Demokrasi, katılım, katılımcı demokrasi üzerine düşünmek

Demokrasi, katılım, katılımcı demokrasi üzerine düşünmek

Hadi ülke olmadı diyelim, kent düzeyinde, küçük topluluklar düzeyinde işleyebilecek/ sürdürülebilir bir şey olsaydı, kent insanının icat ettiği ve milattan epey önceki yüzyıllar boyunca uyguladıkları demokrasiden buraya mı gelirdik?

Bunca yoksulluk varken, bunca savaş, bunca şiddet, bunca ölüm, bunca acımasızlık ve açlık, bunca hırsızlık ve yağma, bunca ayrımcılık ve eşitsizlik… Bunca avcılık ve hayvanlara-bitkilere, derelere-dağlara ve toprağa-tohuma ihanet ve düşmanlık varken, “sen nasıl oluyor da hala demokrasi gibi bir lüks, ya da olmayacak bir şey üzerine yazıyorsun” diyebilirsiniz. Ya da, olmasıyla olmamasının hiçbir farkı olmayacak, düzgün işler gibi görünse de, bozulacak ve dejenere olacak demokrasi, neden önemli olsun? Demokrasi karın doyurur mu? Demokrasi kötülükleri önleyebilir mi? Demokrasinin anavatanları olan İngiltere’de, Fransa’da ve ABD’de gördüklerimiz, bir farstan ya da acıklı güldürüden öte bir şey mi?

Hadi ülke olmadı diyelim, kent düzeyinde, küçük topluluklar düzeyinde işleyebilecek/ sürdürülebilir bir şey olsaydı, kent insanının icat ettiği ve milattan epey önceki yüzyıllar boyunca uyguladıkları demokrasiden buraya mı gelirdik?

Eğer bu sorun üzerine düşünmekteyseniz, her birinin yanıtı ya da tartışılabilir düzeyde farklı bir açıklaması var elbette. Ama böyle bir tartışmaya girmeden, bu defa da soruları tersinden soralım: Eğer gerçekten bir demokrasi olsaydı, AKP çeyrek yüzyıldır iktidarda olabilir miydi, Amerika’da “kayıkçı dövüşü” biçiminde devam eden seçim yarışı böyle mi olurdu? Hitler, Netanyahu, seçimleri kazanıp iktidara gelebilir miydi, ya da Putin sonsuza kadar despotluğunu ilan edip, komşularına saldırabilir miydi? Hatta Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nde turuncu liste kazanabilir miydi?

Bu tür sorular nasıl yanıt verilebilir? Sanırım verebileceğimiz tek yanıt, “eğer o ülkelerin halkları, bu tür oluşumlara izin veriyorlarsa olur, eğer izin vermezlerse olmaz” olacaktır. Peki, izin vermeyecek ya da verdiği izinlerin nasıl kullanıldığını izleyecek bir halk olabilir mi, olacaksa bunu nasıl, hangi ortamda yapabilir?

Bu ortamın, bu politik iklimin ya da ideolojik atmosferin adı da demokrasi olacaktır. Ancak bu defa da “nasıl bir demokrasi?” sorusunu yanıtlamamız gerekecek.

Demokrasinin içinde demos’un yerini, milattan 8-7-6 yüzyıl önce bu topraklardaki kentleri yönetirken, kendi koşullarına göre deneyimlemiş olan Anadolulu kardeşlerimiz veya aynı yurdu/ coğrafyayı paylaşmış olduğumuz anlamda yurttaşlarımızdan başlayarak, incelemek için gecikmiş olabiliriz. Ama yine de çok geç değil. Başka koşullar, başka konjonktür ve başka bir değerler sistemi içinden bugüne, katılımcı demokrasiyi, ya da despotik ülke/ kent yönetimlerini gözden geçirmek/ karşılaştırmak, kuşkusuz önümüze, çok kapsamlı ve aynı derecede çok ilginç pencereler açacaktır. Ancak bunu, çalışma programımızın bir köşesine yazmakla yetinmek durumundayız.

Şimdilik, sadece belediye seçimleri kadarını düşünmekle yetinebiliriz. Kentlerin hemşerileri olarak adaylardan daha da çok adayların bağlı olduğu siyasi örgütlerden, programlardan neler bekleyebiliriz/ neler beklemeliyiz? Bir hemşeri olarak bu programların oluşumuna katkıda bulanabilseydik, bu programlara nelerin girmesini isterdik?

Dahası, seçimi kazanan herhangi bir belediye yönetiminin yaptıklarını ve yapmadıklarını nasıl izleyeceğiz/ değerlendireceğiz? Kendimizi şimdiden kaynakları nasıl kullandığı veya kullanmasının kamusal yarar sağlanması açısından daha doğru olabileceği üzerine bir tartışmaya hazırlamalıyız. Bizden başlayacak tek yönlü bir “katılım” anlayışını benimsemek ve belediyeleri çeşitli türlerde katılımımıza zorlamak, belki hiçbir pozitif kazanım sağlamaz; ama yine de kazanabileceğimiz şeyler var.

Neden demokrasi, nasıl bir demokrasi?

