Edebiyatta Engelli Yazarlar: Temsil, Öz-Anlatı ve Kendi Hikayemizi Yazmak
Engelli insanların acısını başkalarının anlatması değil; engelli insanların kendi seslerini duyurabilecekleri bir edebiyat dünyası. Çünkü kendi hikâyemizi kendimiz yazmak yalnızca bir sanat hakkı değildir. Kendi hayatımızın öznesi olma hakkımızdır.
Engellilik, edebiyatta uzun yıllar boyunca çoğunlukla başkalarının bakışı üzerinden temsil edilmiş; engelli karakterler trajedi, eksiklik, acı, bağımlılık, kahramanlık veya “engelleri aşma” gibi kalıplar içerisinde kurgulanmıştır. Buna karşılık engelli bireylerin kendi yaşam deneyimlerini kendi sesleriyle yazmaları, yalnızca edebî bir üretim biçimi değil, aynı zamanda temsil, özneleşme ve hak mücadelesi alanıdır. Bu makale, engelli bireylerin edebiyattaki konumunu engellilik çalışmaları ve sosyal model perspektifinden ele almakta; edebiyatın engelli insanların kendilerini ifade etme, deneyim bilgisi üretme ve toplumsal stereotiplere karşı kendi anlatılarını kurma imkânını tartışmaktadır. Helen Keller, Christy Brown, Jean-Dominique Bauby ve Taha Hussein gibi farklı dönem ve coğrafyalardan edebiyatçıların eserleri üzerinden, “engelli birey hakkında yazmak” ile “engelli bireyin kendi deneyimini yazması” arasındaki fark incelenmektedir. Ayrıca engelli kadınların edebiyatta beden, aşk, cinsellik, bağımsızlık ve özne olma bakımından temsiline değinilmektedir. Makale, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin kültürel yaşama katılım ve medya temsiline ilişkin hükümleri çerçevesinde, engelli bireylerin yalnızca edebiyatın konusu değil, aynı zamanda üreticisi ve karar vericisi olması gerektiğini savunmaktadır.
Bizi anlatan hikâyelerde neden bizim sesimiz yok?
Bir kitabın sayfalarını çevirirken hiç şu soruyu sordunuz mu?
“Bu hikâyenin içinde neden benim sesim yok?”
Engelli bireyler uzun zamandır edebiyatın içerisindeler. Ancak çoğu zaman edebiyatın yazarı, anlatıcısı veya öznesi olarak değil; hakkında konuşulan, tanımlanan ve başkalarının bakışıyla anlamlandırılan karakterler olarak yer aldılar.
Engelli karakterler çoğu zaman acının, eksikliğin, trajedinin veya olağanüstü başarının sembolü haline getirildi. Kimi zaman topluma yük olan kişi, kimi zaman masum kurban, kimi zaman ailesinin fedakârlığı sayesinde hayatta kalan kişi, kimi zaman da “engeline rağmen” başarıya ulaşan kahraman olarak anlatıldılar.
Bütün bu anlatıların ortak bir problemi vardır:
Engelli kişinin kendi sesi çoğu zaman hikâyenin dışında kalır.
Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün güncel verilerine göre dünya genelinde yaklaşık 1,3 milyar insan, yani nüfusun yaklaşık yüzde 16’sı önemli düzeyde engellilik deneyimi yaşamaktadır. Engellilik bu nedenle toplumun küçük bir kesimine ait istisnai bir durum değil, insan deneyiminin önemli bir parçasıdır. WHO aynı zamanda engelliliğin yalnızca bireyin sağlık durumuyla açıklanamayacağını; çevresel ve toplumsal faktörlerin de engellilik deneyimini şekillendirdiğini vurgulamaktadır.
Bu gerçek edebiyat açısından da önemlidir.
Çünkü dünya nüfusunun yaklaşık altıda birini oluşturan bu kadar büyük ve çeşitli bir topluluğun hikâyelerinin yalnızca dışarıdan anlatılması, temsil açısından ciddi bir eksiklik yaratmaktadır.
