İran’sız Ortadoğu Planlanırken İranlılar Nerede?
Uluslararası basının savaş haritasında kaybolan İran halkları, kadınların kırk yedi yıllık özgürlük mücadelesi ve savaşın gölgesinde genişleyen baskı...
Bu yazının seslendirmesi
Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından başlayan protestolar, İran’daki kadın hareketinin ve farklı halkların eşitlik taleplerinin buluştuğu bir dönüm noktası oldu. Ortadoğu’nun geleceği bir kez daha masaya yatırıldı. Masada ABD var, İsrail var, Türkiye var. Rusya’nın, Çin’in ve Körfez ülkelerinin çıkarları, İran’ın petrolü, nükleer programı, füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı var. Herkesin bir hesabı, her hesabın bir senaryosu, her senaryonun başka bir devletin sınırlarına uzanan sonuçları var.
Bu masada bir tek İranlılar pek yok.
Uluslararası basının ekranlarında İran, aylardır bir savaş haritası üzerinde temsil ediliyor. Füzeler bir noktadan kalkıyor, başka bir noktaya düşüyor. Petrol fiyatları yükseliyor, borsalar düşüyor. Askeri uzmanlar haritaların başında, siyasetçiler müzakere masalarında, ekonomistler hesap makinelerinin karşısında. İran’ın geleceği üzerine konuşuluyor.
Oysa haritanın üzerinde, kırk yedi yıldır İslam Cumhuriyeti’nin baskılarına karşı mücadele eden, ekonomik krizle boğuşurken bir de savaşın ortasında kalan milyonlarca insan yaşıyor.
Bombardımanın ertesi sabahı işe gitmek zorunda olanlar, çocuklarının okulunu düşünenler, artık alamadıkları ilaçların peşinde koşanlar, cezaevi kapılarında yakınlarından haber bekleyenler ve çocuklarıyla son kez görüşmelerine bile izin verilmeyenler…
Bir de bütün bunlara rağmen özgürlük talebinden vazgeçmeyen kadınlar var.
Peki, uluslararası basın İran’ın geleceğini bu kadar ayrıntılı tartışırken İranlıların bugününü nasıl bu kadar kolay gözden kaçırabildi?
Savaşın Haritası Çizilirken İnsanlar Silindi
Filistin’de yaşanan savaş, İran’ın aksine, uluslararası medyanın önemli bir bölümünde yalnızca askeri stratejilerle anlatılmadı. Gazze’deki açlık, yerinden edilme, sağlık sisteminin çöküşü ve çocuk ölümleri de dünya gündeminin parçası oldu. Filistinlilerin yaşadıkları, bunları görünür kılmaya çalışan gazeteciler sayesinde, askeri haritaların dışına taşabildi.
İran söz konusu olduğunda ise savaşın askeri ve jeopolitik sonuçları, haber gündeminde belirgin bir ağırlık kazandı. Bunun somut örnekleri için çok geriye gitmek gerekmiyor.
21 Eylül’de Reuters, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemi sayısının hafta sonunda 17’ye gerilediğini haberleştirdi. Ertesi gün yayımladığı başka bir haberde, pazartesi günü yalnızca iki ticari geminin boğazdan geçtiğini aktardı. Savaş öncesinde bu sayı günde yaklaşık 125’ti. Aynı gün Reuters’ın enerji haberleri, Suudi petrol sevkiyatının yeniden başlamasını ve petrol fiyatlarının düşüşünü ele alıyordu. [1, 2]
Ancak aynı tarihlerde İran’dan başka haberler de geliyordu…
Hengaw’ın 22 Eylül’de yayımladığı habere göre, aralarında dört çocuk babası Karim Majdam’ın da bulunduğu dört kişi, Ahvaz ve Tebriz’deki cezaevlerinde farklı tarihlerde idam edilmişti. Hengaw, infazların hiçbirinin devlet medyası veya yargı bağlantılı kuruluşlar tarafından duyurulmadığını bildirdi. [3]
Bir tarafta boğazdan geçen gemiler sayılıyor, diğer tarafta cezaevlerinden çıkan cenazeler…
Elbette küresel petrol arzı ve uluslararası deniz ticareti haber değeri taşıyor. Reuters’ın insan hakları ihlallerini hiç haberleştirmediğini söylemek de doğru olmaz. Ancak aynı hafta yayımlanan bu haberler, İran’ın hangi yönlerinin uluslararası ekonomi ve diplomasi gündeminde, hangilerinin ise daha çok alternatif basın ve insan hakları örgütleri aracılığıyla görünürlük kazandığını sorgulamayı gerektiriyor.
