azınlığa tanıdığı koşullu bir imtiyaza dönüşür.
Türkiye gibi Kürt sorununun onlarca yıl boyunca güvenlik, bölünme ve tehdit söylemleri içinde kurulduğu bir ülkede bu mesele daha da önemlidir. Böyle bir tarihsel zeminde yapılacak referandum, soyut ve nötr bireylerin özgür iradelerinin toplamı olmayacaktır. Devletin uzun yıllar boyunca ürettiği ideolojik çerçevenin sandık aracılığıyla yeniden dolaşıma girmesi ihtimali son derece yüksektir.
Bu nedenle barışın toplumsallaştırılması ile barışın referanduma sunulması arasında temel bir fark vardır: Barışın toplumsallaştırılması, toplumun pasif bir onay makamı hâline getirilmesi değil, siyasal özne hâline gelmesi demektir. Geçmişle yüzleşmenin, çatışmanın toplumsal sonuçlarının tartışılmasının ve birlikte yaşamın hangi ilkeler üzerinde kurulacağının geniş bir toplumsal müzakereye açılması gerekir. Bu, tek seferlik bir evet-hayır oylamasından çok daha derin bir demokratik süreçtir.
Referandum siyasal sorumluluğu da görünmez kılabilir. Devlet ve parlamento temel hakları güvence altına almakla yükümlüyken, bu sorumluluğu “halk karar versin” formülüyle seçmene devretmek demokratik görünüm altında siyasal sorumluluktan kaçış anlamına gelebilir.
Referandumun başka bir riski daha var
Asıl dikkat edilmesi gereken ihtimal, Kürt sorununa ilişkin sınırlı demokratik açılımların iktidarın daha geniş anayasal projesiyle aynı pakete bağlanmasıdır. Böyle bir durumda sahte bir ikilik yaratılabilir: ya Kürtlerin taleplerini içeren paketi desteklemek ya da iktidarın anayasal projesine karşı çıkmak. Bağımsız sosyalist siyasetin yapması gereken, bu ikiliği reddetmektir.
Demokratik hakların genişletilmesini savunmak ile otoriter bir anayasal yeniden yapılanmaya karşı çıkmak arasında hiçbir zorunlu çelişki yoktur. Tam tersine, hakların bir iktidar pazarlığının nesnesine dönüştürülmesine karşı çıkmak gerekir. Temel haklar başka siyasal tavizlerin karşılığında verilecek maddeler değildir.
Taviz, yenilgi ve yeni mücadele alanları
Siyasal mücadeleler geri çekilmeler, uzlaşmalar ve taktik değişiklikler içerir. Bu nedenle PKK’nin silahlı mücadeleden çıkmasını yalnızca “geri adım” kategorisine yerleştirmek analitik olarak yetersizdir. Bir geri çekilmenin anlamı, yalnızca terk edilen araçla değil, sonrasında oluşan siyasal kapasiteyle ölçülür.
Silahlı çatışmanın sona ermesi devletin Kürt sorununu güvenlik meselesi olarak kapatmasına yarıyorsa ortaya çıkan sonuç bir tür restorasyon olabilir. Fakat aynı gelişme, sorunun siyasal karakterinin daha açık biçimde tartışılmasına, Kürt hareketinin kitlesel siyasal örgütlenmesine ve Türkiye’deki toplumsal muhalefetin güvenlik rejiminin baskısından kısmen kurtulmasına yol açarsa farklı bir süreç başlar.
Bu yüzden bugünkü eşik ne bir zafer ilanına ne de yenilgi teşhisine elverişli. Asıl soru, silahların ardından hangi siyasetin kurulacağıdır.
İktidar karşıtlığının ötesi
Sol açısından en önemli mesele burada düğümleniyor: İktidara karşı olmak elbette zorunludur. Fakat iktidar karşıtlığı kendi başına bir strateji değildir. İktidarın söylediğinin tersini söylemek, onun yaptığı her hamleye karşı pozisyon almak bağımsız siyaset üretmez. Çünkü bu durumda siyasal gündemi hâlâ iktidar belirler. Bağımsız siyaset, iktidarın kurduğu seçenekler arasından tercih yapmak yerine o seçenekleri aşabilme kapasitesidir.
Devlet süreci silahsızlanmayla sınırlamak istiyorsa mesele siyasal eşitlik düzlemine taşınmalıdır.
Devlet Kürt sorununu bir güvenlik dosyası olarak kapatmak istiyorsa onun tarihsel ve siyasal karakteri yeniden görünür kılınmalıdır.
Devlet barışı rejimin istikrarına bağlamak istiyorsa barışın toplumsal mücadeleleri genişleten bir moment hâline gelmesi için mücadele edilmelidir.
Buradaki devrimci tutum, sürecin karşı kutbuna yerleşmek değil, onun sınırlarını aşmaktır.
Silahlardan sonra siyaset
Bugünkü sürecin temel çelişkisi değişmiş değil: Türkiye silahlı çatışmayı sona erdirmeye çalışırken, çatışmayı üreten siyasal yapının büyük bölümünü korumaya çalışıyor. Bu nedenle barışın gerçek içeriği silahların susmasıyla değil, sonrasında ortaya çıkacak siyasal düzenle belirlenecek. Devlet açısından silahsızlanma sürecin sonu olabilir. Kürt hareketi açısından ise tam tersine, siyasal sorunun artık daha doğrudan tartışılabileceği bir başlangıç noktası hâline gelebilir. Bu iki yaklaşım arasındaki mesafe önümüzdeki dönemin temel çatışma eksenlerinden birini oluşturacaktır.
Solun görevi bu çatışmanın dışına çekilmek değildir. Aynı şekilde, süreci yöneten aktörlerden herhangi birinin siyasal sınırlarını kendi sınırları hâline getirmek de değildir. Barışın tarafında olmak ile iktidarın karşısında olmak arasında zorunlu bir çelişki yoktur. Asıl mesele, barışın hangi toplumsal içeriğe kavuşacağıdır.
Eğer barış yalnızca devletin güvenlik sorununu çözmesinin adı olacaksa, mevcut rejimin başka araçlarla devamından söz ediyor olacağız. Ama silahlı çatışmanın sona ermesi, uzun süredir güvenlik siyaseti tarafından bastırılan toplumsal çelişkileri açık siyasal mücadelenin konusu hâline getirirse başka bir olasılık ortaya çıkar.
Devrimci siyasetin sınandığı yer de tam burasıdır: İktidarın çizdiği siyasal ufkun ötesine geçebilmek.
***
*Kapak Fotoğrafı: Mehmet Onur Yılmaz
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.