Buradaki temel sorumuz şudur:
Engelli bireyler edebiyatta nasıl temsil ediliyor ve kendi hikâyelerini yazma hakkına ne kadar sahipler?
1.Engelliliği yalnızca beden üzerinden okumamak
Engellilik konusunda uzun süre hâkim olan yaklaşım, sorunu bireyin bedeninde veya sağlık durumunda aradı.
Bu yaklaşımda engelli kişi, öncelikle “tedavi edilmesi”, “rehabilite edilmesi” veya “normalleştirilmesi” gereken bir birey olarak görülüyordu.
Engellilik çalışmalarının gelişmesiyle birlikte bu anlayış önemli ölçüde sorgulandı.
Özellikle sosyal model, engelliliği yalnızca bireysel bedensel farklılıklarla açıklamak yerine, toplumsal ve çevresel engelleri merkeze aldı. Engellilik çalışmaları literatüründe sosyal modelin gelişimi, engelliliğin bireysel bir “eksiklik” olarak görülmesine karşı önemli bir teorik ve politik dönüşüm olarak değerlendirilmektedir.
Michael Oliver’ın çalışmaları bu dönüşümün önemli kilometre taşlarından biridir. Oliver’ın The Politics of Disablement adlı çalışması, engelliliğin bireyselleştirilmiş ve medikalize edilmiş açıklamalarına karşı toplumsal yapıların ve engelleyici koşulların önemini ortaya koymuştur.
Bu bakış açısı edebiyat açısından da önemlidir.
Çünkü bir engelli karakteri yalnızca bedeni üzerinden anlatmak, onun içinde yaşadığı toplumu görünmez hale getirebilir.
Örneğin tekerlekli sandalye kullanan bir karakteri yalnızca “yürüyemeyen kişi” olarak anlatmak, onun yaşadığı fiziksel çevrenin erişilebilir olup olmadığını, ulaşım sisteminin nasıl çalıştığını, eğitim hakkına erişimini veya iş hayatındaki ayrımcılığı görmezden gelebilir.
Oysa aynı karakteri sosyal bağlamı içerisinde düşündüğümüzde hikâye değişir.
Sorun yalnızca kişinin merdiven çıkamaması değildir.
Sorun, binanın asansörsüz yapılmış olmasıdır.
Sorun yalnızca kişinin otobüse binememesi değildir.
Sorun, ulaşım sisteminin erişilebilir olmamasıdır.
Sorun yalnızca kişinin çalışamaması değildir.
Sorun, işyerinin ve çalışma hayatının onu dışlaması olabilir.
Dolayısıyla edebiyat da engelliliği yalnızca beden üzerinden değil, toplumla ilişkisi içerisinde ele alabilir.
- Temsil neden önemlidir?
Edebiyat yalnızca hikâye anlatmaz.
İnsanların dünyayı nasıl algıladığını da etkileyebilir.
Bir toplumsal grubun sürekli aynı kalıplarla temsil edilmesi, o grubun toplumdaki algısını şekillendirebilir.
Engelli bireylerin kültürel temsili üzerine yapılan çalışmalar, engelliliğin medyada ve kültürde nasıl gösterildiğinin toplumsal tutumlarla ilişkisini uzun zamandır tartışmaktadır. Tom Shakespeare, kültürel temsilde engelli bireylerin nasıl stereotipleştirildiğini incelemiş ve temsil meselesinin engellilik çalışmalarının önemli başlıklarından biri olduğunu ortaya koymuştur.
Bu nedenle edebiyatta engelli karakterlerin bulunması tek başına yeterli değildir.
Nasıl temsil edildikleri önemlidir.
Bir karakterin yalnızca acınacak biri olarak gösterilmesi de temsildir.
Sürekli mucizevi başarılar gerçekleştiren bir kahraman olarak gösterilmesi de temsildir.