İran’dan haber yapmak kolay değil. Uluslararası gazetecilerin bağımsız çalışması ciddi biçimde sınırlandırılıyor. Yerel gazeteciler, insan hakları savunucuları ve bilgi paylaşan yurttaşlar ağır cezalarla karşılaşabiliyor. İnternet kesintileri ve devletin haber kaynakları üzerindeki denetimi, içeriden bilgi edinmeyi daha da zorlaştırıyor. Ancak erişimin zor olmasıyla, erişilebilen bilginin haber değeri taşımaması aynı şey değil. Bu anlamda İran üzerine çalışan gazetecilere de bir seçim yapmak düşüyor. İran haberlerini resmi rakamlarla teyit etmek mümkün mü sorusunun cevabını vermek gerekiyor.
İran’da yıllardır faaliyet gösteren insan hakları örgütleri, sürgündeki gazeteciler, kadın hareketleri, Kürt ve Beluç haber ajansları, siyasi tutuklu yakınları ve dini azınlıkların oluşturduğu uluslararası dayanışma ağları var. Bütün bu kaynaklar, savaş başlamadan çok önce de İran’daki baskıyı belgeliyordu. Sorun yalnızca İran’dan haber alınamaması değildi; alınabilen haberlerin uluslararası gündemin neresine yerleştirildiğiydi. İran halkının, İranlı kadınların talepleri, haber merkezlerinin sabah toplantılarından canlı çıkamıyordu.
Bir füzenin menzili, bir siyasi tutuklunun adından daha kolay dolaşıma giriyor. Bir petrol tankerinin geçişi, bir ailenin cezaevi önündeki bekleyişinden daha hızlı uluslararası gündem oluşturabiliyordu. Hala öyle.
Ve böyle böyle İran’ın geleceği konuşulurken, o geleceği yaşayacak insanların sesleri devletlerin açıklamaları arasında kaybolup gitti.
Rejim Değişikliği Vaatleri ve Savaşın Gerçeği
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları başladığında, Washington’un askeri hedeflerine siyasi bir vaat de eşlik ediyordu: İran halkının kendi yönetimini devralması.
Donald Trump, İranlıları yönetime karşı harekete geçmeye çağırdı. Ancak savaş ilerledikçe Amerikan yönetiminin açıklamalarında nükleer kapasitenin ortadan kaldırılması, füze programının tasfiyesi ve İran’ın bölgesel askeri kapasitesinin sınırlandırılması gibi farklı hedefler öne çıktı.
İranlılara sunulan özgürlük vaadinin askeri ve siyasi karşılığı başından beri belirsizdi.
İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını istemekle, yabancı devletlerin bombardımanıyla gerçekleşecek bir iktidar değişimini desteklemek aynı şey miydi? ABD yönetimi, İran toplumunun farklı siyasi hareketleriyle nasıl bir ilişki kurmuştu? Savaşın ardından kurulacak düzende Kürtlerin, Beluçların, kadınların, işçilerin ve dini azınlıkların taleplerine nasıl bir yer ayrılmıştı?
Daha temel bir soru da vardı: İranlılar, kendilerine vaat edilen bu özgürlüğü istedikleri gibi tarif edebilecekler miydi?
ABD’nin rejim değişikliği söylemi, İran’da bir halk ayaklanması beklentisi taşıyordu. Ancak bu beklentinin saldırı kararındaki belirleyici unsur olduğunu söylemek için kamuya açık açıklamalardan fazlasına ihtiyaç var.
Üstelik rejime karşı birikmiş öfkenin dış müdahaleye destek anlamına gelmediği, savaşın ilerleyen aylarında daha görünür hale geldi.
Bir İranlı aynı anda hem İslam Cumhuriyeti’ne hem ABD bombardımanına da karşı çıkabilir. Bir kadın zorunlu başörtüsünü reddedebilir ama ülkesinin yabancı bir devlet tarafından bombalanmasını istemeyebilir. Bir Kürt aktivist Tahran’ın merkeziyetçi politikalarına karşı çıkarken Kürdistan’ın yeni bir bölgesel savaş alanına dönüşmesine itiraz edebilir.
