Osmanlı’dan Sonra İlk Kez: Türkiye Yemen’de Taraf Olur mu?
Deniz Nazlım, Dr. Mustafa Peköz
Gündem Analiz’de Deniz Nazlım ve Dr. Mustafa Peköz iki konuyu ele aldı: Yemen’de Husilerin ilerleyişi karşısında Türkiye’nin Mekke Anlaşması üzerinden bu savaşa taraf olup olmayacağı ve PKK’nin silah bırakma sürecinde KCK Eş Genel Başkanı Cemil Bayık ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları.
Son gelişmeler;
Deniz Nazlım, Yemen’deki son durumu yayında aktardı. Husiler geçtiğimiz hafta Muha limanı, Perim (Meyyun) Adası ve Hanış adalarını ele geçirerek Yemen’in Kızıldeniz kıyısının neredeyse tamamını ve Bab ül Mendeb Boğazı’nın kritik noktalarını kontrol altına aldı. 19 Eylül’de Husiler, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ı füze ve dronlarla hedef aldıklarını açıkladı. Suudi koalisyonu buna Taiz, Marib, El Cevf ve Hudeyde’ye hava saldırılarıyla yanıt verdi. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre çatışmalarda yedi yüze yakın kişi öldü, binlerce kişi yaralandı, 130 bin kişi yerinden edildi. 3 binden fazla insanın da Kızıldeniz üzerinden Afrika kıyılarına, tekne ve şişme botlarla ulaşmaya çalıştığı bildiriliyor.

Türkiye’nin Rolü ne Olacak?
Arap basınında çıkan analizlere göre Türkiye, bu savaşın net bir tarafı olmak istemiyor. Buna göre Türkiye’nin rolü daha çok arabuluculuk üzerinden şekilleniyor: Mekke Anlaşması’ndan, Körfez sermayesiyle kurduğu ilişkilerden ve NATO üyesi olmasından kaynaklanan bir konumla Riyad’a savunma desteği sağlayabilir. Bu destek hava savunma, drone ve teknik personel gibi alanlarla sınırlı bir yardım olarak değerlendiriliyor; savaşın doğrudan bir tarafı olmaktan çok, Suudi Arabistan ile Husiler arasında arabuluculuk rolü öne çıkarılıyor.
Mekke Anlaşması ne diyor
Geçtiğimiz ay imzalanan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Anlaşması, üye ülkelerden birine yapılan saldırıyı üçüne de yapılmış sayıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, son açıklamasında Riyad’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine yönelik ciddi saldırılar olduğunu, anlaşmaya göre müttefiklik sorumlulukları bulunduğunu ayrıca teknik alanlarda askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini söyledi.
Dr. Mustafa Peköz, bu tür anlaşmaların pratikte nasıl işlediğine dikkat çekti:
“Hakan Fidan’ın yaptığı açıklama, Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında yapılan Mekke Anlaşması’na dayanıyor; bu anlaşma Orta Doğu’nun NATO’su diye tanımlandı. Üye devletlerden birine yapılmış saldırı, üçüne de yapılmış saldırı olarak kabul edilecek ve aynı şekilde cevap verilecek. Tabii bu işler böyle olmaz, yazıldığı gibi de uygulanmaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun Yemen seferlerini hepimiz tarihsel olarak biliyoruz; o dönem uzun yıllar Yemen, Orta Doğu, Osmanlı toprakları olarak biliniyordu. Hatta bir Yemen Türküsü var, Yemen’e giden askerler geri gelmiyor diye.”
Türkiye askeri olarak taraf olur mu
Peköz, Türkiye’nin bölgeye asker göndereceğine ihtimal vermediğini belirtti:
“Böyle bir şey yaparsa Husi lideri Abdulmelik el Husi çok net bir şekilde cevap verdi: Türkiye bizim düşmanımız olur ve bizim füzelerimizin hedefi Türkiye’ye döner dedi. (…) Mesele orada füzenin olup olmaması değil. Ben Türkiye Dışişleri Bakanı’nın bu söylemine rağmen, Suudi Arabistan’ın yanında olduğunu politik, diplomatik ve askeri olarak ifade etmelerine rağmen, Türkiye’nin bölgeye asker göndereceğini sanmıyorum. Türkiye’nin bölgeye uçak göndereceğini ya da füze sistemlerini Suudi Arabistan’a konuşlandıracağını sanmıyorum; bunun boyutu Türkiye açısından yeni sorunların gündeme gelmesi anlamına gelir, bu son derece zor bir şey.”
Askeri Yetersizlik mi, Politik Destek mi?
