“Gökçekleşme” ve Gökçekleşme!

“Gökçekleşme” ve Gökçekleşme!

Aşağıdaki önerme doğru, ama Ankara için uzun zamandır geçerli değil:
“Bir kentin bir kamusal alanın ya da binasının veya parkının varlığını koruyabilmesi için, belediye başkanın beğenmesi/beğenmemesi bir koşul olmaz.”
Basit bir gerçeklik gibi duruyor ama değil.

Belediye başkanı bir binayı/parkı sevmiyorsa, o bina/park gidiyor. Ülkenin “tek adam” rejiminden kurtuluş mücadelesi, yakın zamanlarda çok yakıcı bir hal aldı ama belediyeler, neredeyse her zaman, “tek adam” rejimindeydi. Ama daha da kötüsü, belediye meclisleri de ülke meclisinden daha somut bir biçimde, rant/çıkar ve hemşeri/yandaş kollamak türü merakları olan kişilerin meclisi olarak çalışıyor.

100. Yıl Çarşısını biliyor musunuz? Büyük bir olasılıkla bilmiyorsunuz. Neden bilmiyorum, oldukça şanssız bir bina sanki. Öncelikle yarışmayı kazanan projenin inşaatının tamamlanması çok uzun zaman aldı ve tam 12 Eylül’ün çok tatsız günlerinde açıldı. Kentin merkezinde bir mekân uzun süre kapatılınca/devreden çıkartılınca, kentliler oraya gitmeyi unutuyor ve oranın yeniden canlı bir biçimde kullanıma girmesi epey zor oluyor. 100. Yıl Çarşısı için de böyle oldu. Çarşı açıldıktan sonra da, mimarların projesine birçok müdahale ve değişiklik yapıldı ve bu saygısızlık, binanın işlevsel ve anlamsal öngörülerini, kalitesini olumsuz etkiledi.

Ulus Meydanı çevresini nasıl değerlendiriyorsunuz bilmiyorum, ama ben meydanın ve çevresindeki yapıların niteliklerini ve ilginçliklerini, bu merkezi kullandıkça daha çok anlıyorum: Burası, sanki kent için, kentin mekânlarının ve mimarisinin dönemlenmesini ve çeşitlenmesini bütünüyle sergilendiği için, büyük bir açıkhava müzesi gibi. Önce, Birinci Meclis binasına dönüşen ve Ulus’ta, 20. yüzyılın (bugüne kalmış) ilk yapısı olan İttihat ve Terakki Mahfeli, sonra giderek Ankara’nın ve Cumhuriyet’in simgesi Heinrich Krippel’in Zafer Anıtı, 1920’li yıllardaki ilk arayışlara ve “milli mimari” akımına uygun İstanbullu Giulio Mongeri’nin İş Bankası binası, meydanın ilk yapı ögeleri. 1929’daki Lozan Palas/Akbank, 1880’lerin sonunda yapılan Taşhan’ın tarih sahnesinden çekilerek yerine Sümerbank’ın, Elsaesser imzalı o muhteşem yapısı, yine 1930’ların sonuna doğru, Ernst Arnold Egli’nin Çankırı Caddesi köşesindeki sade ve temiz modernizmiyle ilk Koç Han’ı ve 1931-33 yılları arasında, Clemens Holzmeister tarafından tasarlanarak yapılan Merkez Bankası Genel Müdürlüğü Binası… Bunların her biri, Ulus Meydanına ciddi katkılar sundular.

Meydanın güneydoğusundaki Öğretmen Okulu binasındaki Maarif Vekaleti binası bir yangınla yitince, 1950’lerde yerine, artık başka bir aşamaya ulaşmış modern anlayışına göre, yeni işhanları, yeni meydan düzenlemeleri yapıldı: 1960’lı yıllardan başlayarak, planlama ve koruma anlayışının gelişmesiyle Ulus, yaşamın değişen beklentilerini ve anlayışlarını, sergilemeye devam etti. 

1950’li yıllarla başlayan, Orhan Bozkurt, Orhan Bolak, Gazanfer Beken’in tasarladığı Ulus İşhanı ve yüksek blok 1963’te, meydanın gelişen mekanına katıldı. Ferzan Baydar, Affan Kırımlı, Tayfur Şahbaz’ın kazandığı yarışmanın sonucunda, bir seramik müzesi kadar zengin olan Anafartalar Çarsısı ve yüksek blok, 1967’de kullanıma girdi. En son olarak da, 1967’de açılan yarışmayı kazanan Semra Dikel, Orhan Dikel’in Yüzüncü Yıl Çarsısı, 1981’de hizmete açıldı.