Bu ihtimallerin her biri, İran toplumunun kendi siyasi tercihlerini dışarıdan belirlenmiş senaryolardan ayırabildiğini gösteriyor.
Savaşın ilk aylarında İran sokaklarında beklenen ayaklanmanın nasıl ve hangi koşullarda gerçekleşebileceği tartışılırken, rejim çoktan başka bir hazırlığa girişmişti: Savaşın kendisini, içerideki muhalefete karşı yeni bir güvenlik gerekçesine dönüştürmek.
Bombalar Dışarıdan, Baskı İçeriden
İran yönetiminin savaş sırasında uyguladığı güvenlik politikaları, özellikle kadınların ve siyasi muhaliflerin karşı karşıya olduğu tehlikeyi artırdı. Savaşın ilk aylarında Amnesty International, binlerce kişinin keyfî biçimde gözaltına alındığını bildirdi. İnternet kesintileri ve dış dünyayla iletişim kurmaya yönelik tehditler, yalnızca protestoların örgütlenmesini değil, tutukluların ve yakınlarının yaşadıklarının belgelenmesini de güçleştirdi. Daha önceki halk ayaklanmalarında internet kesintilerini idamların izlemiş olması kolektif bilgisinin İran halkını ne yönde etkilediği, hiçbir habere dipnot olamadı.

Üstelik savaş, İran’daki kadınlar açısından zaten var olan başka bir tehdidin üzerine geldi: Devlet görevlilerinin uyguladığı cinsel şiddet.
Birleşmiş Milletler’in İran Bağımsız Uluslararası Araştırma Misyonu, 2022’de Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından başlayan protestolar sırasında işlenen ağır insan hakları ihlallerini araştırdı. Mart 2024’te açıklanan bulgular, cinayet, işkence, tecavüz ve toplumsal cinsiyet temelli zulüm dahil bazı ihlallerin insanlığa karşı suç teşkil ettiğini ortaya koydu. [4]
Bu tespitler yalnızca tanıklıklara dayanmıyordu. Araştırma misyonu 27 binden fazla delil topladı ve koruma altına aldı; mağdur ve tanıklarla 134 ayrıntılı görüşme yaptı. Dijital ve tıbbi adli incelemelerden de yararlandı. İran hükümeti ise heyetin ülkeye girişine izin vermedi.
Araştırmacılar, güvenlik güçlerinin gözaltındaki kadınlara ve erkeklere tecavüz ettiğini, toplu tecavüz ve cisimle tecavüz vakaları bulunduğunu belgeledi. Gözaltına alınanlar dövülüyor, elektrik şokuna maruz bırakılıyor, avukatlarıyla ve aileleriyle görüştürülmüyordu. Bazıları resmî olmayan gözaltı merkezlerine götürülüyordu. [4] Bir kadının anlattıkları, devlet şiddetinin kadınların özgürlük taleplerini nasıl hedef aldığını da gösteriyordu. Kadın, saldırganının kendisine istediği özgürlüğün bu olup olmadığını sorduğunu aktardı.
Kadınların bedenleri üzerindeki denetimi reddederek başladıkları bir mücadelede, cinsel şiddet de onları cezalandırmanın ve aşağılamanın araçlarından biri haline gelmişti.
Human Rights Watch’un 2024’te yayımladığı ayrı bir araştırma da Kürt, Beluç ve Azerbaycan Türklerinin yaşadığı bölgelerden on kişinin gözaltında tecavüz, cinsel saldırı ve işkenceye maruz bırakıldığını belgeledi. Görüşülenlerden bazıları başka tutuklulara yönelik tecavüzlere de tanık olmuştu. [5]
Bu bulgular 2022 protestolarına ilişkin. 2026 savaşında aynı uygulamaların ne ölçüde devam ettiğini belirlemek için ayrıca güncel kanıtlara ihtiyaç var. Ancak eylül ayında yayımlanan yeni araştırmalar, cinsel şiddet tehdidinin siyasi tutuklular üzerinde hâlâ bir baskı aracı olarak kullanıldığını gösteriyor.
Human Rights Watch ve Abdorrahman Boroumand Center’ın 10 Eylül 2026 tarihli araştırmasında, tutukluların ve ailelerinin tecavüzle tehdit edildiği, işkence altında ifadeler alındığı ve bu ifadelerin ölüm cezasına gerekçe yapıldığı vakalar yer alıyor. [6]
Jin, Jiyan, Azadî protestolarında kadınların saçlarını kesmesi ve başörtülerini çıkarması, devletin kadın bedeni üzerindeki denetimine karşı direnişin simgeleri haline geldi.