Katılımcı demokrasi için yazmaya çalıştığım bu deneme, kuramı gelişmekte olan bir alanda ilerlemeyi gerektiriyor. Türkiye’de de, henüz katılımcı demokrasi üzerine pek fazla kuramsal yol kat edebilmiş değiliz. Üstelik katılımcılık örnekleri sayılabilecek küçük-büyük denemeler/ ad-hock girişimler ve tekil örnekler, (Gezi deneyimini bir yana bırakacak olursak) pek fazla incelenip-tartışılmış, değerlendirilmiş bir aşamada değil.

Demokrasi kavramı, mutlak bir yöneticinin keyfine göre bir düzenlemeyle konulan sandıklara indirgenmiş ve ülkede de bundan pek fazla yakınılmayan bir durum varsa, demokrasi kavramını inceletmek-geliştirmek, katılımcı bir demokrasi talebini yükseltmek için iyi bir dönemde olmadığımız söylenebilir. Ancak tam da bu nedenle, sanırım demokrasiyi ve katılımcı demokrasiyi daha çok düşünmek ve tartışmak, politik taleplerimizi yeniden kurmak ve içinde bulunduğumuz her toplulukta be kolektifte, gelişmiş (ve eğer mümkünse katılımcı) demokratik kuralları/ işleyiş mekanizmalarını bulmak ve uygulamak durumundayız.

Burada “bunu biz mi (demos olarak “biz”) yapacağız ve hemen mi yapacağız?” biçiminde bir soru söz konusu olabilir. Eğer demos’un kendisi yani halk veya toplumu oluşturan herkes veya herhangi bir tür örgüt içinde çalışmaya/ üretmeye/ tartışmayı geliştirmeye çalışan herkes olarak, yani demos’un parçaları veya bütünü olarak “biz” yapmazsak, kim yapacak? Bu tür bir gelişmeyi/ ilerlemeyi veya devrimi, devletten veya devletin bürokrasisinden, mevcut kurumsal yapılardan veya anayasacı-hukukçu bir girişimden bekleyemeyiz.

Yaşadığımız ülkedeki son iki/ iki buçuk yüzyıllık tarih, zaten demokrasi için (başlangıçta “hürriyet”) yapılan bütün girişimlerin hangi toplumsal-politik aktörler tarafından hangi koşullarda, hangi taleplerle veya nasıl bir programla gerçekleştirildiğini gösteriyor zaten. (Bu konuda “Bilmez Hoca’nın” Artı Gerçek’teki Tarih Tersleri çok ilginç analizler sunuyor)

Demos’un kendisi, eğer demokrasiyi talep etmez ve nasıl bir demokrasi istediğini de güçlü bir politik irade olarak ortaya koymazsa, temsilcilerini gönderdiği meclis de, katılımcı bir demokrasi tartışmasını ve düzenlemelerini hiçbir zaman yapmaz. Dolayısıyla, sorunun başlangıç noktasında, demos’un daha çok demokrasiyi/ katlımı güçlü bir biçimde talep etmesinin bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bütün toplum elbette aynı anayasayı ve aynı demokrasiyi istemeyecektir. Ancak asıl önemli olan toplumun kendi arasında, çeşitli katmanlarda ve çeşitli boyutlarda demokrasi kavramı üzerinde konuşuyor/ tartışıyor ve taleplerde bulunuyor olmasıdır. Bu nedenle bizim de içinde bulunduğumuz aşama ne kadar karanlık ve umutsuz olsa da (ya da öyle gözükse de), tam da bu nedenle demokrasiyi daha çok tartışmak ve daha ileri bir demokrasi talebini yoğunlaştırmamız gerekiyor. Ülkenin bütününde, bütün belediyelerinde ve sivil toplum örgütlerinde, hatta resmi örgütlerinde, nasıl bir katlım talep ettiğimizi, işleyebilecek mekanizmaları nasıl tanımlayabileceğimizi, bunun hukukunu nasıl geliştireceğimizi ve bir demokrasi kültürünü, nasıl kendi patriarkal, despotik ve sinik ögeleri güçlü olan kültürümüzün potasına katabileceğimizi konuşmalıyız.

Eğer bu tartışmayı, belki de en uygun ölçeği olan kentler/ belediyeler için, “şaibeli-şaibesiz” bir seçimin eşiğindeyken yapmazsak, ne zaman yapacağız? Yukarıda belirtildiği gibi, bu deneme, tam doğru ve net önermelerden/ önerilerden oluşmaktan çok, bu konular üzerindeki tartışmayı kurmak ve genişletmek çabası/ arayışı olarak değerlendirmek, daha doğru olacaktır.

İleri sürülen düşüncelerin/ önermelerin bazıları yanlış veya tamamlanmaya/ olgunlaştırmaya muhtaç durumda olabilir. Bununla birlikte, pek çoğumuz, kağıt üstünde de olsa “katılımcılığı/ katılımcı belediyeyi” reddetmeyen/ geliştirmek istediğini belirten, hatta programına yazan belediyelerin yönettiği alanlarda yaşıyor olacağız. Aşağıdan doğru, yani demos’un kendi arasındaki tartışmadan ve iradeden doğru, taleplerin iletilmesi ve bu iletinin güçlü bir politik belirleyicilik olarak sunulması gerekiyor.