Fakat her ikisi de gerçek hayatın çeşitliliğini yansıtmayabilir.
Engelli insanlar da diğer insanlar gibi birbirlerinden farklıdır.
Hepsinin aynı hayalleri, aynı kişilikleri veya aynı deneyimleri yoktur.
Bu nedenle engelli karakterlerin de çeşitlenmesi gerekir.
- “Engeline rağmen” anlatısının problemi
Engelli bireylerin başarıları anlatılırken sıkça kullanılan bir ifade vardır:
“Engeline rağmen başardı.”
Bu ifade iyi niyetli görünse de engellilik çalışmalarındaki “overcoming” yani “engeli aşma” anlatıları açısından dikkatle değerlendirilmelidir.
Oxford Research Encyclopedia’nın 2026 tarihli Disability and Memoir çalışması, engelli yaşam anlatılarında “overcoming” anlatılarının, bireysel başarıyı merkeze alan ve engelliliği çoğu zaman bireysel bir sorun gibi ele alan tıbbi modele yakınlaştığını; buna karşılık bedeni toplumsal bağlamı içinde ele alan anlatıların sosyal modelle daha fazla örtüştüğünü belirtiyor.
Buradaki problem başarı hikâyelerinin anlatılması değildir.
Problem, başarının yalnızca “engeli aşmak” olarak tanımlanmasıdır.
Bir engelli yazarın kitabı yayımlandığında:
“Engeline rağmen yazar oldu.”
demek yerine,
“Bir engelli yazar edebiyat dünyasında kendi eserini ortaya koydu.”
demek neden daha doğru olmasın?
İlk cümle engelliliği başarının karşısına koyuyor.
İkinci cümle ise yazarı doğrudan edebiyatın öznesi olarak kabul ediyor.
Ben ikinci anlatıyı tercih ediyorum.
Çünkü eşitlik, engelli insanların olağanüstü insanlar olduğunu kanıtlamak zorunda kalmamasıyla başlar.
Engelli insanların sıradan olabilme hakkı da vardır.
Kötü bir kitap yazma hakkı bile.
Bir şiirinin beğenilmemesi hakkı bile.
Yanlış karar verme hakkı bile.
Başarısız olma hakkı bile.
Çünkü eşitlik, yalnızca başarılı engelli insanları kabul etmek değildir.
İnsanın bütün hâliyle kabul edilmesidir.
- Engelli birey yalnızca edebiyatın konusu değildir
Bence tartışmanın en önemli noktalarından biri burada.
Engelli bireylerin edebiyattaki varlığını yalnızca “engellilik hakkında yazılmış kitaplar” üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.
Bir engelli yazar aşk romanı yazabilir.
Polisiye yazabilir.
Bilimkurgu yazabilir.
Çocuk kitabı yazabilir.
Şiir yazabilir.
Mizah yazabilir.
Deneme yazabilir.
Siyasi metin yazabilir.
Hatta engellilik hakkında hiç yazmayabilir.
Çünkü engelli olmak, yazarın bütün üretimini belirleyen tek kimlik değildir.
Oxford’un güncel engellilik çalışmaları literatürü de alanın yalnızca engellilik “hakkında” yapılan çalışmalardan değil, engelli insanların “tarafından” üretilen temsillerden de oluştuğunu; temsilin edebiyat, sinema, televizyon ve sahne gibi farklı kültürel alanlarda incelendiğini vurgulamaktadır.
Bu nedenle “engelli edebiyatı” kavramını geniş düşünmek gerekir.
Bu alan yalnızca engelliliği anlatan metinlerden oluşmaz.
Engelli insanların ürettiği edebiyat da bu alanın merkezindedir.
- Dünyadan engelli edebiyatçılar: Kendi hikâyesini yazmak
Dünyanın farklı dönemlerinde engelli yazarlar kendi deneyimlerini yazdılar.
Bu örnekler yalnızca biyografik başarı hikâyeleri değildir.