Bir İdamın Ardından: Ailelere Miras Kalan Ceza
İran’da ölüm cezası, aileler açısından, infaz edilen kişinin hayatının sona ermesiyle bitmiyor.
İdam öncesinde haber alamamak, son görüşmenin engellenmesi, cenazenin teslim edilmemesi, mezarın yerinin gizlenmesi, aile üyelerinin tehdit edilmesi ve yas tutmalarının engellenmesi, insan hakları örgütlerinin belgelediği uygulamalar arasında. Örneğin Kürt siyasi tutuklular Mehrab Abdollahzadeh ve Naser Bakrzadeh’in gizlice idam edilmesinin ardından aileleri cenazelerini teslim alamadı. Hengaw’ın 18 Mayıs 2026 tarihli haberine göre, infazlardan iki haftadan fazla zaman geçmesine rağmen yakınları hâlâ cenazeleri bekliyordu. [7]

İran’da tutuklu ve idam edilen kişilerin aileleri, yakınlarının akıbetini öğrenmek ve adalet talep etmek için de mücadele ediyor. Cenazenin teslim edilmemesi, ailenin yalnızca defin işlemlerini yapamaması anlamına gelmiyor. Yakınları mezarın nerede olduğunu bilemeyebiliyor; ölümün ardından kendi inançlarına ve geleneklerine göre yas tutma imkânından mahrum bırakılabiliyor. Bir mezarın ziyaret edilmesi, ölüm yıl dönümünde bir araya gelinmesi veya cenaze töreninin düzenlenmesi, siyasi dayanışmanın görünür hale geldiği anlara dönüşebiliyor. Bu nedenle aileler üzerindeki baskı, ölümden sonra da toplumsal hafızayı ve kolektif örgütlenmeyi hedef alabiliyor. Human Rights Watch’un eylül araştırması, tutukluların aile üyelerinin gözaltına alınmak ve cinsel saldırıya uğramakla tehdit edildiğini de ortaya koydu. Böylece bir kişinin tutuklanması, bütün ailesinin üzerinde kurulan baskının başlangıcına dönüşebiliyor. [6] Özellikle anneler, eşler ve kız kardeşler bu sürecin hem tanıkları hem de hak arama mücadelesinin taşıyıcıları haline geliyor. Tutuklu yakınlarına ulaşmaya çalışmak, avukat bulmak, kamuoyuna açıklama yapmak ve cenazelerin teslim edilmesini talep etmek, çoğu zaman kadınların üstlendiği mücadeleler arasında.
Bir ailenin yas tutma hakkı bile siyasi bir meseleye dönüşebiliyor.
İnfaz Takvimi ve Aynı Haftanın Haberleri
İran’da ölüm cezalarının artışı yalnızca tek tek vakalardan ibaret değil. Human Rights Watch ve Abdorrahman Boroumand Center’ın araştırmasına göre, 18 Mart ile 31 Ağustos 2026 arasında siyasi saiklerle yöneltilen suçlamalar sonucunda, ağır adil yargılanma ihlallerinin yaşandığı davalarda en az 59 erkek idam edildi. Bunlardan en az 29’u Aralık 2025-Ocak 2026 protestolarıyla bağlantılı olarak tutuklanmıştı. Bu kadar kısa süren yargılamalarla verilen cezalar ise adil yargılama olmadığına kanıt teşkil etti. [6]
Aynı hafta kadınlara yönelik yargı kararları ise başka bir tablo ortaya koydu.
24 Eylül’de Hengaw, Ahvaz’da dokuz Arap kadın aktivistin toplam 45 yıl hapse mahkûm edildiğini duyurdu. Kadınların her biri beşer yıl hapis cezası aldı. Mahkeme, bir yıllık zorunlu ideolojik ve siyasi eğitim programını tamamlamaları halinde cezalarının bir yıla indirilebileceğine karar verdi. Kararlar henüz kesinleşmemişti. [8]
Saeideh Heidari Rad, Amal Dehimawi, Kowsar Asakereh, Ayat Mohammadi, Fatemeh Savari, Khadijeh Havali, Eftekar Rostamizadeh, Seyedeh Fatemeh Hosseini ve Ameneh Beit Syah; çevrimiçi mesleki ve sivil faaliyetleri nedeniyle daha önce gözaltına alınmış, aylarca sorgulanmış ve ardından kefaletle serbest bırakılmıştı. 22-24 Eylül arasında Reuters, Hürmüz boğazından geçen gemiler, petrol fiyatları, Suudi Arabistan’ın sevkiyatları ve ABD-İran müzakerelerini başlıklarına taşırken [1, 2], İranlı insan hakları örgütlerinin gündemi bu dokuz Arap kadın aktivistti [3, 8].
