İçeriğe geç
← Yaşayan Hukuk

Başaran Aksu: “Hiçbir Direnişimizi Yasalara Uyarak Kazanmadık”

Doğan Erkan

Yaşayan Hukuk’un yeni döneminin ilk programında avukat Doğan Erkan, Bağımsız Maden İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’yu konuk etti. Söyleşi emeğin hukuku, sarı sendikalar ve holding düzeni üzerineydi. Aksu yayına Hopa’daki köyünden bağlandı.

Yoğun bir dönem geçirdiniz, holdinglere karşı mücadeleyle. Maden işçilerinin en basit demokratik taleplerini alabilmek için bile çok çetrefil mücadeleler verdiniz. Türkiye’de emeğin mücadelesi ne durumda, sınıf sendikacılığı ne durumda?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Fon şirketlerinin yarattığı, işçiyi, çiftçiyi, emekliyi, emekçiyi içerecek bir soygunla karşı karşıyayız. Devletin resmi haber ajansı, Anadolu Ajansı, TRT, bakanlıklar, fon şirketlerinin ve holdinglerin sponsorluk yaptığı kurumlar, bakanlar, holding iktisatçıları, profesörleri, gazetecileri, sosyal medyadaki holdingçi tetikçiler, halkı ve işçi sınıfını manipüle ederek soyan bir pratik bu.

Bu holdinglerin, uluslararası tekellerin neoliberal doğrultuda Türkiye’nin dört bir tarafını kuşatma altına aldığı, emeği, çiftçiyi, esnafı, herkesi yoksullaştırarak ve işçileştirerek kendileri için bir cennet, bütün ülke halkı için bir cehennem yarattıkları bir düzen. Hukuksuz, yargısız, cezasız bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlar ve hiçbir korku hissetmiyorlar. Bu pervasız yağmayı, bu pervasız emek sömürüsünü yaparken yanlarına kar kalacağını biliyorlar.

İşçi sınıfı zaten örgütsüz bırakılmış, sendikaları elinden alınmış, sendikaları bu holding yapılarına entegre edilmiş halde. Bütün illerde üçer beşer holding şirket, resmi kurumlar, cemaatler, tarikatlar, mafyalar iç içe geçerek yerel oligarşiler oluşturmuş. Kanunu bypass edecek, sermayenin önündeki engelleri kaldıracak, meclisten siparişle bir gecede adrese teslim yasalar çıkartacak kuralsız bir ortam yaratıldı.

‘Son Yıllarda İnsanların Öfkesi Daha Fazla’

Bizim işçi sınıfı şu an yeni haklar için mücadele edecek bir konumda değil. Öfkeli; tek tek, grup grup öfkeli, yüksek bir tepkiye sahip. Haklı olarak bu yoksullaştırılmaya ve işçileştirmeye herkes tek tek itiraz ediyor. Ama bu itirazları yurt çapında, merkezi idarenin ve holdinglerin yakasına yapışacak tarzda toplam bir talebe çevirebilecek noktada değil. Çok yakın değil, çok da uzak değil; bu ikisini beraber ifade etmek lazım.

Son on beş yıldır ikili üçlü, onlu, yüzlü, bin beş yüzlü direnişler yaşıyoruz. Buralardan ileriye doğru biriken deneyimler var. İnsanlar alın teri dökülmüş hakları için, işten atılmalara karşı, iş yerinde uğradıkları haysiyetsizleştirme pratiklerine karşı, onurlarını ve çoluk çocuğunun geleceğini sağlamak için mücadeleye tutuşmak durumunda kalıyorlar. Özellikle son iki üç yılda insanların kat kat daha fazla bir öfkeye sahip olduklarını deneyimliyoruz.

