İçeriğe geç
Ekoloji

İklim Krizinin Geleceğini Şirketler mi Belirleyecek, Halklar mı?

Bugün Koç Holding’in COP31’in “Küresel İş Ortağı” olması, bu nedenle yalnızca bir şirketin uluslararası bir zirveye sponsor olması olarak okunmamalıdır. Bu tercih, iktidarın iklim krizini nasıl yönetmek istediğine ilişkin güçlü bir işarettir.

İbrahim Akın

Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 yaklaşırken, iktidarın iklim krizine nasıl baktığını anlamak için zirvenin sonuçlarını beklemeye gerek yok. Hazırlık sürecinde kimin masaya davet edildiğine, kimin “ortak” ilan edildiğine ve kimin sözünün duyulmadığına bakmak yeterli.

Çünkü daha COP31 başlamadan taraflar belli olmaya başladı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç ve beraberindeki heyetle gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Koç Topluluğu’nun COP31’in “Küresel İş Ortağı” olduğunu duyurdu.

İlk bakışta son derece masum görünen bu cümlelerin arkasında ise son derece politik bir tercih var. Çünkü Koç Holding’in bünyesinde Türkiye’nin en büyük fosil yakıt şirketlerinden biri olan Tüpraş bulunuyor. Türkiye’nin fosil yakıt ekonomisinin en önemli aktörlerinden birinin sahibi olan Koç Holding, şimdi iklim değişikliğiyle mücadele için toplanan dünyanın en önemli zirvelerinden birinde “Küresel İş Ortağı” oluyor. Başka bir ifadeyle iklimi değiştiren ekonominin en güçlü aktörlerinden biri, iklimi kurtarma toplantısının ortağı haline geliyor.

Burada asıl mesele Koç Holding’in COP31’e katılması değildir. Mesele, sermayenin iklim krizindeki rolünün nasıl tanımlandığı ve çözümün hangi ekonomik çıkarlarla birlikte tasarlandığıdır. Çünkü iklim krizi yalnızca atmosferdeki karbon miktarına indirgenirse, bu krizi yaratan ekonomik düzen görünmez hale getirilir.

Ortada oldukça basit bir gerçek var. Kârını fosil yakıta, enerjiye, ağır sanayiye ve yüksek kaynak tüketimine dayalı yatırımlardan elde eden şirketler, iklim krizini yaratan ekonomik ilişkilerin merkezindedir. Dolayısıyla burada sorun yeşil dönüşümün sınırlarının ve kurallarının kim kimler tarafından belirleneceğidir?

Türkiye’de bir tarafta şirketler, Bakanlıkların kapılarında “iklim ortağı” olarak karşılanırken diğer tarafta yaşam alanlarını savunan yurttaşlar var.

Ülkenin dört bir yanında maden istemeyen köylüler, ormanlarını savunanlar, derelerine sahip çıkanlar, termik santrallere karşı mücadele edenler, kömür ve fosil yakıt yatırımlarına itiraz edenler, kentlerinin betonlaşmasına karşı çıkanlar, tarım alanlarını, meralarını, kıyılarını ve su varlıklarını korumaya çalışanlar ver. Bu insanların karşısına ise çoğu zaman devletin kolluk gücü çıkıyor. Bu insanların talepleri Jandarma, polis, davalar, soruşturmalar, gözaltılar, para cezaları ile bastırılıyor.

Sermaye temsilcileri Bakanlık odalarında “iş ortağı” olurken, doğasını savunan yurttaşların aynı karar mekanizmalarına erişebilmesi neden mümkün olmuyor?

İklim krizi aynı zamanda bir demokrasi meselesidir. Kimin karar verdiği, kimin sözünün dinlendiği, kimin çıkarının korunduğu ve kimin bedel ödediği sorularından bağımsız bir iklim politikası olamaz.

Murat Kurum’un “kamudan özel sektöre, finans dünyasından sivil topluma kadar tüm paydaşlarımızla güçlerimizi birleştireceğiz” sözü de bu nedenle ayrıca önemlidir. Çünkü burada devlet, sermaye, finans ve sivil toplum aynı “paydaşlar” kümesinin içerisinde sunuluyor.