Uluslararası ekonomi gündeminde Hürmüz Boğazı’nın ne zaman açılacağı tartışılırken, Ahvaz’daki dokuz kadın için özgürlük, mahkemenin dayattığı ideolojik eğitime katılıp katılmamalarıyla ilişkilendirilmişti.
Devletler arasında müzakere arayışı sürerken, bu kadınların kendi ülkelerindeki siyasi ve toplumsal talepleri güvenlik suçlamalarıyla karşı karşıya bırakılıyordu.
Kadınların düşüncelerini değiştirmeleri karşılığında cezalarının azaltılmasının öngörülmesi, İran’da kadın hareketinin yalnızca sokak gösterileriyle değil, yargı sistemi üzerinden de denetim altında tutulmaya çalışıldığını gösteriyordu.
Sokaklardan Evlere, Evlerden Dayanışma Ağlarına: Kadınların Dört Yılı
Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından başlayan hareket, dört yıl sonra da kadınların gündelik yaşamında ve dayanışma ağlarında varlığını sürdürüyor. İran’da kadınların mücadelesi 2022’de başlamadı. Ancak Jina Mahsa Amini’nin ölümünün ardından yükselen Jin, Jiyan, Azadî hareketi, onlarca yıllık mücadelenin yeni bir toplumsal döneme girmesini sağladı.

Kürt kadın hareketinin özgürlük sloganı, ülkenin farklı bölgelerinde kadınların ortak taleplerini ifade eden bir çığlığa dönüştü. Kadınlar zorunlu başörtüsüne karşı sokaklara çıkarken her yaştan öğrenci, işçi, farklı etnik ve dini topluluklardan insanlar da protestolara katıldı.
Amini ardından gerçekleşen eylemler kalibresinde bir kalabalık daha sonrasında toplanmamış da olsa bu, kadınların örgütlenmesinin sona erdiği anlamına gelmiyor.
Kurdpa’nın 21 Eylül’de yayımladığı, İran’ın farklı bölgelerinden on kadınla yapılan görüşmelere dayanan araştırma, hareketin sokaklardan gündelik hayata, aile ilişkilerine, yerel derneklere ve dijital dayanışma ağlarına taşındığını ortaya koyuyor. [9]
Sanandaj’da yaşayan deneyimli bir öğretmen ve kadın hakları aktivisti, hareketin en büyük kazanımının toplumun düşünce biçimindeki değişim olduğunu anlatıyor. Devletin kitlesel protestoları bastırabildiğini, ancak özellikle kadınların ve gençlerin hayatlarını 2022 öncesine döndüremediğini belirtiyor.
Aynı kentten bir kadın hakları araştırmacısı ise dönüşümün feminizm açısından önemini vurguluyor: Kadınların talepleri artık kendilerine verilecek ayrıcalıklar olarak değil, sahip oldukları haklar olarak ifade ediliyor.
Urmiye’den eski bir siyasi tutuklunun anlatısı ise daha karmaşık. Kadınların toplumsal kazanımlarını kabul ederken ağır baskının yarattığı tükenmişliği ve umutsuzluğu da dile getiriyor. Hareketin mirasının yalnızca siyasi zaferlerle ölçülemeyeceğini; annelerle kızları arasındaki ilişkilerde, sanatta, edebiyatta ve gündelik direnişte yaşamaya devam ettiğini söylüyor.
Baneh’den genç bir kadın, dijital platformların, yerel derneklerin ve kültürel eğitimin yeni örgütlenme alanlarına dönüştüğünü anlatıyor. Ancak bu alanların da daha güçlü ve güvenli ağlara ihtiyaç duyduğunu belirtiyor.
Bu görüşmeler, İran’da kadın örgütlenmesinin artık yalnızca kitlesel protestolarla ölçülemeyeceğini gösteriyor.
Kadınlar daha küçük, daha az görünür ve güvenlik risklerini gözeten dayanışma biçimleri geliştiriyor. Bazıları yerel dernekler aracılığıyla, bazıları eğitim ve kültür faaliyetleriyle, bazılarıysa gündelik yaşamda zorunlu başörtüsünü reddederek mücadeleyi sürdürüyor.