Bu insanların çok büyük bölümü daha önceki yıllarda mevcut iktidar bloğuna geleneksel olarak oy atmış arkadaşlar. Son beş altı yıldır buradan bir kopuş süreci başladı, devam etti ve derinleşti. Bugünkü iktidara, herhangi bir rıza imkanı bırakmayacakları bir öfke duyuyorlar. Çünkü yaşadıkları yoksullaşmanın, geleceksizleşmenin somut sorumlusu olarak kendilerini bu duruma düşüren şirketleri, holdingleri, onlara kol kanat geren tüm ilişki yapısını ve bunun simgesel zemini Ankara’yı görüyorlar. Buradan duygusal ve politik bir kopuş ve arayış içindeler, ama bu arayış belli bir adreste bir bütün olarak yoğunlaşmış değil.

Genelde gördüğümüz mücadeleler somut iş yeriyle sınırlı kalıyor. İş yerinin önüne çadır kuruluyor, orada eylem yapılıyor. Sizin mücadeleniz farklı olarak siyasal iktidarı da muhatap aldı. Bunu işçilere, madencilere nasıl anlattınız? Bağımsız Maden İş üyeleri siyasal iktidarı bu mücadelenin neresinde gördü?

İşçiler bulundukları havzalarda yaşamın çok dışına itildiklerini, çalışma dışında kendileri için ülkede bir gelecek olmadığını deneyimliyorlar. Herkes kendi mahallesinde ve iş yerinde, çevresinden zengin olanların ya da daha iyi yaşam olanaklarına sahip olanların mevcut iktidar bloğuyla, holding yapılarıyla, uluslararası tekellerle bir tür işbirliği içinde olanlardan türediğini görüyor. Sezgisel olarak ve deneyim olarak böyle bir bilgiye ampirik olarak sahipler, fakat bunu daha analitik olarak ifade etmekten, tanımlamaktan, bir çerçeveye yerleştirmekten henüz uzaklar.

Biz davet edilen yerlere gittiğimiz zaman çıplak bir şekilde anlatıyoruz: Bu sömürü sürecinin ve kendilerinin itildikleri durumun kaynağı neyse, devlet bunun neresinde, siyasi iktidar neresinde, muhalefet neresinde, cemaatler, tarikatlar, mafyalar neresinde, sarı sendikalar neresinde. Bunu olduğu gibi anlatıyoruz. Bir yoldaşımızla nasıl konuşuyorsak, işçi kardeşlerimizle de aynı biçimde, herhangi bir virgülü noktayı atlamadan anlatıyoruz.

Onun kendi deneyimi ve sezgisiyle gördüğü, gözlemlediği ilişkiler dünyasının somut bir fotoğrafını çekmesine, hatta onun MR’ını çekip onu yazmasına yardımcı oluyoruz. Toplumun yüzde doksana yakın bir bölümünün temsilden kovulmuş olduğunu, herhangi bir yerde milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi, siyasi parti yöneticisi olabilme olanağının olmadığını anlattığın zaman, bunun tek bir iş yerindeki bir yok sayılma olmadığını, sistemik olduğunu ve sistemin merkezinin de Ankara’da bulunduğunu anlatıyoruz.

https://youtube.com/live/W_sYhcD_Axo?feature=share

‘Senin için bir hukuk yok‘

Türkiye işçi sınıfının haklarının üç konfederal merkezde satın alınarak işçi sınıfının aleyhine bir konum aldırıldığını anlatıyoruz. Bu sarı sendikal merkezlerin nasıl büyük servetler devşirdiğini ve bu servet devşirme pratiklerinin asla yargı konusu yapılmadığını anlatıyoruz. İş yerlerine taşeron sokularak iş yerinin bölündüğünü, bir iş yerinde onlarca şirketin faaliyet göstermesiyle hem sendikasızlaşmanın hem örgütsüzlüğün sağlandığını anlatıyoruz. “Kıdem tazminatı kırmızı çizgimizdir” diyenlerin aslında tavanı aşağı doğru ittirerek bugünkü altmış dört bin lira seviyesine getirdiğini, fiilen kıdem tazminatının holdinglere ve patronlara bir yük olmaktan çıkartıldığını anlatıyoruz.