Ama gerçekte bu aktörlerin güçleri aynı değil. Bir holding ile yaşam alanını savunan köylünün Bakanlık karşısındaki gücü aynı değildir. Bir enerji şirketi ile enerji yoksulluğu yaşayan yurttaşın karar alma kapasitesi aynı değildir. Bir finans kuruluşu ile iklim krizinin sonuçlarıyla boğuşan küçük çiftçinin masadaki ağırlığı aynı değildir.

Dolayısıyla herkesi “paydaş” ilan etmek, herkesin eşit söz hakkına sahip olduğu anlamına gelmiyor. Hatta tam tersine, bu tercih, eşitsiz güç ilişkilerini gizleyen bir dil haline geliyor.

İklim politikasının sermaye açısından “yeşil yatırım”, “rekabet gücü”, “finansman” ve “yeni pazarlar” anlamına geliyor. Ama aynı iklim politikası milyonlarca insan açısından yaşam hakkı, gıda güvenliği, temiz su, sağlıklı bir çevre ve yaşanabilir bir gelecek meselesidir.

Bu iki perspektif arasındaki farkı görmeden iklim adaletinden söz edemeyiz.

Kapitalizm bugün kendi yarattığı ekolojik yıkımı yeni bir birikim alanına dönüştürmeye çalışıyor. Sermaye, iklim krizinden karbon piyasaları, yeşil finans, temiz enerji teknolojileri, elektrikli araçlar, karbon ticareti, sürdürülebilirlik yatırımlar elde etmenin derdinde. 

Akla gelen soru, iktidarın gerçekten iklim krizini çözmek için mi adım attığı, yoksa kapitalizmi iklim krizine uyarlamaya mı çalıştığıdır. COP31’in önündeki en temel tartışmalardan biri budur. İşte bu nedenle Halkların İklim Zirvesi’nin, yani HİZ’in önemi daha iyi anlaşılmalıdır. Çünkü HİZ’nin varlığı, resmi COP31 gündeminin dışında kalanların kendi sözünü kurabilmesi açısından kritik önemdedir.

Resmi COP masalarında devletler, şirketler, finans kuruluşları ve uluslararası kurumlar konuşurken, HİZ iklim krizini yaşayan halkların sözünü büyütmek için bir alan açma çabasında. Bir tarafta “yeşil dönüşümün” yatırım olanakları konuşulurken, diğer tarafta dönüşümün bedelini kimin ödeyeceği sorulacak.

Bir tarafta şirketlerin iklim hedefleri anlatılırken, diğer tarafta o şirketlerin faaliyetlerinin yarattığı ekolojik yıkımlar gündeme getirilecek.

Bir tarafta karbon hesapları yapılırken, diğer tarafta toprağını, suyunu ve yaşam alanını korumaya çalışan insanların deneyimleri konuşulacak.

Bugün Koç Holding’in COP31’in “Küresel İş Ortağı” olması, bu nedenle yalnızca bir şirketin uluslararası bir zirveye sponsor olması olarak okunmamalıdır. Bu tercih, iktidarın iklim krizini nasıl yönetmek istediğine ilişkin güçlü bir işarettir.

Bugün iktidar COP31’in kapılarını sermayeye açıyor. O halde ekoloji ve demokrasi güçlerinin yapması gereken, kendi kapılarını daha da büyütmektir.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

İbrahim Akın

1961’de Uşak/Ulubey’de doğdu. 12 Eylül döneminde yaklaşık yedi yıl cezaevinde kaldı; sonrasında İnsan Hakları Derneği’nin kuruluş çalışmalarında yer aldı, İzmir’de İHD ve Halkevleri içinde aktif oldu ve çeşitli sivil toplum girişimlerinin kuruculuğunu üstlendi. Demokrasinin yerel boyutları, insan hakları, ekoloji ve toplumsal barış başlıklarında çalışıyor ve yazıyor. Yeşil Sol Parti’nin 2021–2023 döneminde Eş Sözcülüğünü yürüttü; 14 Mayıs 2023 seçimlerinde DEM Parti'den İzmir 2. Bölge’den TBMM’ye seçildi.

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.