Bütün bu faaliyetlerin ülke genelinde aynı ölçüde örgütlü olduğunu söylemek mümkün değil. Üstelik devletin gözetimi, tutuklamalar ve ekonomik kriz, kadınların bir araya gelmesini giderek zorlaştırıyor.
Kurdpa’nın görüştüğü kadınlar da bu güçlükleri gizlemiyor. Özellikle ekonomik kriz, kadınların örgütlenmeye ayırabilecekleri zamanı ve kaynakları azaltıyor. Kadınların daha düşük gelirlerle çalışması, bakım yükünün büyük bölümünü üstlenmesi ve ekonomik bağımlılıkları, özgürlük mücadelesinin gündelik hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösteriyor.
Sanandaj’daki kadın hakları araştırmacısının anlattığı gibi, kadınların talepleri artık yalnızca giyim özgürlüğü veya kamusal alanda görünür olmakla sınırlı değil. İstihdam, adil ücret, ekonomik güvence, eğitim ve insanca yaşam da bu mücadelenin parçası.
Kadınların özgürlük talebi, toplumsal adalet talebiyle birleşiyor.
Bahailer: Gündelik Hayata Yansıyan Ayrımcılık
Bahai kadınlar, İran’da hem dini kimlikleri hem de kadın olarak karşılaştıkları ayrımcılık nedeniyle hak ihlallerinin hedefleri arasında.
İran’da kadınların karşı karşıya olduğu baskı, dini ve etnik kimlikleriyle birlikte ele alındığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Bahailer bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Bahai inancı, kadın-erkek eşitliğini, eğitimi ve insanlığın birliğini temel ilkeleri arasında sayıyor. İslam Cumhuriyeti’nde ise Bahailer tanınan dini azınlıklar arasında değil. Eğitim, çalışma, mülkiyet ve inanç özgürlüğü alanlarında onlarca yıldır sistematik ayrımcılıkla karşılaşıyorlar.
Human Rights Watch’un 2024 tarihli kapsamlı araştırması, Bahailere yönelik baskının keyfî tutuklamalardan mülklere el konulmasına, eğitim ve çalışma hakkının engellenmesinden mezarlıkların tahrip edilmesine kadar uzandığını ortaya koyuyor. Kuruluş, bu sistematik uygulamaları insanlığa karşı zulüm suçu olarak değerlendiriyor. [10] Üstelik kadınlar bu baskının önemli hedeflerinden biri. Bahai Uluslararası Topluluğu’nun verilerine göre, 2024 yılında hapisteki Bahailerin yaklaşık üçte ikisi kadındı. [11]
2026’da da Bahai kadınlara yönelik yargı kararları devam etti. Hengaw, 23 Eylül’de Bahai kadın Romina Goli’nin beş yılı aşan hapis cezasına ve on yıl süreyle toplumsal haklarından mahrum bırakılmasına karar verildiğini bildirdi [12]. Bir kadının üniversiteye gidebilmesi, çalışabilmesi, inancını özgürce yaşayabilmesi veya komşularıyla eşit ilişkiler kurabilmesi, uluslararası müzakere masalarının öncelikli gündemine giremedi.
Oysa İran’ın geleceği tartışılırken bu soruların yanıtsız bırakılması, eski ayrımcılık biçimlerinin yeni bir siyasi düzen içinde de devam etmesi riskini beraberinde getiriyor.
İran Adına Kim Konuşuyor?
Bütün bu tablonun ortasında uluslararası diplomasinin ve diasporadaki muhalefetin karşı karşıya kaldığı bir temsil sorunu da bulunuyor.
Washington, İranlıların nasıl bir siyasi geleceğe sahip olması gerektiğini tartışıyor. İsrail, İran’ın askeri ve bölgesel kapasitesinin sınırlandırılmasını hedefliyor.Türkiye İranlı Kürtlere gözünü dikmiş durumda. Bölgesel devletler kendi güvenliklerini ve ekonomik çıkarlarını gözetiyor. Diasporadaki monarşi yanlıları, cumhuriyetçiler, sol hareketler ve farklı etnik siyasi örgütler ise birbirinden oldukça farklı gelecek tasavvurlarına sahip.