Aynı zamanda engelli insanların kendilerini nasıl anlattığını gösteren edebî ve kültürel belgelerdir.
Helen Keller
Helen Keller, bu alandaki en bilinen isimlerden biridir.
Sağır-kör olan Keller, Anne Sullivan’ın desteğiyle iletişim kurmayı ve eğitim almayı başardı. 1903 yılında yayımlanan The Story of My Life, yaşamını, eğitim sürecini ve Radcliffe College’a uzanan yolculuğunu anlatır.
Oxford Research Encyclopedia’nın 2026 tarihli çalışması, Keller’ın yaşam anlatısını engelli yaşam yazınının önemli tarihsel örneklerinden biri olarak ele almaktadır.
Keller’ın önemini yalnızca “engeline rağmen başarılı oldu” cümlesine indirgemek büyük bir eksiklik olur.
Asıl önemli olanlardan biri, kendi yaşamını kendisinin anlatmasıdır.
Christy Brown
İrlandalı yazar ve ressam Christy Brown, serebral palsi ile yaşadı.
1954 yılında yayımlanan My Left Foot, çocukluğunu ve yaşam deneyimini anlatır. Eser daha sonra sinemaya uyarlandı.
Oxford’un engelli yaşam yazını araştırması, Brown’ın eserini bu geleneğin önemli örneklerinden biri olarak değerlendiriyor.
Brown’ın hikâyesi bize yazarlığın yalnızca fiziksel hareket kapasitesiyle açıklanamayacağını hatırlatıyor.
Yazmak için bedenin “standart” kabul edilen biçimde çalışması gerekmiyor.
İletişim yöntemleri değişebilir.
Üretim biçimleri değişebilir.
Ancak insanın düşünme ve anlatma hakkı ortadan kalkmaz.
Jean-Dominique Bauby
Fransız gazeteci ve dergi editörü Jean-Dominique Bauby’nin The Diving Bell and the Butterfly adlı kitabı da farklı bir örnektir.
Geçirdiği felç sonrasında locked-in sendromuyla yaşayan Bauby, yalnızca bir göz kapağını kullanabildiği iletişim sistemiyle eserini oluşturdu.
Oxford Research Encyclopedia, Bauby’nin kitabının harflerin göz kapağı hareketleriyle seçilmesi yoluyla oluşturulduğunu aktarmaktadır.
Ancak burada akademik bir ayrıntı da önemlidir.
Araştırmacılar Bauby’nin kitabının önemli bir engellilik anlatısı olmakla birlikte, engellilik deneyiminin kendisini derinlemesine tartışmaktan ziyade, felç öncesindeki yaşamına duyduğu özlemi öne çıkardığını belirtmektedir.
Bu ayrıntı bize önemli bir şey öğretiyor:
Engelli bir yazarın kitabı otomatik olarak “engellilik hakkında doğru anlatı” anlamına gelmez.
Engelli yazarların da farklı anlatı tercihleri olabilir.
Taha Hussein
Engelli edebiyatını yalnızca Avrupa ve ABD üzerinden okumamak da önemlidir.
Mısırlı yazar ve düşünür Taha Hussein, Arap edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir.
Çocukluğunda görme yetisini kaybeden Hussein’in The Days (el-Eyyâm) adlı otobiyografik eseri modern Arap edebiyatının önemli metinlerinden biridir.
JSTOR’da yer alan Princeton University Press kaydı, The Days’i modern Arap edebiyatının en etkili ve bilinen eserlerinden biri olarak tanımlar. (
2026 yılında yayımlanan bir akademik çalışma ise Hussein’in otobiyografik ve kurmaca eserlerini engellilik çalışmaları perspektifinden inceleyerek, körlüğün anlatı, hafıza, algı ve edebî metaforlarla ilişkisini tartışmaktadır.
Taha Hussein örneği özellikle önemlidir.