Türk Ceza Kanunu’nun 118. maddesine göre suç olmasına rağmen her yıl on binlerce insanın sendikal nedenle işten atıldığını, bulunduğu ilden, havzadan, organize sanayi bölgesinden başka illere göç ettirilmek zorunda kaldığını anlatıyoruz. Sendikal örgütlenmelerin patronun sosyal ve siyasal ilişkileri aracılığıyla, cemaatlerin telkiniyle, mafyaların işçilerin üstüne salınmasıyla, doğrudan valilerin ve emniyet müdürlerinin işçileri çağırıp tehdit etmesiyle kırıldığını anlatıyoruz. Biz böyle yüzlerce örnek yaşadık.

İşçilerin dava açma süresi, zaman aşımına uğrama süresi eskiden on yıldı. Şimdi bu beş yıla düşürülerek aradaki beş yıl patronlara aktarıldı. Arabuluculuk tezgahı kurularak, güçsüz ve borçlu işçinin acil nakit paraya muhtaçlığı kullanılarak, işçinin alacağı birse bunun beşte biri teklif ediliyor ve işçi o masada gasp ediliyor. Ya da işçi zaten bir yıllık, iki yıllık kıdemi olduğu için “dava açsam avukat parası, kazanıp kazanamayacağım da belli değil” diyor. Böylece o bir, iki, üç, beş yıllık kıdemler yasal yollarla patrona sermaye birikimi olarak bırakılıyor. Bu, düzen tarafından kurulmuş bir tezgah.

İşçinin ne bir siyasi partisi var, ne bir sendikası, ne de bir sosyal örgütü. Var olan örgütsel yapıları da işçi karşıtı bir konuma itilmiş. Bu toplam manzarayı anlatarak diyoruz ki: Senin için bir hukuk yok. Dünyada ve Türkiye’de işçiler bugüne kadar mevcut yasal çitlemelere, yasal sınırlara uyarak asla bir hak elde edememişler.

İşçiler genelde “hukuki haklarım var, kanun var, anayasa var” der. Ama siz bunun mücadelesine başladığınızda yasaların, anayasanın durduğunu, hatta rafa kalktığını görüyorsunuz. Bunu nasıl tanımlarsınız? İşçi arkadaşlar hukukun yanlarında olmadığını gördüklerinde tepkileri ne oluyor?

2019’da Soma’da altı bin işçinin tazminat mücadelesi için Bağımsız Maden İş öncülüğünde yola çıktığımızda, barikatları yararak Kırkağaç’a vardık; iki büyük barikat geçtik. Üçüncüsü gerçekten geçemeyeceğimiz, hazırlık yapmamız gereken düzeyde bir barikattı. Orada il jandarma komutanı ve kolluk yöneticileri karşımıza çıktı, “sizi yürütmeyiz” dediler.

Sonuçta altı bin işçinin tazminatı söz konusuydu. Sarı sendika, Soma Holding patronu Alp Gürkan’la protokol yapmış; devletin gözü önünde bu protokolü kullanarak TMSF’deki parayı hileli bir şekilde boşaltmış, cebe indirmişti. İşçiler tazminatları yatacak diye beklerken ortada para olmadığını fark etmişler, bütün siyasilere gitmişler, valilere, kaymakamlara, bütün yolları tüketmişler. Dedik ki: Sayın komutan, siz bu işçilerin parasını ödemeyecekseniz niye işçilerin karşısına geçtiniz?

Onlar da 2911 sayılı kanunun ilgili bendinde şehirlerarası yollarda yürüyüş yasağı olduğunu söylediler. Baktık, hakikaten kanunda yasak var. Dedik ki biz bu kanunu tanımıyoruz. Bu kanunu işçi sınıfı yapmadı, işçilere sorulmadı, işçiler bu tartışmanın tarafı edilmedi. Ne için yapıldı bu? İşçiler seslerini duyurma ihtiyacı duyduklarında duyuramasınlar diye. Patronun cebinde işçilerden çarptığı para kalsın, sarı sendika nemalandığı parayla kalsın, nizam böyle sağlansın diye. Kamu düzeni diye sihirli bir sözcükleri var: Halkı yasaların eşliğinde soyacaksın, halk da tepki göstermeyecek, ses çıkarmayacak; böylece kamu düzeni tesis edilmiş olacak.