Ancak İran’ın geleceği hakkında konuşmak, o geleceği yaşayacak insanların adına konuşma hakkını kendiliğinden vermiyor.
Kurdpa’nın görüştüğü on kadının diasporaya yönelik mesajı, bu temsil sorununun somut örneklerinden biri. Kadınlar, ülke dışındaki aktivistlerden içerideki mücadelenin yerini almamalarını, seslerini doğru aktarmalarını ve uluslararası dayanışmayı güçlendirmelerini bekliyor. [9]
Bu on kadının görüşleri elbette bütün İran toplumunu temsil etmiyor. Ancak tam da bu nedenle önemli: İran toplumunun tek bir sözcüsü, tek bir siyasi programı veya tek bir gelecek beklentisi olmadığını hatırlatıyorlar.
İranlıların özgürlük taleplerini uluslararası devletlerin stratejik çıkarlarıyla eşitlemek, içerideki farklı toplumsal hareketlerin kendi sözlerini kurma imkânlarını daraltıyor.
Üstelik İran’da yaşananlar yalnızca devletle toplum arasındaki bir çatışma da değil. Muhalefetin kendi içinde merkeziyetçilikten federalizme, monarşiden cumhuriyete, laiklikten dini kimliklerin kamusal alandaki yerine kadar uzanan ciddi siyasi anlaşmazlıklar bulunuyor.
İran’ın geleceğine ilişkin tartışmanın gerçek anlamda toplumsallaşabilmesi, bu farklı taleplerin duyulmasına ve tartışılmasına bağlı.
İran’sız Ortadoğu Planlanabilir mi?
İran’ın geleceği aylardır dünyanın dört bir yanında tartışılıyor. Savaşın ne zaman sona ereceği, hangi devletin ne kazanacağı, hangi ittifakların dağılacağı, hangi sınırların yeniden çizileceği hesaplanıyor. İran’ın geleceğine ilişkin senaryoların sayısı her geçen gün artarken, o geleceği yaşayacak insanların sesleri aynı hızla azalıyor. İranlılar, internet kesintilerine rağmen sosyal medyayı, İran dışındaki dostlarının yardımını kullanarak bir hikaye anlatmaya çalışıyor. Bu hikaye asla manşetlere taşınmıyor.
Oysa İran’da hayat, diplomatik müzakerelerin sonucunu beklemiyor. Bir anne, idam edilen çocuğunun mezarının nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyor. Bir kadın, kendisini susturmak isteyen devletin karşısında başka kadınlarla dayanışmanın yollarını arıyor. Bir Bahai öğrenci, inancı nedeniyle elinden alınan eğitim hakkını geri istiyor. Bir işçi, savaşın ve ekonomik krizin ortasında ailesinin ertesi gün ne yiyeceğini düşünüyor.
Ve bütün bunların arasında, kırk yedi yıldır farklı biçimlerde sürdürülen bir özgürlük mücadelesi var.
Jina Mahsa Amini’nin ardından sokakları dolduran kadınlar bugün aynı meydanlarda olmayabilir. Kimileri hapiste, kimileri sürgünde, kimileri de yeniden tutuklanmamak için sesini daha az duyurabiliyor. Ancak saçlarını keserek, başörtülerini çıkararak, meydanları doldurarak başlayan itiraz, artık evlerde, okullarda, işyerlerinde ve kadınların birbirine uzattığı ellerde yaşamaya devam ediyor.
Bir rejim meydanları boşaltabilir. Gazeteleri susturabilir, interneti kesebilir, insanları tutuklayabilir. Hatta ölülerin ardından tutulacak yasın bile sınırlarını belirlemeye kalkışabilir. Ama bir toplumun hafızasını, yaşadığı bütün acılarla ve kazandığı bütün deneyimlerle birlikte ortadan kaldırmak o kadar kolay değil.
İran’da savaşın yarattığı yıkım ile devletin yıllardır sürdürdüğü baskı, bugün aynı insanların hayatında birleşiyor. Dışarıdan gelen bombalarla içerideki infaz kararları arasında kalan insanların yalnızca hayatta kalmaya değil, kendi geleceklerini belirleme haklarını korumaya da çalıştıkları çoğu zaman unutuluyor.
Üstelik İranlıların özgürlük mücadelesi, ne Washington’un rejim değişikliği senaryolarıyla başladı ne de Tahran’ın güvenlik politikalarıyla sona erecek. Kadınların, Kürtlerin, Beluçların, Bahailerin, işçilerin ve öğrencilerin farklı taleplerle sürdürdükleri mücadele, İran’ın geleceğine ilişkin tartışmanın zaten ülkenin içinde, bütün baskılara rağmen devam ettiğini gösteriyor.