Katılımcı belediyeciliğin, tek yönlü (yukarıdan/ belediye kurumundan doğru) tanımlanmasını bekleyemeyiz ve kabul edemeyiz. Yukarıdan aşağı doğru tanımlanmış ve (kent konseyleri gibi) “katılımcı bir yapı” olarak etiketleniş bazı kurumsallaşmaları da, eğer sadece bir uyutma/ oyalanma ve örtük pasifleştirme araçlarıysa, kabul edemeyiz. Eğer demos, katlım konusunu, kendi içinde yapacağı tartışmalar ve uygulamalarla olgunlaştırmaz ve kuramsallaştırma denemeleri yapmazsa, geriye kalan yukarıdan sunulan seçeneği kabul etmek ve benimsemek durumunda kalacaktır.

Bunu yapamayız. Bugüne kadar yapılan bu olduğu halde, bunun böylece devam etmesini kabul edemeyiz.

Demokrasi türlerinin sınıflamasını çok kaba bir biçimde ele alabilirsek, birinin alternatifi ya da tamamlayıcısı olarak düşünülebilecek, iki geniş kategoriden bahsedebiliriz: temsili demokrasi ve katılımcı demokrasi. Bu türlerin temel özelliklerini de şöyle belirleyebiliriz:

  • Belirli bir süre için karar verme yetkilerini devrettiği bir temsilci eliyle, toplumun (ve dünyanın diğer toplumlarını, doğasının, ikliminin vb.) durumunu ve geleceğini tartışan, bu konuda uzmanlaşmış bir grup temsilci ve onun kararlarını uygulayan (yine oldukça uzmanlaşmış, biraz katı ve piramidal) kurumsal yapılar/ bürokrasi ve halk… Ya da,
  • Karar verme yetkilerini devretmemiş ya da belirli bir rasyonellik anlayışının gerektirdiği kadarını temsilcilere/ görevlendirdiklerine bırakmış (ama büyük bir olasılıkla temsilcilerin de aldığı kararları ve uygulamalıları izlemekte olan) aktif ve dinamik, özgüveni yüksek, kendisini sürekli eğitmekte/ sınamakta olan, belki bazı bürokratik yapıları ve hiyerarşisi olmakla birlikte, ağ biçiminde çok esnek biçimde örgütlemiş bir halk.

Her iki büyük ve kaba kategorinin de kendine göre avantajları/ yararları ve sakıncaları dezavantajları da kısaca gözden geçirilebilir belki:

Temsili demokrasi

Temsili demokrasi, kurumları, kuralları, işleyiş biçimiyle, en çok son iki yüzyılda gelişmiş ve olgunlaşmış, sıkı bir biçimde uzmanlaşmış, özellikle politikacıların oyun kuralları üzerine çok sayıda kuram geliştirilmiş, belirli bir saygınlık kazanmış, toplumsal karar alma ve uygulama mekanizması olarak tanımlanabilir.

Sistemin asıl dinamizmini kazandığı dönem, seçim dönemi ve politika aktörlerinin kendi programlarını açıkladığı, propagandasını yaptığı, halkın ya da demos’un kendisini dorukta hissettiği dönemdir. Sonra gerilim azalır demos’un her bireyi kendi işine döner ve karar almayı/ tartışmayı, kendi gedeceğinin nasıl biçimleneceği konularını pek izlemez veya unutur, ya da iyice pasifleşip, tam bir kayıtsızlık içinde demokratik süreçlerin işleyişine yabancılaşır. Demos’un çıkarcı kesimi, kayrılmak için veya bireysel çıkarları için temsilcilerle ilişkiye girer, yolsuzluklar, rüşvetler, baskılar ya da hırsızlık ortaklıklarıyla, demokratik sistemi ve mekanizmalarını içinden çürütmeye başlar.

Uzmanlaşmış politik aktörler olarak temsilciler, kirli veya temiz bir kariyer çizgisi izleyebilirler. Ancak temiz politikacılar, ayrıca, kendi seçmen tabanlarıyla canlı ve dürüst bir ilişki ve danışma sistemi geliştirmişlerse, demos’un kendini ilgilendiren gelecek hakkında bilgilenmesini sağlıyorsa ve tartışmanın bir parçası haline gelmelerini sağlayacak yöntemler geliştiriyorsa, temsili demokrasinin katılımcı organlar/ mekanizmalarının da gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tür örnekleri benimseyen ve kayyuma devredilmeyen ya da anti-demokratik yasa/ yargı veya düpedüz “düşman hukuku” cezalandırılmasıyla sonlandırılmadan uygulamaya çabalayan pek fazla belediye örneği yok önümüzde.

Bu tür yenilikçi katılımcı demokrasi arayışları çok değerli ve oldukça az incelenmiş/ tartışmaya açıkmış olduğundan, ciddi bir biçimde araştırılmayı bekliyor. Türkiye’de daha çok, sosyal-demokrat (genellikle metropol) belediyelerinin bazı katılımcı denemeleri-girişimleri veya katılımcı demokrasiyi geliştirme arayışları biliniyor ve tartışılıyor. Ancak bu tartışmaların, çoğu kez seçim öncesi propaganda dönemine rast gelmesi, değerlendirme netliğine erişmeyi biraz güçleştiriyor.