Orada otuz üç gün, yağmurun çamurun altında, kış mevsiminde, madencilerle beraber o barikatın altında kaldık. Sonra sendika avukatlarımız idare mahkemesi üzerinden dava açtı ve Anayasa Mahkemesi bu şehirlerarası yollardaki yürüyüş yasağını kaldırdı.

Bizim direnişlerimizi bölgedeki on binlerce işçi, emekçi, madenci sosyal medya üzerinden izliyor. Onlar da gördüler ki bu dün yasada vardı, yasaktı; bugün bir grup işçinin, madencinin mücadelesiyle bu yasaktan kaldırıldı. Demek ki yasada yazan şey Allah’ın kelamı değil, kutsal bir şey değil. Nasıl insanlar eliyle, bizi hukuksuz bırakmak, haklarımızı holdinglerin çalmasını sağlamak üzere o yasaya konulmuşsa, biz birlik halinde olursak dün yasak olan şey bugün yasak olmaktan çıkabilir. Bizden sonra Kılıçdaroğlu yürüdü, Erkan Baş yürüdü, başka işçi grupları Ankara’ya yürüdü. Biz de yasağını kaldırdığımız o yoldan defalarca Ankara’ya yürüdük, kendi değiştirdiğimiz yasa maddesine dayanarak.

Eczacıbaşı ve Migros

Biz hiçbir direnişimizde yasalara uyarak direniş kazanmadık. Balya’da Eczacıbaşı’na bağlı Esan’a gittik, giriş kapısının bir bölümünü kapattık. Eczacıbaşı iki yüz elli işçi atmıştı ama kamuoyuna yansırsa şirketin prestiji bozulur diye bizi gözaltına aldırtmıyordu. İşçiler “bu caydırıcı olmadı” deyince bu sefer iki kapıyı birden kapattık. O zaman belediye başkanı üstümüze geldi, “esnafı zor tutuyorum” dedi. Ne yapacak dedik esnaf bize, gelip bizi mi dövecek? Esnafın araçlarını içeri sokarız ama başka araç almayız dedik. Bu tezi de çökünce başkan daha çok öfkelendi, “sizin derdiniz başka” dedi. Bizim derdimiz işçilerin maaşları, tazminatları ödensin, biz de bu soğukta burada durmayalım, çekip gidelim.

Şimdi normalde suçum bu: Bir iş yerinin önünü kapatıyoruz, bunu günlere yayarak yapıyoruz, ama adam sana dava açamıyor, seni gözaltına aldıramıyor. Başka iş yerlerinde de kapattık, servislerin önlerini kestik. Finalde anlaşma sağlanınca suç duyurusunda bulunuyorlar, sonra geri çekmek durumunda kalıyorlar. Suç mu yaptığımız şey? Suç. Ama onu yapmasak o hakkı alamayacağız.

Özilhan’ın evinin önüne de gittik, beş kez gözaltına alındık. Beykoz Kaymakamı o evin önünde eylem yasağı çıkarttı. Şimdi o yasağa uysan Migros işçisinin hakkını alamayacaksın; yıllardır kurdukları taşeron tezgahını, ucuza işçi çalıştırma yapısını sürdürecekler. Ne oldu? On binin üzerinde işçinin tabi olduğu, elli yıldır sürdürdükleri taşeron sistemini paramparça ettik, kaldırdık. Oradan ceza gelecekmiş, yargılama olacakmış; olacaksa olsun. Bunları göze alamayacaksak o zaman hiç yola çıkmıyor olmamız lazım.