Belki de bu yüzden asıl mesele, İran’ın geleceğinin hangi devletin çıkarlarına uygun biçimde şekilleneceği değil; İranlıların kendi gelecekleri üzerinde ne kadar söz sahibi olabilecekleri.
Çünkü haritalar yeniden çizildiğinde, anlaşmalar imzalandığında, petrol tankerleri yeniden Hürmüz Boğazı’ndan geçmeye başladığında ve savaş bir gün uluslararası basının manşetlerinden düştüğünde, İran’da yaşam devam edecek. Ölenlerin geride bıraktığı boşluklarla, cezaevlerinde geçirilen yıllarla, yıkılan evlerle, yarım kalan hayatlarla ve bütün bunlara rağmen vazgeçilmeyen özgürlük talepleriyle…
Bugün İran’ı bir satranç tahtası gibi izleyenler, savaş sona erdiğinde taşları sayıp kazananları ve kaybedenleri ilan edecek. Oysa o tahtanın üzerinde yaşayan milyonlarca insanın hayatı, hiçbir devletin zafer hanesine yazılamayacak.
İran’ın geleceği konuşulurken İranlıların sesini duymak, yalnızca bir gazetecilik meselesi değil; kırk yedi yıldır kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmaya çalışan insanların tarihini de görme meselesidir.
Çünkü bir gün savaşın bilançosu çıkarılabilir. Kaç füzenin ateşlendiği, kaç petrol tankerinin boğazdan geçtiği, hangi devletin ne kadar toprak ya da nüfuz kaybettiği hesaplanabilir.
Ama bir annenin çocuğunun mezarını arayarak geçirdiği yılların, bir kadının özgürce yaşayabilmek için verdiği ömrün, bir toplumun elinden alınan geleceğin bilançosu nasıl çıkarılır? Ölüler çetelelerde cana gelir mi?
İransız bir Ortadoğu planlanırken, İranlılar hâlâ orada. Yaşıyor, ölüyor, direniyor ve kendilerine ait bir gelecek istiyorlar.
Bakalım kocaman gözleriyle bize gerçeği bağıran İranlı kadınların, İran halklarının sesini duyacak kulaklarımız var mı? Çünkü İran’da cenazelerini gömecek kadar kürek kalmadı.
Kaynaklar
1. Reuters, 22 Eylül 2026. Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemi sayısındaki düşüş.
Reuters
2. Reuters, 22 Eylül 2026. Petrol fiyatları ve Orta Doğu’dan petrol sevkiyatı.
Reuters
3. Hengaw, 22 Eylül 2026. Dört kişinin idam edilmesi, aralarında üç Arap tutuklu.
hengaw.net
4. Birleşmiş Milletler, 18 Mart 2024. İran Araştırma Misyonu: cinsel şiddet, işkence ve insanlığa karşı suçlara ilişkin bulgular.
18 March 2024
5. Human Rights Watch, World Report 2025: Iran. Kürt, Beluç ve Azerbaycan Türklerinin yaşadığı bölgelerde gözaltında cinsel şiddet bulguları.
Human Rights Watch
6. Human Rights Watch ve Abdorrahman Boroumand Center, 10 Eylül 2026. Protestoculara yönelik infazlar, işkence ve ailelere yöneltilen tehditler.
Human Rights Watch
7. Hengaw, 18 Mayıs 2026. İdam edilen iki Kürt siyasi tutuklunun cenazelerinin ailelerine teslim edilmemesi.
hengaw.net
8. Hengaw, 24 Eylül 2026. Dokuz Arap kadın aktiviste toplam 45 yıl hapis cezası.
hengaw.net
9. Kurdpa, 21 Eylül 2026. Jin, Jiyan, Azadî’nin dördüncü yılında on kadınla görüşmeler.
Kurdistan Press Agency
10. Human Rights Watch, 1 Nisan 2024. İran’da Bahailere yönelik sistematik zulüm.
HRW
11. Human Rights Watch, World Report 2025: Iran. Bahai kadınların tutuklanması ve dini ayrımcılık.
Human Rights Watch
12. Hengaw, 23 Eylül 2026. Bahai kadın Romina Goli hakkındaki hapis ve hak yoksunluğu kararı.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.