Katılımcı demokrasi

Asıl tartışmamız gereke katılımcı demokrasi ise, daha önce de belertildiği gibi henüz oluşum/ inşa halinde bir düşünce veya politik bir program. Dolayısıyla, “katılımcılık” denildiğinde herkesin/ her kurumun aynı şeyi anlıyor/ kavramlaştırıyor olması oldukça zor. Bunun başlıca nedenlerinden birisi, temsili demokrasi, bütünselliği sistemli bir biçimde tanımlanmış ve bazı aksamalara rağmen yüzyıllardır uygulanmakta olan bir geçmişe sahip olmasına karşın, katılımcılığın bütünleşmiş ve sistematik bir teorisi olmaması, bazı uygulamaların tekil, bazen bağımsız ve özerk, bazen temsili demokrasinin tamamlayıcısı olarak, daha üst bir politik iradenin uzantısı gibi işlemesidir denilebilir.

Katılımcı demokrasiyi, bugünkü bilgi düzeyine göre nasıl tanımlayabiliriz? Katılımcı demokrasi, en genel biçimiyle, (türdeş veya türdeş olmayan ve genellikle türdeş olmayan) “her topluluğun, içinde bulunduğu durum ve geleceği, yaşanan veya yaşanabilecek sorunlara karşı nasıl bir program geliştirebileceği ve hangi yöntemlerle bunu uygulayabileceği üzerine kendi arasında tartışması ve karar almasıdır” diyebiliriz. Alınan kararların uygulanmasını da izlenmesi ve denetlenmesi, gerekiyorsa düzeltilmesi/ yenilenmesi, yine aynı demokrasisinin gereğidir.

Katılım konusundaki uygulamaların 1960’lı yıllarda beri, belli aşamalarla ve farklı yoğunluktaki ağırlık noktalarıyla uygulanmakta olduğunu biliyoruz. Ancak bu uygulamaların bir kısmının mikro-sosyolojik birimler ya da göreli homojen (türdeş) grupların kurdukları (bazıları ütopyacı) beraberliklerde gerçekleşmiş, dolayısıyla büyük toplumsal gruplar veya kentler/ metropoller/ bölgeler/ ülkeler boyutunda deneyimlerin ise, oldukça seyrek kalmış olduğu söylenebilir.

Deneyim seyrekliği, elbette geliştirilen kuramı da tartışmalı, ya da sağlam dayanakları olmayan bir yapı oldukça uzak bir konuma getirmektedir. Ayrıca katılımcılık için geliştirilen mekanizmaların da bazı örneklerde kültür bağımlı ve genelleşmesi güç olabilecek mekanizmalar olabilir. Ancak en genel ve oldukça yaygın kabul görmüş olan bazı katlım mekanizmaları da söz konusudur (katılımcı bütçe gibi).

Katılımın, yerel ve yerel kültür bağımlı olması, kavramın anlamı/ özü gereği, normal ve beklenmesi gerek bir özelliktir. Toplumun her bireyi, kendi cinsel kimliğiyle, yaş grubuyla, eğitimiyle ve eğitim kaynaklarıyla, inançlarıyla, dili ve etnik kimliğiyle katılımda yer almak durumundadır. Bu heterojen (türdeş olmayan), karmaşık toplumsal gruptan, tartışması ve tartışmasını bir karara ve uygulamaya yönlendirmesi istendiğinde, yani katılımcı demokrasinin gerçekleşmesi beklendiğinde, temsili demokrasinin bazıları iyi ve sıkı tanımlı kural ve mekanizmaları da söz konusu olmadığından, büyük güçlüklerle karşılaşması olağandır.

Eğer grup başarılı bir biçimde tartışmayı sürdürmek ve karar alabilmek, bunları uygulamalara dönüştürebilmek için, kabul edilebilir bir süre içine yol kat edemezse, sonunda bıkkınlık, bezginlik ve cayma gibi durumlarla karşılaşacak ve başarılı olamayacaktır. Başarısızlıklar bir dizge oluşturmaya başladığında ise, tekrar temsili demokrasinin çok sınırlayıcı ama güvenilir alanına dönülecektir. Bu grupların başarılı olması için “kolaylaştırıcılar” ya da “uzmanlar” veya yönlendirici kişiler gruba katılmaya başladıkça da, grup içi işbölümü ve hiyerarşi belirmeye başlayacak, katlımın doğallığı eksilecek ve bu tür nedenlerle katlımın özünde bozulmalar ortaya çıkabilecektir.

Kısaca, bugüne kadar (Türkiye’de bazıları uygulanmış olan ve aslında birçoğu ancak temsili demokrasinin mekanizmalarının bir uzantısı olarak tanımlanmış) katılımcı mekanizmaların türlerine bakacak olursak, bazıları şöyle sıralanabilir:

Katılımcı bütçe: Porte Allegre’den beri en kapsamlı ve çok kullanılan ve iyi düzenlendiğinde başarı olma şansı en yüksek olan mekanizma olduğu söylenebilir. Heterojen kitlenin bütçe yapımına katılım nasıl olacak ve talepler-beklentilerle, mali karşılıkları arasındaki gerçekçi denge nasıl kurulacak konusundaki ön hazırlığın ve tartışmanın başarılı sürdürülmüş olması koşuluyla, birçok örnekte başarı sağlandığı bir mekanizmadır ve yerel yönetimler düzeyine kadar genişletilmiş başarılı örnekleri vardır.