Bunların her biri meydana, bir pul defterine dizilen nadide pullar gibi, birer birer yerleştiler; kendi dönemlerinin tartışmalarına, değerlerine ve estetik anlayışına, teknolojik olanaklara göre anlamlarını buldular. Her bina ve her mekân, meydana ayrı bir katkıda bulunuyor. Meydandaki yapılar, gelenekten moderne, ulusalcılıktan enternasyonalizme, yerel malzemelerden evrensel yapı malzemelerine kadar farklı şeyler söylüyor olsalar da meydanın çevresinde aynı dili konuşarak sohbet ediyorlar. Ulus’ta bir üslup karmaşası veya çorbası değil, çevrelerindeki yaşamın canlanmasına ve dinamizmine paralel bir evrim ve değişme izleniyor ve tam da bu nedenle bir açıkhava müzesi gibi…

Ulus Meydanındaki kamusal yaşam ve burasının sahip olduğu “merkezi iş yeri” işlevleri ve politik/ideolojik önem, değişikliğe uğradıkça yeni mekanların, mimari ögelerin eklenmesiyle, Ankara’nın merkezi olarak sahip olduğu önem, gelişti ve olgunlaştı. Kentin Cumhuriyet dönemindeki gelişmelerin sürekliliğini ve değişimini, bugün de, içtenlikle gösteriyorlar.

Hiç kimse, bu gelişimdeki her şeyi sevmek/beğenmek zorunda değil; ama gelişme tarih içinde, somut olarak böyle sıralanıyor. Kentliler de buna tanıklık ediyor, birlikte yaşıyorlar ve bu kentsel mekanların her bir girintisinde, kuytusunda; Akman’da, Ali Uzun’da, bir leblebicide ya da Merkez Bankası’nda, Meclis Müzesi’nde usul-usul anılarını biriktiriyorlar…

Meydanlar, kentlerdeki önemli kamusal alanlar, olgunlaştıkça ve geliştikçe her dönemin kendi anlayışına göre farklı nitelikler gösteren ticari işlevler, estetik değerler, kültürel örüntü, toplumsal yaşamın evrimiyle, kendiliğinden, kamusal mekânlara/yapılara yansır. Bunların hepsi de “çok güzel” ya da “bütün zamanlara göre değerli” olmak veya “ölümsüz beğeni” yansıtmak durumunda değildir. Kentlilerin bazısı kimi binaları beğenir, diğerleri de başka dönemlerin anlayışlarını yansıtan başka binalarla ilgilenir. Ama kentin meydanı, kentlilere bütün bu dönemleri ve anlayışlarını önemli buldukları ögelerin yaslandığı anlayışları yansıtıyorsa, kentin kamusal alanları işlevlerini yerine getiriyor demektir.

Ankaralılar, Ulus’u böyle gördüler ve bu binalarda, meydanlarda yaşadılar, işlerini gördüler. 1980’de yapılmış bir binayı 2020’de “yıkalım ve şimdi geçerli olan anlayışa göre yenisini yapalım” düşüncesi geçerli olsaydı, kentin dönemlerini, evrimini nasıl izleyecektik? Zamanı her zaman yeniden başlatarak bir kenti kurabilir miyiz? Zamanın izlerine göre, değişimin ipuçlarını nasıl izleyecektik? Belediye başkanları, ya da onların talimatıyla yenileme planları yapanlar, tepeden inme bir yaklaşımla, belki de beş para etmez/güncel beğenilerini, ideolojik zorbalıklarını kente dayatırlarsa, yaşadığımız kent neye benzeyecek? 

Bu sorunu daha açık bir biçimde gösterebilmek için; Elif Selena, Ayhan Koçyiğit, Leyla Etyemez Çıplak, Yiğit Acar’ın hazırladığı 100. Yıl Çarşısı Koruma - Yıkım Tartışmaları ve Ulus Tarihî Kent Merkezine Bütüncül Yaklaşım Önerisi, başlıklı çalışmadan Ulus Meydanı’nı yeniden planlamaya girişen belediyeci grubun plan notlarını değerlendiren bir parça aktaracağım:

(http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=430&RecID=5126)