Peköz, Suudi Arabistan’ın kapasitesi ile yaşananlar arasındaki çelişkiye dikkati çekti:
“Suudi Arabistan, askeri harcamalar konusunda dünyanın ilk beş altı ülkesinden biri. 2021’de askeri harcaması 67 milyar, 2023’te 77 milyar, 2024’te 80 milyar, 2025’te 82 milyar, 2026’da da tam olarak 85 milyar dolar; 2021 ile 2025 arasında toplam 465 milyar dolar askeri harcaması var. Bu kadar devasa askeri harcama yapan bir ülke, komşusu olan, belki elli, yüz milyon dolarlık askeri gücü olan Husilerle çatışamıyor, savaşamıyor. Bunu Suudi Arabistan’ın kendisinin düşünmesi lazım.”
İsrail Savaşa Girmek İstiyor mu?
Peköz, İsrail’in bölgedeki krizden yararlanmak istediğini ifade etti:
“İsrail’in Suudi Arabistan’a bir teklifi var: Biz sizin hava sahanızı kullanarak Husilere yönelik operasyonu gerçekleştirebiliriz, hazırız, siz kabul ederseniz Husilerin stratejik merkezlerini vururuz diyorlar. Bunun karşılığında da Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’nı imzalaması, kabul etmesi şartını ileri sürüyorlar. Suudi Arabistan bugüne kadar İbrahim Anlaşması’nın uygulanmasının tek şartını, İsrail’in iki devletli çözüm politikasını kabul etmesine ve uygulamasına bağlamıştı.”
“İsrail savaş uçakları daha önce de Husilerin hükümet toplantısını vurmuştu, başbakan dahil yirmi iki bakanın ölmesine yol açmıştı. Böyle bir askeri gücü var mı? Var. Buraları vurabilir mi? Vurabilir. Bu, Husiler ile İsrail arasında stratejik bir savaşın çıkması anlamına gelmez ama elindeki yüksek teknolojiyle, hava savunma sistemleriyle Husilere ağır darbeler vurabilir. Suudi Arabistan sıkıştığı zaman buna bir eğilim gösterebilir diye düşünüyorum.”
Çözüm Süreci Hangi Aşamada?
18 Eylül’de PKK Yürütme Komitesi üyesi Cemil Bayık, Nûçe TV’ye verdiği röportajda Abdullah Öcalan özgür bırakılmadan silah bırakmayacaklarını ve Türkiye’ye dönmeyeceklerini söyledi. Söz konusu açıklama Türkiye basınında geniş yer buldu. Aynı günlerde Hakan Fidan, sürecin yavaş ilerlediğini, örgütün irade beyan ettiğini ancak istenen hızda silah bırakmadığını söyledi. Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) raporunun Ekim ayında, olası bir gecikmeyle Aralık’a sarkarak açıklanması bekleniyor.
Peköz, Bayık ve Fidan’ın açıklamalarını birlikte okudu:
“Biri diyor ki, bakın çerçeve yasası çıktıktan sonra üç bin dokuz yüz kişinin serbest bırakılması gerekirdi, cezaevindekilerin elinde silah olmamış olanların dönmesi gerekirdi; bu konuda bir adım atıldı mı, atılmadı. Evet biz çerçeve yasasını kabul etmedik, bunu belirttik diyor; bizim hiçbir talebimizi yansıtmıyor ama Öcalan istediği için, bin adım bir adımla başlar, biz onun için kabul ettik. Ama biz Öcalan’ı baş müzakereci olarak görevlendirmişiz; onun çalışma koşullarını düzenlemezseniz bu yol ilerlemez.”
“Kastedilen yaşam koşullarının iyileştirilmesi, Öcalan’ın bir villada mı yaşaması, iki odalı bir evde mi yaşaması değil; politik olarak tanımlanan bir şey ifade ediliyor, ona statüsünün netleştirilmesi gerekiyor.”
Peköz, hükümetin kanun değişikliği gerektirmeyen bazı adımlar atabileceğini söyledi:
“Bana göre buradan geriye dönüş ne devlet için ne PKK için mümkün değildir. Yeni bir çatışma ortamının yaratılması kimsenin çıkarı olmaz, bunu her iki taraf biliyor, o zaman karşılıklı adımların atılması lazım. Örneğin kayyumların kaldırılması için kanun değişikliğine ihtiyaç yok; cezaevindeki, zamanı dolmuş, hasta tutukluların bırakılması için de kanuna gerek yok. Kobani davasının sonuçlandırılması, AİHM kararlarının uygulanması, başka bir şey değil. AİHM kararlarını uygularsanız mesele bitmiş olur.”
Sözlerini Cemil Bayık’ın röportajından bir alıntıyla bitirdi:
“Cemil Bayık’ın kitabında ben şunu okudum: Öcalan’ın statüsünü netleştirin, pozisyonunu ortaya koyun, rolünü belirleyin, ona statüsünü verin, arkası gelir diyor. E buyurun, bu da devletin işi.”
Bu metin, Gündem Analiz’in 21 Eylül 2026 tarihli bölümüne dayanılarak hazırlanmıştır.