Referandum ve anketler: çok sık uygulanmakta ama çoğu kez bir katılımcılık görüntüsü vermek için yanıltıcı biçimde kullanılabilen araçlardır. Öncelikle bu araçların kullanılmasını kimin (hangi tarafın) talep ettiği ve aracın tasarımının kimler tarafından/ nasıl yapıldığı, tasarımda bilimsel (genellikle istatistiki) ölçütlerin bilimsel biçimde kullanılması, sonuçların yorumlanması vb. aşamalarında, tek taraflı olmayan katılımın nesnelliğinin sağlanabildiği durumlarda yarar elde edilebilir. Ancak hemen görüleceği gibi bu mekanizmalar, ancak daha geniş ve sürekli katlım mekanizmalarının karar aşamasındaki parçaları olarak kullanıldığında anlamlı sayılabilirler.

Kent konseyleri: Habitat Konferansı ertesinde yaygınlaşamaya başlayan ve oldukça küçük yerleşim birimlerinden (mahalleden) başlayarak giderek hiyerarşik ve piramidal bir örgütlenmeyle daha büyük ölçeklerde (kent veya metropol) katlımın mekanizmaları olarak tanımlanan yapılardır. Konseylerin Türkiye (ve belki dünyada coğrafyasındaki) uygulamaları, bu aracın göstermelik, aktifleştirmekten çok toplumu pasifleştiren, kendi içinde bürokratik ve hiyerarşik yapılar olmaktan öteye gitmeyen ve sonuç olarak aldığı bütün kararlar, temsili demokrasinin kurulları veya otoriteleri tarafından kabul edildiği oranda gerçekleştirilen bir mekanizma olduğunu göstermektedir.

Karma komisyonlar veya atölyeler: Hem katılımcı olmak isteyen kesimlerin gönüllü, hem de görevi gereği orada bulunan teknokrat ve bürokratların bir araya geldiği karma komisyonlar, aşırı uzmanlaşmış kişilerle hiçbir uzmanlığı olmayan grupları bir araya getirmektedir. Genellikle temsili demokrasinin bürokratlarında belirlenmiş temsil oranlarıyla ve daha çok grubu oluşturan otoritelerin sorularının yanıtlanmasındaki işlevselliği ön planda tutan katlımlardır. Buradaki yurttaş katılımı göstermeliktir ve daha çok, dekorun bir parçası olmak üzere çağrılmışlardır.

Ancak hem çok kapsamlı, hem de doğası gereği çok teknik olan (kentin imar planı gibi) bir görev için katılımcılığın tasarlanmasında, bütün kentlilerin geleceğinin (hem teknik olarak hem de kentsel ekolojinin etkileşimleri çerçevesinde) belirlenmesinde katılımın tasarlanması, bazı özellikler gerektirir mi? Soruyu daha genel olarak düşünecek olursak, katılım, katılımın sağlanacağı konuya göre özel bir tasarım gerektiren bir kavram olabilir mi? Farklı sorular [farklı ölçekler, farklı etnisiteler-kültürler, farklı coğrafi konumlar (sınır-merkez gibi), farklı politik-diplomatik konjonktürler vb.] farklı katılım biçimlerinin tasarlanmasını gerektirir mi?

Katılımcı süreçler bakımından mevcut deneyimler, en azından bazı tür problemler için özel tasarlanmış katılım süreçleri olabileceğini düşündürüyor. Kentsel ulaşım planlamasından, kentsel planlamadan, bölgesel planlamaya ve diplomatik barış görüşmelerine veya uluslararası anlaşmalara kadar (yani bazen problemin teknik yönleri, bazen boyutları vb. nedenleriyle) özel katlım tasarımları söz konusu olabilir. Ancak en azından özel katılım gerektiren durumlara katılımın tasarımı, (yine durma özel ama) olabildiği kadar geniş katılımlı bir düzenleme ile belirlenmelidir.

Yukarıdaki komisyon veya atölye biçimindeki katlımlar için Türkiye kentlerinden iki örnek verilebilir: İBB ulaşım komisyonunda katılım ve İzmir Büyükşehir belediyesinin (40 km. uzunluğundaki kıyı tasarımına katılım örnekleri. Bunlardan birincisi, yayalar ve bisikletliler bakımından tam bir göstermelik (aldatmaca) katılım örneği olarak düşünülebilir. İkincisi ise, çok teknik ama bütün kenti ilgilendiren bir konuya oldukça geniş yelpazeden oluşan atölyelerle katılımın sağlanması arayışı ise başarılı ve samimi, bir kentsel katılım arayışı örneği olarak düşünülebilir.

Katılımcılığı sağlayacak mekanizmaların genellikle temsili demokrasinin normları-olanakları ve araçlarıyla sağlanan katılımlar olduğu da gözden kaçırılmaması gereken bir özelliktir.