Çünkü engelli edebiyatının küresel tarihini yalnızca İngilizce konuşulan ülkeler üzerinden kurmanın ne kadar eksik olduğunu gösterir.
- Engelli edebiyatında deneyim bilgisi
Engelli bir yazar kendi deneyimini yazdığında ortaya yalnızca edebî bir eser çıkmaz.
Aynı zamanda bir deneyim bilgisi ortaya çıkar.
Bir insanın erişilemeyen bir binayı anlatması, erişilebilirlik konusunda bir raporun yerine geçmez.
Ama o binanın insanda yarattığı duyguyu, gündelik hayata etkisini ve toplumsal dışlanmayı başka bir biçimde görünür kılabilir.
Bir engelli kadının ailesinin onun bedeni üzerindeki kontrolünü anlatması, yalnızca kişisel bir hikâye değildir.
Aynı zamanda toplumsal cinsiyet ve engellilik ilişkisini anlamamıza yardımcı olabilir.
Bir engelli bireyin iş görüşmesinde yaşadığı ayrımcılığı anlatması, yalnızca bir anı değildir.
İstihdam sisteminin nasıl işlediğine dair deneyimsel bir veri de üretir.
Cambridge University Press’in engelli Amerikan denemeciliği üzerine çalışması, Helen Keller’dan Paul K. Longmore ve Esmé Weijun Wang’e kadar farklı engelli yazarların eserlerinde ayrımcılık, dışlanma, beden ve deneyim gibi temaların işlendiğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla engelli edebiyatını yalnızca estetik bir alan olarak değil, deneyim bilgisinin üretildiği kültürel bir alan olarak da okuyabiliriz.
- Engelli kadınların edebiyatta görünürlüğü
Engelli kadınların edebiyattaki temsili ayrıca ele alınmalıdır.
Çünkü engelli kadınlar, hem toplumsal cinsiyet hem de engellilik üzerinden stereotiplere maruz kalabilirler.
Kadın bedeninin güzellik, cinsellik, annelik ve bakım üzerinden tanımlandığı toplumlarda engelli kadınların bedeni çoğu zaman bu anlatıların dışında bırakılır.
Engelli kadın ya “korunması gereken masum kişi” olarak görülür ya da cinselliği tamamen görünmez hale getirilir.
Rosemarie Garland-Thomson, engelli kadınların edebiyattaki temsilini uzun süredir çalışan önemli akademisyenlerden biridir. Extraordinary Bodies adlı çalışmasında fiziksel farklılığın Amerikan kültürü ve edebiyatında nasıl anlamlandırıldığını; engelli kadın karakterlerin edebiyatta hangi toplumsal roller içerisine yerleştirildiğini tartışır.
Garland-Thomson ayrıca engelli kadınların erotik yaşamlarının edebî temsilde tarihsel olarak sıklıkla yok sayıldığını veya sorunlaştırıldığını göstermektedir.
Edebiyatın engelli kadınlara yalnızca “acı çeken beden” olarak yer vermesi, onların insanlığının önemli bir bölümünü görünmez hale getirir.
- Edebiyat ve insan hakları
Edebiyatın bu noktada insan haklarıyla doğrudan bir ilişkisi vardır.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi, engelli bireylere ilişkin stereotipler ve önyargılarla mücadele edilmesini ve medya organlarının engelli bireyleri Sözleşme’nin amacıyla uyumlu biçimde temsil etmesinin teşvik edilmesini öngörmektedir.
Sözleşmenin 30. maddesi ise engelli kişilerin kültürel yaşama diğer insanlarla eşit biçimde katılma hakkını tanımaktadır.
Bu madde yalnızca kültürel eserleri tüketme hakkını değil, engelli insanların yaratıcı, sanatsal ve entelektüel potansiyellerini geliştirme ve kullanma fırsatını da açıkça düzenlemektedir. Ayrıca kültürel materyallere erişilebilir formatlarda erişim hakkını vurgulamaktadır.