Ermenek ve bir Anayasa Mahkemesi Kararı

Ermenek’te iki maden ocağının işgaliyle seksen yedi gün süren bir direniş yürüttük; kuşaklardır kıdem tazminatının yüzünü görmemiş işçiler ve onların çocuklarıyla. Taşeli havzasındaki tüm Yörükler bu mücadeleye dahil oldu. Sonra jandarmanın çok sert bir saldırısı oldu, pandemiyi de fırsat bilip yasaklamalar getirmeye kalktılar. Madencileri dövdüler, sendika yöneticilerini dövdüler, madenci eşlerini dövdüler, madenci çocuklarının kafalarını gözlerini kırdılar, hastanelerdeki kameraları kaldırttılar, darp raporu aldırtmadılar.

Biz yine o sürecin içinde dava açtık. Anayasa Mahkemesi 2025 Aralık ayında İbrahim Yılmaz ve diğerleri kararını aldı. Burada çok açık bir şekilde diyor ki: İdareler, yani kaymakamlıklar ve valiler, işçilerin sendikal hak ve hak arama eylemlerini yasaklayamaz, sınırlayamaz. İşçilerin anayasadan ve uluslararası sözleşmelerden kaynaklı eylemlerinin önü, Türk Ceza Kanunu maddeleriyle ya da bu maddelerden türetilmiş yasaklamalarla kesilemez. Bu kararın sendikal çevrelerce de okunmasını tavsiye ediyorum; çok önemli bir karardır. Avukat arkadaşlarımızın bu çabasına da teşekkür ederim.

Şimdi Ankara Valisi bize tekrar eyleme yasaklama kararı veriyor. Güzel kardeşim, bu sendikal hak arama eylemi. Sen bunu 2911 ile, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleriyle sınırlamaya kalkarsan, işçi sınıfının hak arama eylemlerini devlet ve hukuk sopasıyla bastırmaya çalışırsın.

Aksu’nun da X Hesabı Kapatıldı

Bugün altmış bine yakın takipçisi olan hesabım engellendi, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı kararıyla. Nedeni şu: Biz Gazze’de yetmiş üç bin insan katledilirken Filistin halkının yanındayız, İsrail’in karşısındayız ve bunu tekrar tekrar işçi eylemlerinde de ifade ediyoruz. Yemen halkının, Husilerin yanındayız. Emperyalizmin bombardımanına direnen İran halkının yanındayız. Bunu demek kimseyi İran devletinin ajanı yapmaz, Yemen devletinin ajanı yapmaz; ama İran, Yemen, Filistin halkının onurlu bir dostu yapar.

Ben Lenin’in geleneğinden geliyorum. Lenin der ki işçi sınıfı antiemperyalisttir. Dolayısıyla yeryüzündeki tüm ezilen halklar ve işçi sınıfları bizim yönümüzü tarif eder. Bu kavgada bizim elimiz titremez. Bunun bedeli hesap kapatmaksa, kapatırsan kapat.

Önce DİSK’ten başlayayım, çünkü o diğer sorulardan daha ayrıksı duruyor. DİSK derken tabii DİSK konfederasyon yönetimini kastediyorum. Burada bu sarı sendikal merkezlerle aynı yerdeler. DİSK’in dört beş sendikası çok rezil konumda; sarı sendikal pratiklerin dibine kadar yaşayan, yüksek ücretleri, servet biriktirme pratiklerini yüksek oranda yaşayan bir zemin.

DİSK zaten en son Ankara’ya taşınma kararıyla kendi sendikal tarihini de tahrip etti, bunu ayaklar altına aldı. Hatta TİSK’in genel sekreteri Birleşik Metal İş başkanını aramış, “çok güzel, helal olsun size” diyerek tebrik etmiş; o da “ben şerh düştüm karara” diye cevap vermiş. Sembolik olarak da DİSK’in Ankara’ya taşınmasıyla tabuta son çiviyi çakmış oldular. Burada daha agresif bir mücadele yürütülebilirdi, özellikle on altı sendika açısından söylüyorum; sosyalist örgütler de agresif bir engelleme çabası içine girmediler. Bu bir öz eleştiri olarak söylenebilir. DİSK ne yazık ki işçi sınıfının silahı olmaktan çıkartılmış, işçi sınıfına doğru çevrilmiş bir silah. O sarı sendikal anlayış DİSK yönetiminden kazınmadan, işçi sınıfı o silahı merkezi anlamda kullanamayacak gibi görünüyor.