Şimdiki durumda, katılımcı demokrasi, yukarıdaki tartışmada ve örneklerde de görüldüğü gibi, oldukça çok sayıda tam olarak yanıtlanamamış pek çok soruyu barındıran ve belirsizlikleri olan kuramsal (ve kısmen de uygulamalı) bir alana işaret etmektedir. Katılımcı demokrasinin, özellikle kentlerde yaratılması, işlevsel olması ve geliştirilmesi-olgunlaştırılması bakımlarından, oldukça çok sayıda güçlük, halen geçerliliğini korumaktadır. Bu güçlüklerin (Gezi direnişine katılmış olanlar veya “işgal evlerinde” yaşamış olanlar, ya da mahallede veya işyerinde, ortak bir problem için örgütlenmiş veya bunu denemiş olanların, aşağıdaki listenin eleştiriye ve geliştirilmesine katkılara, özellikle açık bulunduğunu önemle anımsatarak) çeşitli nedenleri arasında,

Katılımcı örgütün/ örgütlenmen/ örgüt modelinin oluşturulması güçlükleri

  • Katılım gruplarının başlangıcının nasıl olacağı sorusu: Bir başlatıcı olmaksızın, ortak bir sorun/ çözüm için bir araya gelmek, eşitler arası hiyerarşisiz bir yapıda tartışmaları götürmek, karar almak için gerekli ortak etik kabullerin belirlenmesi, örgütlü çalışma kuralları bilgileri, çoğul seçeneklerden ortak kararın oluşması aşamasına geçiş için gerekli iç disiplinlerin bulunduğunun varsayılması,
  • Gruba açık giriş-çıkış ortamında, gönüllülük esasına dayalı ve katılan herkesin bireysel/ küçük grupsal çıkarlar veya kazanımlardan çok kamusal çıkarlar ve kamusal kazanımlar, ortak bir kamusal kültürün yaratılacağı düşüncesinin tam olarak paylaşıldığının varsayılması,
  • Belirli bir model, örüntü veya sistem olmaksızın, her olay için yeniden düşünmek ve ona göre özgün biçim ve nitelik tartışmaları yapılmasının gerekmesi. En azından başlangıçta, işleyiş kuralları bile kendisi tarafından tasarlanması gerekeceği için sürekli keşfedici veya icat edici bir konumda bulunmanın tedirgin edici/ standartsız ve normsuz bir sürecinin gerekmesi, hazır her hangi bir modeli kullanma konforundan yoksun olması,

Katılımcı örgütün işleyiş ve işleyiş verimliliği ile ilgili güçlükler

  • Katılım (problemin niteliği, coğrafyanın genişliği, demografik büyüklük, kültürel çeşitlilik çoğulluğu vb.) ölçeklerine göre (ölçek büyüdükçe) doğrudanlığın ve katılımın güçleşmesi,
  • Konuların teknikleşmesi ve uzmanlık gerektiren niteliklerinin artması durumunda, konular gündelik yaşamın ve sıradan insanın rutinlerinden uzaklaştıkça, geniş katlım isteğinin azalması ve sadece çok ilgi gösteren daha küçük ilgili bir grup kalması,
  • Üst ölçeklerde, karar almanın ve alınan kararın revizyonlarının yapılması güçlüklerin artması ve katılımı üst ölçeklere doğru taşımak gerektikçe ya katılımın içinde temsili yapılar kurmak ve gittikçe piramitleşen bir örgütlenme modeline geçilmesi, ağ biçimi ve hiyerarşisiz modellerin de gittikçe teknik ve dijital programlara bağlı hale gelmesi gereği,
  • Herkesi aynı ölçüde veya oranda ilgilendirmeyen konularla ilgili tartışmaların ve karar alma süreçlerinin giderek çok zaman alıcı ve yorucu hale gelmesi ve bu nedenle aynı grupla sürekliliğin sağlanmasında zorlukların/ isteksizliklerin belirmesi, vb. gibi konular sayılabilir.

Yönetimleri demokrasiye ve katılıma zorlayan direniş süreçlerini, çeşitli nedenlerle ve dolayımlarla, güçlüklerle, ya da çok daha fazlasıyla yaşamış olanlar, bu bilgilerini ve deneyimlerini bir araya getirerek, belki çoğaltabilirler. Türkiye’de katılımcı demokrasinin gelişmesi için kuramsal ve uygulamalı bir alanı genişletmek gerektiğini düşünen herkesin, yerel yönetim seçimleri öncesinde, belediyelere, kentlere ve kentlilere bu gözle ve bu arayışla bakmasındaki, yararın altı çizilmelidir.

Katılımcı demokrasiyi, kendimiz için, bütün kentliler için, ülkemizin insanları için ve iklim değişikliği sürecine girmiş dünyanın bütün halkları için, önemsememiz gerekiyor. Katılımcı süreçlerin bazen çok zor bazen verimsiz, bazen olağanüstü sabır gerektiren, belki kısa erimde hiçbir getirisi/ kazanımı olduğunu göremeyeceğimiz bir süreç/ bir arayış olabileceğini biliyorum.

Bununla birlikte, Türkiye’nin, dünyanın içinde bulunduğu durumu ve hiçbir şey yapılmazsa varabileceği yeri/ yerleri ve durumları/ olasılıkları düşündükçe, zorluklarına rağmen ve olumlu hiçbir ödülü olmasa da, daha iyi bir seçenek düşünemediğimden, katılımcı demokrasi için çabalamaktan başka bir yol öneremiyorum.

