Öcalan’dan “tarihi fırsat” mesajı, Kobani’de provokasyon ve Husilerin ilerleyişi
Deniz Nazlım, Dr. Mustafa Peköz
DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan, Mithat Sancar ve Özgür Faik Erol, çerçeve yasanın TBMM’den geçmesinin ardından ilk kez 13 Eylül’de İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile bir araya geldi. Heyet, görüşmeye ilişkin açıklamasını 14 Eylül’de kamuoyuyla paylaştı.
Açıklamada Öcalan’ın şu değerlendirmelerine yer verildi:
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci, tarihi sorumlulukların gecikmeden yerine getirilmesini gerektiren bir aşamadadır. Yasanın çıkmasından sonraki dönemde bu sorumluluk çerçevesinde karşılıklı pratik adımların atılması ve kurulların aktif olarak çalışmaya başlaması büyük önem taşımaktadır. Benim amacım barış ve siyasallaşmanın gerçekleştirilmesidir. Barışın karşılığı silah bırakmaya, siyasallaşmanın karşılığı demokratik siyaset ve demokratik topluma tekabül eder. Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat bulunmaktadır.”
Öcalan, sürecin “hassas dengeler üzerinde işlediğini” belirterek, olası provokasyonların boşa çıkarılması için bölgedeki sorunların diyalog ve müzakere temelinde ele alınması gerektiğini vurguladı.
Süreç iki noktaya kilitlendi
Deniz Nazlım’ın yayındaki değerlendirmesine göre sürecin önünde şu an iki somut engel var: MGK’nin bir tespit yapıp raporunu sunması ve Öcalan’ın statüsünün belirlenerek çalışma koşullarının oluşturulması. Silahlı grupların açıklamalarına göre Öcalan’ın statüsü netleşmeden daha ileri bir adım atılması mümkün görünmüyor.
Bu kilitlenmenin sürdüğü günlerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gazeteci Nagehan Alçı ile yaptığı bir sohbet gündeme geldi; sohbetin ayrıntıları 13 ve 14 Eylül’de yayımlandı. Nazlım, tartışmanın konuyu yanlış yerden ele aldığını belirtti ve “Mesele Öcalan için hazırlanan yerleşkenin neresi olduğu değil, Öcalan’a hangi statünün ne olacağı” dedi. Nitekim 14 Eylül’deki İmralı Heyeti açıklamasında yerleşke meselesine hiç değinilmedi, açıklama Rojava’daki gelişmelere odaklandı.
Nazlım’a göre bu yerleşke önerisi yeni değil. Aynı teklif, Suriye’deki Kürtlere yönelik saldırıların yoğunlaştığı dönemde de yapılmış ve Öcalan o dönemde de kabul etmemişti. Nazlım, son günlerde bazı yayın organlarının bu yerleşkeyi kamuoyuna “villa” olarak sunmasını ve buna toplumsal bir tepki varmış algısı yaratılmasını da eleştirdi ve “Aslında böyle bir tepki fiilen yoktu, medya bunu sonradan üretti” dedi.
Kobani’de neler oldu?
Suriye ordusuna entegre edilmiş eski bir SDG mensubunun kaçırılarak öldürülmesinin ardından Kobani’de protestolar başladı. Halep yönünden geldiği belirtilen silahlı bir grubun kentteki cezaevinin kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı, bu sırada çıkan yangında dokuz kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Kentte esnaf iş yerlerini açmadı, gerginliğin yatışması için Mazlum Kobani ve İlham Ahmet bizzat kente gitti.
Dr. Mustafa Peköz, öldürülen askerin boğazının kesilerek görüntülerinin yayımlanmasını doğrudan eleştirdi: “Bir SDG üyesi değil, Suriye ordusunun bir mensubu kaçırılarak boğazı kesildi ve bu kamuoyuna sunuldu. Bu bize İŞİD mantığını hatırlatıyor. Bu, İŞİD metodudur.”
Peköz, bu saldırının HTŞ yönetimi tarafından organize edildiğini düşünmediğini belirtti, ancak yapının içinde veya çevresinde bölgedeki aşiretlerle bağlantılı radikal unsurların bulunabileceğini, bunların yeni bir çatışma alanı yaratarak entegrasyon sürecini bozmak isteyebileceğini bir olasılık olarak değerlendirdi. Bölgedeki askeri tugaya ve vali yardımcısına danışılmadan Halep yönünden böyle bir müdahalenin gerçekleşmesini de dikkat çekici bulduğunu söyledi.
Peköz’e göre olayın ardından kenti sakinleştirmek için Şam’dan bir içişleri yetkilisi ya da bölge komutanı değil, Mazlum Kobani ve İlham Ahmet’in gitmesi, bu isimlerin bölgedeki fiili otoritesini gösteriyor. Aynı zamanda HTŞ’ye yakın çevrelerin Kobani çevresindeki aşiretleri harekete geçirip ayrı bir açıklama yaptırmış olması, Suriye’deki dengenin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.
