İleri teknolojinin sınırsız bilgi sunduğu bu yeniçağda; Din, işlevini yitiriyormuş gibi gözükse de aslında her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaya başlanmış durumda. İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik; gönül gözüyle ve akıl gözüyle görebilme yetisidir. Neresinden bakarsanız bakın, yapısı gereği kapitalizm, gönül gözüyle görmeyi yok etme eğilimindedir. Çünkü Kapitalizm, büyük resme bakıldığında bunca savaş ve yağmanın ortasında, bireylerin bir değeri olmadığını; teknolojinin ve zihnin bu hızlı gelişiminde insanlığın doğru yolda olduğunu hissettirmektedir.
Bu da günümüz insanını, kısacık yaşamlarında keyiflerine bakmaları gerektiği sonucuna vardırmaktadır. Yani insanın, yolda yürürken ayağımızın altında ezilen solucandan pek de farkı yoktur. Doğumu, yaşamı, ölümü tesadüfler üzerine kuruludur, ölümden sonra da bir şey olmayacaktır. Olsa da bu, şu anda düşünülecek bir şey değildir.
Evet, insanoğlu fark etmese de; uzun bir süredir bilinçsizce inandığı Din budur. Maddesel dünyada aldıkları her haz da onların ibadeti olmaya devam etmektedir. Belli ki; tek tanrılı Din zamanı sona ermiş; yerine hazlarıyla, zevkleriyle çok tanrılı Din geri gelmiştir. Herkesin evlerinin başköşesine koyup tapındığı putlar, artık yeni dünyanın Tanrıları olmuştur.
Hepsinin sonucunda ise hayat git gide yozlaşmakta, eski değerler gün be gün unutulmaktadır.
İnancının temeline, hayatın bir zevk cümbüşü olduğunu oturtan günümüz toplumu, hızla giden bu neşeli trenden mahrum kalmamak için kendi kaderini de değiştirememektedir. Çünkü Kapitalizmi değiştirecek, dönüştürecek sınıflar yeni düzenin tanrıları tarafından lanetlenmişlerdir. Vicdan onların en büyük lanetidir, bu sebeple yeni dünya düzeninde yerleri yoktur. Geri kalan sınıflarsa bu zevk trenine yetişmek için ahlakı hiçe saymaktadır. Hepsinin sonucunda ise hayat git gide yozlaşmakta, eski değerler gün be gün unutulmaktadır.
Burada sorulması gereken soru; bizler gerçekten birer solucan gibi tesadüfen bir yerlerde bulunup, hiçbir anlamı olmayan evrende vakit mi geçiriyoruzdur. Çünkü öyleyse, artık dünyaya gönül gözüyle bakmamızın da bir anlamı kalmamıştır.
Belki bu yolda gönül; korunması gereken değil, yok edilmesi gerekendir. Belki de hissiyat, ezilenlere aittir ve tüm ezilenler yok olana kadar bu böyle devam etmelidir.
Peki ya her şeyin ilahi bir dengesi var ise ve bu denge ancak O’na inanmaya başlayınca ortaya çıkıyorsa?
Ya bilinen evrenin en özel varlığı olan İnsan’ı, yanlış anladığımız ve anlattığımız için solucan gibi yaşamak zorunda bırakılıyorsak.
Yok edilen doğa, yok edilen vicdan kadar merhametli olabilir mi acaba?
Allah’ın bir parçası olduğumuzu yadsıyacak kadar kendimizi büyüksedikçe; bu hazlar dünyasında yok oluşumuz da o kadar değersiz olacaktır.
Yorumlar (0)