Çünkü başaramazsak bile, katılımcı demokrasi uğraşında, yine de bazı kazanımlar olabilir:

Bireyler, küçük veya büyük topluluklar,

  • Ümitsizliğe kapılmadan ve kimseden bir şey (özellikle izin) istemeden, bütünüyle kendi inisiyatifleriyle ve kendi birikim ve becerileriyle, bulundukları mahallede veya kentte, işyerinde hatta kendi ailelerinde, yaratıcı bir yeni oluşum başlatabilirler,
  • Kendisi, yakın çevresi ya da kamusu için çabalamak, özgüvenlerini, kendilerine duydukları saygıyı artıracağı için, edilgen konumdan etken konuma geçmenin doyurucu iç zenginliğini yaşayabilirler,
  • Demokratik ve özgürlükçü bir ülkede, kentte yaşamasak bile, böyle özellikleri olan bir alan (belki bir vaha/ ütopya vb.) yaratmanın, daha dayanışma içinde yalnızlıktan ve yabancılaşmalardan uzak bir kolektivitenin içinde olmanın sağlayacağı avantajları kullanabilirler,
  • Daha önce yapmadığı tartışmaları yaparken, daha önce alınmasına katkıda bulunmadığı kararları alırken ve alınan kararları uygularken, her birey ya da kolektivite, bir şeyler öğrendiğini, eğitiminin işlevsel biçimde geliştiğini, başlangıçtaki bilgi konumunun ötesine geçebildiğini, yeni şeyler söyleyebilirler,
  • İşbölümünün ve kompartımanlara ayrılmış yaşam rutinlerinin ötesinde, herkesin elinden geldiği kadar başka işleri yapabileceğini görebilir ve kendi becerilerindeki çeşitlenmenin nasıl çoğaltıcı olduğunu algılayabilirler,
  • Oldukça homojen ve hemen herkesin paylaştığı ögeleri bulunan toplumsal kültürel bir dünyadan çıkarak, çeşitlenmiş, çok renkli ve çok boyutlu, önceden tanımadığı halde tanıdıkça zenginleştirici yönlerinin getireceği yeni düşünme ve eylem boyutlarını deneyimleyebilirler, kendisi gibi olmayanlarla bir araya gelerek, kültürel alış-veriş alanını/ dünya görüş açısını genişletebilirler,
  • Kişisel kazanımlardan çok, toplumsal/ kamusal bir kazanımın veya kazanımı için mücadelenin, dönüştürücü ve çok daha güçlü bir tatmin sağlayan yönünü tanıyabilir ve geliştirebilirler, paylaşılmış bir ortak çabanın, ortak gönencin ve başkalarıyla eşitlenerek zenginleşmenin onurunu elde edebilirler, vb.

ve böylece, içinde kıstırılmış gibi duyumsadığımız cendereyi/ istila edici dogmayı ve despotik demokrasiyi (ya da seçimli diktatörlüğü) sarsan, en azından rahatsız eden bir mecra açabileceklerdir.

 

Sonuç yerine

Yukarıdaki bilgileri, deneyimleri ve önermeleri bir araya topladığımızda ne söyleyebiliriz?

Öncelikle, katılım istiyoruz/ daha katılımcı bir demokrasi veya belediye demokrasisi istiyoruz” dediğimizde, ne istediğimizi kendimizin iyi bilmesi gerekir. Eğer önerdiklerimiz baştan pek net ve anlaşılabilir bir talep olarak kavranamıyorsa, gerçekleşmesi veya gerçekleştiği kadarının da öngörülerimiz doğrultusunda olması oldukça zor olacaktır.

Biliyoruz ki, katılımcı demokrasi, şimdilik, bütün karar ölçekleri için, tek başına ve temsili demokrasinin bazı kurumları ve kuralları olmaksızın işlevsel olamaz. Bu durumda, her zaman ve her öneri/ her proje için gerekli olmasa da, temsili demokrasinin kurumlarıyla ve kurallarıyla nasıl ilişkileneceği veya eklemleneceği hakkında, bir belirleme veya tasarım yapılması gerekecektir. Bu tasarım da doğası gereği, sadece “katılımcılık” ilkelerine veya içeriğine göre değil, temsili demokrasinin ve onun aktörlerinin de benimseyebileceği bir tasarım olacaktır.

Ayrıca bu önerinin en azından uzun erimde, temsili demokrasiyle elde edilebilecek sonuçlardan daha avantajlı/ daha verimli veya sürdürülebilir, kaynak kullanımı bakımından da akılcı olduğunu söyleyebilmek, temsili demokrasiyi/ aktörlerini ikna edebilmek bakımından gerekli bir ögedir. Katlımınım neden ve hangi avantajları sağlayabileceğini, ikna edici düzeyde açıklayabilmek önemlidir.

Bu nedenle, katılım kavramı ve katılımcı demokratik bir yerel işleyişe doğru bir ilerleme veya bir program istediğimizde, bu talebin gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkmasını beklediğimiz sonuçlar ve bu sonuçların elde edilmesi için gerekli yöntemler konusunda açık, anlaşılabilir ve net olmak gereklidir. Buna göre, iki alanda netlik gerektiriyor:

  • Elde etmek istediğimiz nihai durumun (buna belki, kapsama ve boyutlara göre amaç veya hedef de diyebiliriz) tanımı/ betimi ve
  • Bu sonucu elde edebilmek için nasıl bir yol izleyebileceğimiz.

Elbette “gerekçelerin” talebin gerekliliği bakımından, iyi ve gereken kapsamda/ ayrıntıda yazılmış olması, (politik ve ekonomik olarak) gerçekçiliği ve sonuçların sürdürülebilirliği veya gelişmeye doğru açık kapılar içermesi vb. gibi ögeler de çok önemlidir ancak bunlar her öneri için geçerli olduğundan, şimdilik bir tarafa bırakılabilir.

