Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

DGD-SEN: Rahat Oturamayanların Sendikası

Brecht’in Me-Ti’nin Özdeyişleri’nde bir sahne var. Bir adam büyük ustaya gider ve “Bana büyük kavgaya nasıl katılacağımı öğret” der. Usta ise ısrarla nasıl oturduğunu sorar. Adam sinirlenir: “Ben davayı öğrenmeye geldim, oturmayı değil.” Oysa usta şunu bilir: Önce öğrenmesi gereken duruştur. Dava, duruştan sonra gelir.

DGD-SEN: Rahat Oturamayanların Sendikası

Bu hikaye bir süredir zihnimden çıkmıyor. Çünkü herkes büyük kavgalardan söz ediyor ama kim nasıl duruyor, orası daha belirleyici. “Eşitlik” demek kolay. “Mücadele” demek kolay. Zor olan, o kelimelerin gerektirdiği yerde kalmak.

Bütün bunları düşünürken bir fotoğrafa denk geldim. DGD-SEN’in yürüttüğü direnişte Neslihan Acar omuzlarda. İlk bakışta bir zafer anı gibi. Ama biraz dikkatle bakınca başka bir şey görüyorsun: belirsizliğe rağmen geri çekilmeyen emekçiler. “En azından bu kadarını alalım” demeyen bir irade. O yüzden o kare benim için bir başarı pozu değil, bir duruş göstergesi.

DGD-SEN’in Migros depo işçileriyle yürüttüğü mücadele yalnızca ücret meselesi değildi. Güvencesizliğin kader olmadığını ilan etmekti. “Böyle gelmiş böyle gider” cümlesine itirazdı. Bu yüzden o fotoğrafa bakarken ister istemez başka bir karşılaştırma yapıyorum: Tez-Koop-İş nerede yumuşattı, DGD-SEN nerede net kaldı?

Bu soru kişisel değil, yapısal. Büyük ve yerleşik sendikalar çoğu zaman masada kalmayı, ilişkileri sürdürmeyi, dengeleri korumayı tercih eder. “Makul” görünmek, kopmamak, süreci fazla germemek… Ama tam da o makullük alanında talep törpülenir. Direniş enerjisi soğutulur. “Gerçekçi olalım” denirken işçinin öfkesi yönetilir, sınırlandırılır.

Oysa depo kapısındaki tablo başka bir şey söylüyordu. Orada teknik bir temsil değil, fiili bir ısrar vardı. “Bekleyelim” değil, “buradayız” vardı. Pazarlık dilinden çok kararlılık dili vardı.

 DGD-SEN: Rahat Oturamayanların Sendikası

Gerçek fark tam da burada ortaya çıkıyor. Bürokratik temsille taban iradesi arasındaki farkta. Yumuşatma ile netlik arasındaki farkta. Konfor ile risk arasındaki çizgide.

Çünkü gerçek kırılma bağırarak değil, gri alanlarda oluyor. Açık olan şeyler “karmaşık” diye tarif edildiğinde. Net olunabilecek anlarda beklemek tercih edildiğinde. “Şimdi sırası değil” denildiğinde. Cümleler törpülendiğinde. Sessizlik seçildiğinde. Bunların hepsi küçük gibi görünür ama siyaseti asıl şekillendiren şey o küçük tercihler.

Ve şunu açıkça söylemek gerekiyor: Sarı sendikalı olmak zorunlu değil. Razı olmak kader değil. “Zaten değişmez” demek zorunda değiliz. Emekçinin adına konuşup masada susan yapılara mahkum değiliz. Sendika tercihi teknik bir mesele değil; politik bir tercihtir. Nerede durduğunu, kiminle yürüdüğünü, neyi göze aldığını gösterir.

Netlik mümkün. Konforun dışında bir siyaset mümkün. Eğilmeden, bükülmeden de yürümek mümkün.

Yorgun olabiliriz. Sürekli pozisyon almak insanı tüketebilir. Ama geri çekildiğimiz her alan bir başkasının üstüne kapanıyor. Ve birileri rahat oturmamayı seçtiğinde, dengeler değişiyor.

Dava gerçekten büyük olabilir. Ama onu büyüten şey, her gün yeniden kurduğumuz o küçük, ısrarlı duruş.

Ve son bir söz.
Neslihan Acar…
Kızkardeşim.
İyi ki varsın.
İyi ki rahat oturmadın.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış