Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz
Cemal Süreya
Biyolojik Cinsiyetiniz ve Genel Ahlakınız Batsın: #HepimizHedefteyiz
12 Eylül günlerinde ellerinde makaslarla saçımızı kesmek için bekleyenler, şimdi de hayatımızın her alanına, her anına karışacak. Şakası yok, LGBTİ+ derneklerinin yaptığı ortak açıklamada belirtildiği gibi, #HepimizHedefteyiz. Ancak bu torba yasayı durdurmak mümkün. Gökkuşağının bütün renkleriyle çeşitliliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamak isteyenlerin sayısı az değil, yeter ki bir araya gelip ses çıkartalım. Şunu unutmamak lazım: Sessiz kalırsam başıma bir şey gelmez diye düşünmeyelim; unutmayalım ki, başımıza ne geliyorsa, aslında sessiz kaldığımız için geliyor.
Herhalde 1982 yılıydı. Lise yıllarındaydım. 12 Eylül’ün ağır baskısı hayatın her alanında hissediliyordu. Okullar yarı açık cezaevi gibi bir şeydi. Öğrencilerden neredeyse asker gibi davranmaları bekleniyordu, beden eğitimi derslerinde askeri düzen yürüyüş talimleri yapılıyordu, yeni konulan ve subayların verdiği Milli Güvenlik dersleri de eklenince okullar kışlaya dönmüştü. Sabahları bazı öğretmenler kapıda bekler, erkek öğrencilerin saçı (onlara göre) uzun olanlarını cart diye keser, kız öğrencilerin de (maazallah!) makyaj yapıp yapmadıklarını, giyim kuşamlarının ve elbette saçlarının nizami olup olmadığını kontrol ederlerdi. Darbeciler (kafalarına göre) bir toplumsal cinsiyet normu belirlemişlerdi ve bu norma uygun davranmayanlar cezalandırılıyordu. Amaç elbette toplumu her alanda zapturapt altına almaktı.
Ama toplumsal cinsiyet normları sadece darbeciler tarafından belirlenenlerden ibaret değildi. Hatta bunlar okullar için geçerliydi. Dışarıda toplumsal cinsiyet normları büyük çeşitlilik gösteriyordu; bölgeden bölgeye, şehirden şehre, mahalleden mahalleye, hatta köyden köye bile farklılık yaşanabiliyordu. Misal, Ankara’nın Ayrancı semtinde – yetişkinlerin değil ama – atanmış cinsiyetleri erkek olan çocukların kısa pantolon giymesine pek karışılmazdı. Saçların uzatılmasına da pek sıcak bakılmazdı. Küpe falan takmak söz konusu bile olamazdı; küpe takanlar “ibnelikle” damgalanırdı.
Ama işte bu normlar bölgeden bölgeye büyük farklılıklar gösterebiliyordu. Söz konusu yılda Bursa’nın galiba Kumla beldesine yakın bir yerde bir arkadaşımın ailesinin yazlığı vardı. Birlikte orada tatil yapıyorduk. Burası bir siteydi ve en yakın yerleşim olarak da bir köy vardı. Bir gün arkadaşımla köydeki bakkala gitmeye karar vermiştik. Deniz kıyısıydı ya, elbette kısa pantolon giyiyorduk, bundan doğal bir şey olamazdı – bize göre. Ama başkalarına göre böyle değildi. Köye doğru yürürken bir köylü bizi durdurdu. Nereye gittiğimizi sordu. Bakkala gittiğimizi söyledik ama adam “Böyle gitmeyin” dedi, “bakkal (adını hatırlayamadığım) Bilmemne Abi sizi döver” dedi. Biz 15-16 yaşlarında iki delikanlıydık. Gururumuza dokundu, asıl biz onu döveriz falan gibi şeyler aklımızdan geçirdiysek de, risk almamaya karar vererek tıpış tıpış geri döndük, uzun pantolonlarımızı giyip yörenin toplumsal cinsiyet normlarına uygun bir şekilde köye gittik, bakkaldan alışverişimizi kaza bela çıkmadan yaptık.
O günden bu yana köprünün altından çok sular aktı. Toplumsal cinsiyet normları hem kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak hem de kadın hareketinin mücadelesiyle çok değişti. Erkeklerden beklenilen davranışlar çok farklılaştı; pembe renk giymek, küpe takmak, ne bileyim, dövme yaptırmak normalleşti, muhafazakar mahallelerde bile kimse bunlara aldırış etmez oldu. Artık o köydeki bakkal Bilmemne Abi de, büyük ihtimalle gelecek müşterileri kısa pantolonla karşılıyordur. Tabii ki aynı durum kadınlar için de geçerli; eskiden bir kadının içkili bir lokantanın önünden geçmesi bile “orospulukla” damgalanmasına yeterliyken, şimdi büyük şehirlerde, yazlık yörelerde bunda kimse tuhaf bir şey görmüyor. Bunun gibi sayısız örnek verilebilir.