Katılımın gerçekleşmesiyle elde etmek istediklerimiz konusundaki netlik, başlangıcında düşünüldüğü kadar kolay olmayabilir. Belki bu durumu somut bir örnek üzerinden tartışmak yararlı olabilir. Ankara’da 1940’larda kentin/ Yenişehir’in merkezinde yapılmış ve Türkiye’nin (kamu eliyle gerçekleştirilmiş) ilk toplu konut projelerinden en önemlisi sayılabilecek Saraçoğlu Mahallesi üzerinde düşünelim. Proje, merkezi yönetimin (Ankara Büyükşehir Belediyesine bile danışmadan) tek başına aldığı bir kararla, dönüştürülmesiyle ilgilidir. Bu projede, bütün tarafların katılımcı demokratik bir süreci içtenlikle benimsediğini kabul edelim ve bu sürecin nasıl ortaya çıkabileceği ve işleyeceği örneği üzerinden bir irdeleme yapalım.

Saraçoğlu için katılımcı bir süreç işleseydi, ya da başka bir deyişle temsili demokrasinin aktörleri değil de katılımcı süreçte yer alacak aktörler kararları belirliyor olsaydı, nasıl bir sonuç elde etmekte, daha işlevsel ve daha etkin (veya kısaca daha “iyi” diyelim) olacaktı? Bunu ikna edici bir düzeyde tanımlayabilmek, en azından betimleyebilmek gerekecektir.

Soruyu böyle sorduğumuzda, tanımın (katılan bütün tarafları) ikna edici bir düzeyde gerçekleşebilmesindeki güçlükler, hemen ortaya çıkacaktır. Ama sadece şu kadarına işaret etmek bile, yeterli olacaktır: Temsili demokrasinin (merkezi temsilcilerin) amacı, kentin bu bölümünü, işleticilerine para kazandıran/ kar eden, aynı zamanda kentin merkezinde gösterişçi-parlak ve simgesel olarak pazar mekanizmasının başarısını kanıtlayan bir simülasyon yaratmaktır.

Katılımcılar ise, kentlilerin kamusal yararları, belleği ve kentin kimliği ile ilgili kaygıları ön planda tutan ama aynı zamanda hemşerilerin kentlilik ve kentine sahip çıkma refleksini de bileyen öncüllerden başlayarak öneri geliştirecektir. Dolayısıyla uzun erimde, kentteki olumsuzluklara/ çürümeye karşı hemşeri bilincini canlı tutan bir izleme ve tepki gösterebilme, kenti ilgilendiren kararlarda sadece sermaye sahiplerinin vereceği kararların yaratacağı kentsel bozulmalara ve istismara ve yağamaya karşı, kamuyu koruyan/ kollayan bir bakış açısından hareket edecektir.

Hemen görülebileceği gibi amaç fonksiyonun yazılmasında bile çok derin ve radikal çelişkiler bulunacağından, katılımcı bir süreçte bu ifadelerin ve metnin belirlenebilmesi çok zaman alıcı ve karar geciktikçe de, kentin gündelik yaşamında sıkıntılı bir durumun bıktırıcılığı, giderek artacaktır.

Katılımcı demokrasinin iyi işleyebilmesi için ikinci önemli alan olan yöntem konusunda gelince, avantajları ve dezavantajları bilinen katılım mekanizmaları olan (referandum ve anketler, Kent Konseyleri, karma komisyonlar veya atölyeler vb.) ya da bu olay için düşünülebilecek yeni/ keşfedici bir mekanizma söz konusu olabilir. Ancak bu mekanizmalardan hangisini seçmek en isabetlisidir? Seçilen mekanizma nasıl gerçekleştirilecektir? Bu mekanizmanın işleyişinin donanımı-lojistiği/ kaynağı vb. nereden (ve kimin denetimde) sağlanacaktır.

Karma komisyon veya atölyelerle katılımın sağlanası seçeneğinin benimsendiğini düşündüğümüzde, buradaki sorun da, son derece teknik uzmanlarla sıradan ve hiçbir teknik bilgisi bulunmayan hemşerilerin karşılaşması ya da örgütlü kurumlar (meslek odaları, bazı dernekler vb. gibi) ile örgütsüz ama kendi yeterliliği çapında önerileri olan hemşerilerin karşılaşması, birlikte çalışması nasıl sağlanacaktır? Katılımın gerçekleştiği mekanizmaların büyüklüğünün bir sınırı olacak mıdır? Diğer bir deyişle herhangi bir Ankaralı, kentin kamusunun katlım biçimi nasıl olacaktır? Bir temsil yoluyla mı?

Katılımcı demokrasi için yapılacak bütün arayışlar, hemen ve herkesin kendi bilgisine/ hünerine göre başlatacağı kıvılcımlarla karanlığı delebilecek/ aydınlatabilecek güçte olabilir. Bu keşfedici çaba, kamusal alanın nasıl kurulacağı ve nasıl olmasını istediğimizle ilgili bir arayış olacağı için, herhangi bir yerden, herhangi bir zamanda ve biçimde, herhangi bir esprinin demokrasisine göre biçimlenebilecek bir serüven olarak da düşünülebilir.

Yazar Akın Atauz
  • Paylaş