Holdingsiz Türkiye

Diğer arkadaşın sorduğu soruya gelince: Bizim bir süredir “holdingsiz Türkiye” diye bir savunumuz var. Holdinglerin kapatılması, kamu ve devlet pratiklerinin buralara egemen olması, merkezi planlı bir yapının şekillendirilmesi, ülkenin geleceğinde tüm halkın eşit özgür yurttaşlar olarak bu ülkede, bu coğrafyada yaşamaktan memnun ve mutlu olacağı bir zeminin imkanı var. Çünkü Türkiye’nin tüm birikimi holdinglere ve uluslararası tekellere aktarılıyor. Onlar da son fon işinde görüldüğü gibi buradan çaldıkları her şeyi yurt dışına aktarıyorlar. Bizim bütün yoksulluğumuzun kaynağında bu var. Gayet politik bir şey söylüyoruz burada.

Diyoruz ki, bu mevcut düzen içi saflaşmalarla durumu ileriye doğru götüremeyiz; düzen içerisinde sen en fazla birini cezalandırırsın. Uzun yıllardır Türkiye hep sağ iktidarlar eliyle yönetildi. Aradaki sosyal demokrat partiler, devletin kendi bağırsaklarını, sermayenin kendi pisliklerini temizlemek ve peyzaj yapmak ihtiyacı duyduğu zaman kısa dönemli koalisyonlara ortak edildiler; o işleri çözdüler, neşteri vurdular, sonra aynı kapalı devre sistem devam etti.

Ben Türkiye’nin geleceğinde de yine bir sosyal demokrat ya da sol tekil alternatif görmüyorum. Halkın yüzde seksen doksanlık bölümünün rejimden koptuğunu görüyorum. Rejimin etrafında yüzde on beşlik, çıkar ilişkilerinden mütevellit zoraki bir destek olduğunu görüyorum. Yüzde seksen beşlik bölümün sol politikalarla muhabbet kurabileceğini, hatta bunun gönüldaşı, yoldaşı olabileceğini biliyorum. Ama bu kesimleri kavrayacak bir dilin, bir kadro profilinin, bir yordamın ve derdin de olmadığını görüyorum ne yazık ki. Solun böyle bir arayışı yok. Oysa tam da bu aralıkta, bu kopuşun yaşandığı yerde çok geniş ölçekli bir kardeşleşme zemini var.

Önümüzdeki dönemde rıza boyutu yeni bir merkez arayışıyla, içinde bir tür soldan da insanların yer aldığı bir alaşımla kurulacak; ama esas olarak mevcut ekonomik programa ve sömürü düzeyine yeni bir rıza devşirecek aktörler öne atılacak. Mevcut düzenin bir restorasyonuyla, Erdoğan’ın da bir tarafa iliştirildiği bir biçimin önümüzdeki bir buçuk yıllık dönemde şekilleneceğini düşünüyorum.

‘Kardeşim Tanımıyorum de, Gir Açlık Grevine‘

Şu an muhalefet zemininde iri görünen aktörlerin de iktidar hedefli bir mücadele yürüttüklerine inanmıyorum. Böyle bir performans, böyle bir kurumsal ciddiyet, halkın bu öfkesini hazırlayan bir şey göremiyorum. Özellikle son birkaç aydır duruşmalardaki performans benim için hayal kırıklığı. Sen orada ya CHP’desin ya Yeni Parti’desin. Madem kendine güveniyorsun, madem burada bir siyasi kumpas olduğunu iddia ediyorsun, bu adam teker teker senin belediyelerine çöküyor; de ki kardeşim tanımıyorum, biz buradaki tutsaklar olarak açlık grevine başlıyoruz. Bir bakın bakalım halk sizi sahipleniyor mu, sahiplenmiyor mu. Bu ülkede politik iddialarla açlık grevinde yaşamını kaybeden devrimciler oldu; onları saygıyla anıyorum. Eğer sen düzen içi de olsa bir iktidar kavgası veriyorsan, bu ciddi iştir, cüret gerekir.