Bunun gibi sayısız örnekler verilebilir, değişen toplumsal cinsiyet normları hakkında makaleler yazılabilir, ancak geçtiğimiz günlerde sızan ve LGBTİ+’ların temel hak ve özgürlüklerine büyük bir saldırı anlamına gelen “torba yasa”, sanki 12 Eylül günlerine geri dönmüşçesine, toplumu yeniden zapturapt almak için toplumsal cinsiyet normları sopasını sallıyor. Torba yasada özetle LGBTİ+ varlığı kriminalize ediliyor, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlerle ilgili kelime ve kısaltmaları kullanmak suç haline getiriliyor, cinsiyet uyum süreçlerini sürdürmek neredeyse imkânsızlaştırılıyor, bunların yanı sıra, TCK Md. 225’e eklenen fıkra ile absürtlüğün zirvesine çıkılıyor: “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete aykırı tutum ve davranış ne ola ki? Mesela erkeklerin kulak ve vücut küpeleri takması “erkekliğe” yakışır mı, yakışmaz mı? Mesela bir cis hetero erkek olarak ben gidip saçımın yarısını pembeye yarısını da lilaya boyatıp, üzerime askılı bir tişört giysem ne olacak? Erkekler böyle davranmaz ve giyinmez mi denecek? İyi ama hangi erkekler? Bu kararı kim veriyor? Genel ahlaka aykırı mı denecek? Genel ahlak nedir? Nerede başlayıp nerede biter? Büyüklerin karşısında bacak bacak üzerine atmak genel ahlaka girer mi, girmez mi?
Bu eklenen fıkra “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla daha etkin mücadele” ile gerekçelendirilmiş. Tek tipleştirme ile ne denmek istediğini anlayamadım; erkek ve kadın arasındaki farklılıkların kaldırılarak herkesin tek tip “cinsiyetsiz” insan olmasını kast ediyor olmalı. Bu saçmalığın ardında yatan ise toplumsal cinsiyet normlarının eskiden olduğu kadar keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaması, yani kadına ve erkeğe biçilen geleneksel rollerin yavaş yavaş çöpe gidiyor olması.
Malûm, toplumsal cinsiyet normlarına uygun olarak kurulan heteronormatif patriyarkal aileye göre erkek evin efendisidir, çalışıp eve para getirir, kadının görevi ev işlerini yapmak, erkeğin hizmetini görmek, çocukları yetiştirmektir. Ama kadının sosyal ve ekonomik hayatta giderek daha fazla yer alması, kendisini iyi kötü geçindirebilecek parayı kazanması, geleneksel aile denilen eşitsiz tahakküm ilişkisini sarsmaya başladı. Artık kadınlar hem işte hem evde çalışıp çifte sömürüye tabi tutulmayı hem de erkeğin hizmetçisi statüsünde bulunmayı istemiyor. Bütün dünyada evlenme oranları düşerken, boşanma oranları çığ gibi artıyor, çocuk sayısı azalıyor.
Bu durum egemenler için kabul edilebilir değil, çünkü geleneksel aile toplumdaki eşitsizliğin, sömürünün, baskının yeniden üretildiği en önemli odak. Toplumsal cinsiyet normlarının değişmesiyle, yani erkeğin ezen, kadının ezilen olmaktan çıkmaya başlamasıyla birlikte bu yeniden üretim süreci tehlikeye düşürdüğü için, egemenler geleneksel normları yeniden topluma dayatmaya çalışıyorlar: Erkek erkektir, kadın kadındır, başka da cinsiyet falan yoktur ve bunların yapıp edecekleri de bellidir. Bu yapıp edecekleri de biz belirleriz, çizdiğimiz sınırların dışına çıkanları bir yıldan üç yıla kadar hapis bekliyor, ona göre!..
12 Eylül günlerinde ellerinde makaslarla saçımızı kesmek için bekleyenler, şimdi de hayatımızın her alanına, her anına karışacak. Şakası yok, LGBTİ+ derneklerinin yaptığı ortak açıklamada[1] belirtildiği gibi, #HepimizHedefteyiz. Ancak bu torba yasayı durdurmak mümkün. Gökkuşağının bütün renkleriyle çeşitliliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşamak isteyenlerin sayısı az değil, yeter ki bir araya gelip ses çıkartalım. Şunu unutmamak lazım: Sessiz kalırsam başıma bir şey gelmez diye düşünmeyelim; unutmayalım ki, başımıza ne geliyorsa, aslında sessiz kaldığımız için geliyor.
Yorumlar (0)