Bu nedenle erişilebilir bir kitap yalnızca teknik bir mesele değildir.
Bir engelli insanın kitap okuyabilmesi kültürel katılım hakkıdır.
Bir engelli yazarın eserinin yayımlanması kültürel üretim hakkıdır.
Bir edebiyat festivalinin erişilebilir olması katılım hakkıdır.
Bir engelli yazarın festivalde konuşmacı olması temsil hakkıdır.
Bir yayınevinin engelli yazarları yalnızca “engellilik” üzerine yazdıkları için değil, edebî üretimleri nedeniyle değerlendirmesi eşitlik meselesidir.
- “Bizim için bizsiz asla” edebiyatta da geçerli
Engelli hakları hareketinin temel ilkelerinden biri olan “Bizim için bizsiz asla” yaklaşımı edebiyatta da karşılığını bulmalıdır.
Engellilik hakkında yazmak yasaklanamaz.
Engelli olmayan yazarlar da engelli karakterler yazabilir.
Ancak sorumluluk önemlidir.
Araştırmak gerekir.
Engelli insanların deneyimlerini dinlemek gerekir.
Stereotipleri sorgulamak gerekir.
Ve mümkünse üretim sürecinde engelli yazar, editör, danışman, akademisyen ve sanatçıların katkısını almak gerekir.
Çünkü temsil yalnızca hikâyenin içerisinde gerçekleşmez.
Temsil, üretim sürecinde de gerçekleşir.
Bir engelli karakterin romanın başkahramanı olması önemlidir.
Fakat o romanın editörünün engelli olması da önemlidir.
Yayınevinin erişilebilir olması da.
Edebiyat festivalinin engelli yazarları davet etmesi de.
Jürilerde engelli insanların bulunması da.
Eleştirmenlerin engelli eserleri yalnızca “ilham verici” kategorisinde değerlendirmemesi de.
- Engelli yazarların sanat dünyasındaki motivasyonu
Engelli insanların sanat yapma motivasyonu çoğu zaman yanlış bir yerden okunuyor.
Sanki engelli bir birey sanat yapıyorsa topluma bir şey kanıtlamaya çalışıyormuş gibi.
Oysa neden sanat yapalım?
Çünkü söyleyecek sözümüz var.
Çünkü anlatacak hikâyemiz var.
Çünkü resim yapmak istiyoruz.
Çünkü şiir yazmak istiyoruz.
Çünkü roman yazmak istiyoruz.
Çünkü sanat bizim de hayatımızın bir parçası.
Bir engelli sanatçının varlığını sürekli “mücadele” üzerinden açıklamak, sanat üretiminin kendisini ikinci plana atabilir.
- Edebiyatın psikolojik ve toplumsal etkisi
Edebiyatın birey üzerindeki etkisini yalnızca “tedavi” kavramı üzerinden değerlendirmemek gerekir.
Bir metin insana kendisini yalnız hissetmediğini gösterebilir.
Kendi deneyimini başka bir insanın cümlesinde görebilir.
Adını koyamadığı bir duyguyu tanıyabilir.
Bir başkasının hikâyesi aracılığıyla kendi hayatına başka bir pencereden bakabilir.
Ancak edebiyatı psikolojik veya tıbbi tedavinin yerine koymak doğru değildir.
Edebiyatın gücü başka bir yerde ortaya çıkar:
Anlam verme gücünde.
Bazen bir kitap sorunu çözmez.
Ama sorunun varlığını görünür kılar.
Bazen cevap vermez.
Ama insanın yalnız olmadığını hissettirir.
Bazen iyileştirmez.
Ama insanın kendisini ifade edebilmesi için bir alan açar.
Engelli birey açısından bu alan özellikle önemlidir.
Çünkü toplum tarafından sürekli tanımlanan bir insanın kendi cümlesini kurması başlı başına özgürleştirici olabilir.
