Gününüz aydın olsun sevgili okurlar. Yayın organımız Solfasol, benim için bir köşe yazısı yeri ayırdığını bildirince, bunu onur saydım. Böylece ilk yazımı sunuyorum size. Yerel bir organda yazmanın tadı başkadır. Yaklaşık 40-45 yıl önce, Bingöl’ün ve Erzincan’ın yerel gazetelerinde yazmıştım. Hatta Erzincan’daki gazetenin patronu, esas işim olan halk eğitim uzmanlığının yanı sıra, beni aylığa bağlayarak bu günlük gazeteyi bütünüyle benim çıkarmamı istemişti, kabul ettim. Erzincan’da, kimi insanların yüzünü ekşitecek yazılar yazınca, bu ekşi suratlılarla mahkemelik bile oldum. Tam 40 yıl önceydi bu can sıkıcı olay. Gazetedeki işimi bırakmaktansa, kökten bir çözümle Erzincan’ı terk ettim, bitti bu iş. O yılların günlük bir Erzincan gazetesiyle Solfasol’u bir tutmuyorum. Solfasol başkentin özgün bir sesi…
Ben de yaklaşık yarım yüzyıldan beri başkentte oturduğuma göre, kentin kültürel sorunlarına izninizle az buçuk değinebilirim herhalde... “Başkent” denince, şimdi sanacaksınız ki, başta gelen konularımdan biri Sayın Melih Gökçek’in yaptığı işler olacak. Hayır, böyle düşünmeyin, benim Gökçek’le mökçekle uğraşacak zamanım da yok, tenezzülüm de… Bu işin uzmanı gazeteciler var çok şükür. Adamcağıza kancayı iyi takmışlar. Bense iç açıcı, merak uyandırıcı, temiz ve düpedüz konulara eğilmek istiyorum.
Ne olabilir bu tür konular? Size bir opera yazısı yazmak isterdim. Ama yıllardır operaya gitmiyorum. Açık söyleyeyim: Ben opera sanatını pek sevmem. Yapay bulurum onu. Düpedüz konuşmak varken ezgiye bulanmış bir anlatımla sözleri karambole getirmenin nedenini anlayamadım gitti… Tenor efendi, “Seni seviyorum” diyene kadar üç dakika geçer. Oysa o üç dakikada daha tatlı işler çevrilebilir diye düşünürüm… “Ne biçim bir müzik yazarısın sen?
Opera sanatını küçümsüyorsun...” diye haklı olarak itiraz edecek okurlar çıkabilir. Onlara şu cevabı vereyim: Bana kalırsa “Müzik yazarlığı” demek, konudan ve sözden arındırılmış “salt müzik” üzerine yazmayı iş edinmiş kişiler demektir. Bu müziğin adı da “çalgı müziği”dir. Ben, “müzik” adına orkestra konserlerini, küçük bir çalgı topluluğunun sunduğu oda müziği etkinliklerini, bir ya da iki usta çalgıcının dinletilerini (resitallerini) yeğlerim.
Her neyse… “Günaydın” gibi yalın, apaçık, kesin, ama güler yüzlü bir seslenişi uzatıp durmayayım. Böylesi bir “Günaydın” inandırıcı olmaz. Sonra okumazsınız beni. Hepinize günaydın, sevgili okurlar…
Yorumlar (0)