Bu planda yer alan birçok öneri, tarihî Ankara’nın çok katmanlı kimliğini oluşturan değerlerin bazılarının ön plana çıkarılması, diğerlerinin ise yok sayılması veya niteliksiz olarak değerlendirilmesi yönünde geliştirilmiş, strateji planında 1920-1930’lar kent makroformu esas olarak belirlenmiştir. Plan raporunda özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait kültürel mirasa vurgu yapılarak ön plana çıkartılması, kamusal açık alanlarda gerekli görülen yıkımların yapılması ve bu alanların eski görünümlerine döndürülmesi, niteliksiz olarak değerlendirilen Ankara’nın 1950 sonrası uluslararası üslup temsili olan yapılarının (Ulus Çarşısı, Anafartalar Çarşısı ve 100. Yıl Çarşısı gibi) yıkılarak yerlerine bedesten, arasta benzeri yapılar önerilerek sahte bir tarihî alan oluşturulması, birçok yapının detaylı incelemesi yapılmadan yeni fonksiyon önerileri geliştirilmesi ve Ulus Meydanında trafiğin yer altına alınarak meydanın yayalaştırılması yer almaktadır.”

Öneri sahipleri, çok sakin ve bilimsel bir tutumla, bütün eleştirileri sistematik olarak ortaya koyuyor. Ben sadece bir küçük ekle yetinerek, yazıyı sonlandıracağım. Ulus’ta Selçuklu dönemine ait hangi kültürel miras ortaya çıkartılacak acaba? Hangi Osmanlı mirası? Aslında kentte hangi Selçuklu mirası var? Hangi Osmanlı mirası var? Selçuklu döneminde Ankara kenti vardı elbette ama Selçuklular Ankara’da hiçbir eser yaratmadı. Osmanlı döneminde de Ankara vardı ama Ankara’da (belki Cenabi Ahmet Paşa Camisi ve Osmanlı’nın son yıllarında Abidin Paşa’nın kişisel gayretlerinin dışında) hangi Osmanlı katkısı var? 

Selçuklu Döneminde de, Osmanlı Döneminde de, Ankara’ya ne yapıldıysa, taşranın sadeliği ve olanakları çerçevesinde, Ankaralılar tarafından yapıldı. Ankaralılar kendi parası, kendi aklı, geleneği, beğenisi ve kültürü ile kendi mirasını kendisi yarattı. Büyük ve küçük programlı iş hanları da Ankara’nın gelişmesine/ticaretine katkıda bulunmak isteyen kişilerin vakfetmesi ya da kendi birikimiyle inşa etmesiyle gerçekleşti. Yoksa ne Selçuklu ne de Osmanlı, Konya gibi, Kayseri, Sivas gibi, Bursa gibi, hatta Tokat ve Amasya kentlerine yaptığı gibi, kamu bütçesinden Ankara’ya hiçbir yatırım yapmadı. Bu da çok iyi bir şey olmalı. Ankara, her yıkımdan sonra, kendi küllerinden doğdu, Cumhuriyet dönemine kadar.

Ulus hem Frig, hem Galat, hem Roma, hem Bizans Ankara’sının da merkezi oldu, sonra Bizans, giderek kaleye doğru çekildi. Ulus, meydanın biraz derininden başlayarak, tabaka-tabaka bütün tarihi katmanlar, orada duruyor. Bu derinliği acımasızca parçalayarak, yer altına yol ve otopark yapılması önerisi nasıl bir plan anlayışıdır? Bunca kabalık ve sığlık karşısında, yapay ve aslında olmayan bir tarihi (Selçuklu ve Osmanlı’nın sahte dekorlarını) inşa etmek için yıkmak, nasıl bir anlayıştır? Buna karşı, bir yarışmayla kazanılmış ve mesleki tartışmalara/düşüncelere göre elde edilmiş ve nitelikli bir “modern” olan, somut ve gerçek 100. Yıl Çarşısını, nasıl savunmayız?

“Yıkıp-yapma”, “ekonomik ömrünü tamamlamadan hovardaca yok etme” ve yeni kaynak, enerji, malzeme tüketimi vb. gibi, “ekoloji/iklim krizi” kavramlarına hiç girmeden, şöyle bitirilebiliriz:

  • Ankara’yı biraz daha öğütmeyelim/kaybetmeyelim,
  • Ulus’un anlam ve değer bütünlüğünü/ evrimini parçalamayalım ve 
  • 100.Yıl Çarşısını, bütün “Gökçekleşme” özentilerine karşı yaşatmaya çalışalım.
Yazar Akın Atauz
  • Paylaş