- Engelli edebiyatını yalnızca acı üzerinden okumamak
Engelli edebiyatına ilişkin önemli tehlikelerden biri de eserlerin yalnızca acı üzerinden değerlendirilmesidir.
Bir engelli yazarın hayatı gerçekten zorluklarla dolu olabilir.
Ancak bu, bütün eserinin acıdan ibaret olduğu anlamına gelmez.
Engelli bir insan gülebilir.
Mizah yapabilir.
Aşk yazabilir.
Macera yazabilir.
Fantastik dünyalar kurabilir.
Siyaset yazabilir.
Çocuklar için masallar yazabilir.
Hatta yalnızca günlük hayatın sıradanlığını yazabilir.
Bu çeşitlilik çok önemlidir.
Çünkü bir toplumsal grubu sürekli acı üzerinden temsil etmek, o grubun insanlığını daraltır.
Engelli insanlar yalnızca mağdur değildir.
Ama yalnızca kahraman da değildir.
Onlar insandır.
İnsan olmanın bütün çelişkileriyle birlikte.
- Edebiyatın okuyucuya katkısı
Engelli yazarların eserleri engelli olmayan okuyucular için yeni bir bakış açısı sağlayabilir.
Okuyucu, engelliliği yalnızca dışarıdan gözlemlemek yerine birinci şahıs anlatı üzerinden deneyimleme fırsatı bulabilir.
Ancak burada önemli bir denge vardır.
Engelli yazarların görevi engelli olmayan insanlara sürekli empati öğretmek değildir.
Bir engelli yazarın her eserinin “topluma ders verme” amacı taşıması beklenmemelidir.
Yazarın sanatçı olarak özgürlüğü korunmalıdır.
Bir engelli yazar yalnızca engellilik üzerine yazmak zorunda değildir.
Tıpkı kadın bir yazarın yalnızca kadınlık hakkında yazmak zorunda olmadığı gibi.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü eşitlik, engelli yazarın da diğer yazarlar kadar sanatsal özgürlüğe sahip olmasıdır.
- Ben yalnızca hakkında yazılan kişi değilim
Benim için bütün bu tartışmanın merkezinde tek bir cümle var:
Ben yalnızca hakkında yazılan kişi değilim.
Ben yazanım.
Anlatanım.
Soranım.
Eleştirenim.
Üretenim.
Bazen hata yapanım.
Bazen başarılı olanım.
Bazen başarısız olanım.
Benim hikâyem yalnızca engellilikten oluşmuyor.
Benim de aşk hikâyelerim olabilir.
Dostluklarım olabilir.
Hayallerim olabilir.
Korkularım olabilir.
Siyasi düşüncelerim olabilir.
Sanatsal tercihlerim olabilir.
Ve bütün bunların hepsi benim hikâyemin parçalarıdır.
Bu nedenle engelli bireyin kendi hikâyesini anlatması, yalnızca edebî bir tercih değil, aynı zamanda özne olma meselesidir.
- Geleceğin engelli edebiyatı nasıl olmalı?
Gelecekte engelli edebiyatının daha çoğulcu ve erişilebilir olması gerektiğini düşünüyorum.
Bunun için birkaç temel noktaya ihtiyaç var.
Birincisi: Erişilebilirlik
Kitaplara farklı formatlarda erişilebilmelidir.
Kültür merkezleri, kütüphaneler, edebiyat festivalleri ve imza günleri erişilebilir olmalıdır.
İkincisi: Üretimde temsil
Engelli yazarlar yalnızca kitapların konusu değil, yayıncılık ve kültür-sanat alanının çalışanları, editörleri, eleştirmenleri ve karar vericileri de olmalıdır.
Üçüncüsü: Çeşitli anlatılar
Engelli karakterler yalnızca acı, kahramanlık veya mucize üzerinden yazılmamalıdır.
Dördüncüsü: Engelli kadınların görünürlüğü
Engelli kadınların aşk, beden, cinsellik, annelik, çalışma hayatı ve siyaset gibi alanlardaki deneyimleri görünür olmalıdır.