Adam bana soruyor, ben diyorum ki holdingsiz Türkiye. Yeni Parti’nin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin holdinglere tek bir cümlesi yok. Holdingler halkı soyuyor, uluslararası tekeller halkı soyuyor. Sarı sendikalara da tek bir cümleleri yok. Sarı sendikalar servet biriktiriyorlar. Türk Metal’in başkanının yeğeni, oğlu ve damadı holding kurmuş, AGY Holding; İş Bankası’ndan otelcilik hisselerini satın aldılar. Bir sendika başkanının çocukları holding nasıl kurabilir? Bunu denetleyen bir mekanizma olmaz mı, ya da bir muhalefet partisi?

Bu rejimin en önemli dayanağı, DİSK merkeziyle beraber, bu sarı sendikal merkezlerdir. Çünkü holdinglerin halkı yoksullaştırarak yüksek kar etme, yüksek servet biriktirme pratiğine değnekçilik yapıyorlar, oradan da kendi paylarına düşen aidat yağmasını alıyorlar. Onlarla yazılı olmayan bir anlaşma var; o anlaşmaya göre de yargılanmıyorlar, yargı konusu yapılmıyorlar.

‘Kendi Sehpasını Kendi Tekmeleyecek‘

Ben şuna hazırlanıyorum kendi adıma ve bu kavgayı veren yoldaşlarımla beraber: Düzenin tüm aktörlerinin, en sağından en soluna, yıpranacağı bir dönem yaşayacağız birkaç yıl. Ve sonra bu halk kendi içinden insanları, önderleri, işçileri öne çıkartarak kendi sehpasını kendi tekmeleyecek. Kendi bahçesini kendi düzenleyecek, kendi sokağını kendi süpürecek. Bu halk bu kudrete sahiptir, tarihi ve birikimi de vardır, yüzyıllardır vardır. Bu coğrafyada yaşayan halklar açısından yeni bir şey değildir bu; bu coğrafyanın halkı kendi kaderini tayin etme kudretine, cüretine ve tarihine sahiptir.

Öyle halkı manipüle ederek bu işleri kimse başaramayacak. Bütün halkımız, işçiler ferah olsunlar, kendilerine güvensinler, birbirlerine kenetlensinler. Bu siyasiler bu işi beceremeyecekler. Ama halkımızın önemli bir kısmı en önde görülen aktöre oy atacak, bunların kurduğu tezgaha düşecek ne yazık ki; yeni merkez tasarımı, yeni rejim tasarımı tezgahına halkımızın büyük çoğunluğu düşecek, biz ne kadar böyle konuşsak da. Çünkü birilerini cezalandırmak istiyorlar, burada da bu rızayı verecekler. Sonra bunların da aynı biçimde davrandıklarını gördükten sonra toplumsal kurtuluş çaresine bakacaklar. O zaman belki bize dönüp bakarlar, biz ne diyormuşuz diye. O zamana kadar biz kendimiz gece gündüz işçi sınıfının dertlerine, sıkıntılarına koşmaya devam edeceğiz; edebildiğimiz kadar, kuvvetimiz cüretimiz yetebildiği kadar.


Doğan Erkan programı şöyle kapattı:

“Ben buna hukukun performe edeni diyorum. Yani işçi sınıfı öncülüğünde emekçi halkların bir mücadelesi olursa hukuk halktan yana performe olur. Yoksa egemenlerin elinde bir silah kalır. Hukukun belirleyeni de, hukuk içerisindeki mücadelenin belirleyeni de işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesi; oradan bir şeyler koparırsa hukuk işe yarar hale geliyor. Yoksa ona karşı bir silah haline dönüşüyor.”


Bu söyleşi, Yaşayan Hukuk’un 24 Eylül 2026 tarihli “Sınıfın mücadelesi ve emeğin hukuku” bölümüne dayanılarak hazırlanmıştır.

Bu bölümü paylaş