Deyrizor ve Rakka’da aşiret gerginliği
Kobani’deki gerginlik, Suriye’nin doğusunda süregelen başka bir anlaşmazlıkla aynı haftaya denk geldi. Şam yönetimi bölgedeki petrol üretimini devraldığından bu yana, SDG döneminde yerel aşiretlere kalan gelir payı (yaklaşık yüzde 60) ortadan kalktı. Rakka, Deyrizor ve Halep kırsalında “hırsız enerji bakanı” sloganlarıyla süregelen bu tepki, akaryakıt fiyatlarına yapılan zamla yükseldi.
Peköz, bu bölgenin tesadüfen seçilmediğine dikkat çekti: “Ayaklanmanın olduğu yer Deyrizor, Rakka bölgesi. Bunların özelliği nedir? Bir, IŞİD’in güçlü olduğu, daha önce Nusra’nın, HTŞ’nin güçlü olduğu yerlerden biri. İkincisi doğalgaz ve petrol yataklarının en yoğun olduğu bölgelerden biri. Üçüncüsü nüfus yoğunluğu bakımından önemli bir merkez. Bu protestolar ekonomik gerekçelerle olmakla birlikte, arkasında politik reaksiyonların da olduğunu göreceğiz. Bu, HTŞ’nin aşiretler ve bölge üzerinden düşünüldüğü gibi bir etkinlik alanı yaratamadığını gösteriyor.”
Peköz, Şam yönetiminin bölgedeki kalıcılığı için Kürtlerle, Alevilerle ve Dera’daki Dürzilerle anlaşarak, Suriye’nin bütün toplumsal kesimlerinin haklarını güvence altına alacak yeni bir anayasa üzerinde uzlaşması gerektiğini, aksi halde istikrarsızlığın süreceğini ya da derinleşeceğini söyledi.
Yemen’de Husiler Kızıldeniz kıyısını ele geçiriyor
Şubat 2026’da başlayan ABD İran Savaşı’nın bir cephesi olarak değerlendirilen Yemen’deki çatışma, son bir haftada hız kazandı. Nazlım’ın yayındaki kronolojisine göre 7 ve 8 Eylül’de Husiler güneybatı Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini vurdu, 73 kişi yaralandı. 9 ve 10 Eylül’de Bab-ül Mendeb’e 80 kilometre uzaklıktaki Muha limanı, 11 Eylül’de boğazın tam girişindeki Perim Adası ele geçirildi; aynı gün Suudi Arabistan bir petrol boru hattını önlem amaçlı kapattı. 14 Eylül’de ise Büyük ve Küçük Haniş adaları da Husilerin eline geçti.
Birleşmiş Milletler Göç Örgütü’ne göre ay başından bu yana 85 binden fazla kişi yerinden edildi; bir çocuğun da aralarında bulunduğu yedi kişinin bir cezaevi baskınında öldüğü iddiası haberlere yansıdı.
Peköz, gelişmenin Yemen’in ötesine taşan bir anlamı olduğunu vurguladı:
“Hürmüz Boğazı ile Bab-ül Mendeb’i birlikte düşündüğümde, bu ikisi toplam dünya enerji koridorunun yüzde 35 ile 40’ını temsil ediyor. Suudi Arabistan, Hürmüz’deki İran ablukasından kaçmak için petrol ihracatını Kızıldeniz’e, Aden Körfezi’ne yönlendirmişti. Şimdi bu ikinci güzergah da tehdit altında. Bu, küresel enerji krizinin çok daha üst bir boyuta çıkması anlamına geliyor.”
Nazlım, Husilerin insan kaynağı 2015 öncesinde 30 bin kişiyken, Birleşmiş Milletler’in 2022 raporuna göre 220 bine, bugün itibarıyla da 350 bine ulaştığı bilgisini verdi. Kızıldeniz’de yapılan denetimlerde ele geçirilen mühimmatın yalnızca yüzde 5’inin doğrudan İran kaynaklı olduğu, geri kalanının bölgedeki 16 farklı ülkeden temin edildiğini aktardı.
Suudi Arabistan’ın Trump yönetiminden Husilere yönelik doğrudan bir askeri müdahale talep ettiği, ancak bu talebin şimdilik karşılıksız kaldığı belirtiliyor. Peköz, ABD’nin bölgede açık denizde bulunan uçak gemilerinin Husi füzelerinin menzili içinde olmasının bu çekingenlikte belirleyici olduğunu, Washington’ın Suudi Arabistan’a “kendi F-16’ların, F-15’lerin var, gerekirse kendin vur” mesajı verdiğini aktardı. Husi heyetinin 14 Eylül’de Riyad’ı ziyaret ettiği, ancak görüşmeden savaşın durmasına yönelik somut bir sonuç çıkmadığı da yayında ifade edildi.
Bu metin, Gündem Analiz’in 14 Eylül 2026 tarihli bölümünün yayın içeriğine dayanılarak hazırlanmıştır.