Beşincisi: Engelli yazarların özgürlüğü
Engelli yazarlar yalnızca kendi engellilikleri hakkında yazmaya zorlanmamalıdır.
Altıncısı: Eleştirel okuma
Engelli yazarların eserleri yalnızca “ne kadar ilham verici” oldukları üzerinden değil, edebî nitelikleri üzerinden de değerlendirilmelidir.
Sonuç: Kalemi elimize almak
Edebiyat yalnızca başkalarının hikâyelerini okumak değildir.
Bazen kendi hikâyemizi geri almaktır.
Yıllarca başkalarının bizim hakkımızda yazdığı cümleleri okuduk.
Bazen acınacak karakter olduk.
Bazen kahraman olduk.
Bazen trajedinin sembolü olduk.
Bazen başkalarının vicdanını rahatlatan “ilham verici” hikâyeler olduk.
Ama artık başka bir cümle kurmanın zamanı geldi.
Biz yalnızca hikâyelerin kahramanı olmak istemiyoruz.
Kalemi de elimize almak istiyoruz.
Engelli bireylerin edebiyattaki varlığı yalnızca görünürlük meselesi değildir.
Bu, kültürel yurttaşlık meselesidir.
İfade özgürlüğü meselesidir.
Eşitlik meselesidir.
İnsan hakları meselesidir.
Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 30. maddesi, engelli insanların kültürel yaşama eşit katılımının yanında onların yaratıcı, sanatsal ve entelektüel potansiyellerini geliştirme ve kullanma hakkını açıkça tanımaktadır.
Bu nedenle artık engelli edebiyatına yalnızca şu soruyla bakmamalıyız:
“Engelliler hakkında hangi kitaplar yazıldı?”
Şunları da sormalıyız:
Kaç engelli insan kendi kitabını yazabildi?
Kaçının eseri yayımlandı?
Kaçının kitabına erişilebilir formatta ulaşılabiliyor?
Kaç engelli yazar edebiyat festivallerinde yer alıyor?
Kaç engelli kadın yazar görünür?
Kaç engelli editör ve eleştirmen yayıncılık dünyasında karar mekanizmalarında bulunuyor?
Ve en önemlisi:
Engelli insanlar kendi hikâyelerini anlatırken gerçekten dinleniyor mu?
Çünkü temsil, yalnızca bir karakterin bir kitabın sayfasında görünmesi değildir.
Temsil, o karakterin arkasındaki gerçek insanların kendi sesleriyle konuşabilmesidir.
Helen Keller’ın yaşam anlatısından Christy Brown’ın My Left Foot‘una, Jean-Dominique Bauby’nin The Diving Bell and the Butterfly‘ından Taha Hussein’in The Days’ine kadar farklı dönemlerden ve coğrafyalardan örnekler, engelli insanların yalnızca edebiyatın nesnesi olmadığını gösteriyor.
Bugün bize düşen ise bu geleneği daha da genişletmek.
Daha fazla engelli yazarın yazabilmesi için erişilebilir yayıncılık mekanizmaları kurmak.
Daha fazla engelli kadının kendi hikâyesini anlatabilmesini sağlamak.
Engelli karakterleri kalıplardan kurtarmak.
Ve engelli insanları yalnızca anlatılan kişiler olmaktan çıkarıp anlatının sahibi haline getirmek.
Çünkü benim için edebiyatın en güçlü cümlesi şudur:
“Ben yalnızca hakkında yazılan kişi değilim. Ben yazanım.”
Ve belki de bugün edebiyatın ihtiyacı olan şey tam olarak budur:
Engelli insanların acısını başkalarının anlatması değil; engelli insanların kendi seslerini duyurabilecekleri bir edebiyat dünyası.
Çünkü kendi hikâyemizi kendimiz yazmak yalnızca bir sanat hakkı değildir.
Kendi hayatımızın öznesi olma hakkımızdır.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.