İçeriğe geç
Politika

Irkçılık Nerede Başlar?

Irkçılığı yalnızca açık hakaretlerde, saldırılarda veya ölüm tehdidi taşıyan sembollerde aramak eksik kalır. Bunlar ırkçılığın en görünür ve en ağır biçimleridir. Fakat meselenin bir de daha gündelik, daha sıradan ve bu nedenle çoğu zaman fark edilmeyen tarafı vardır: Farklı olanı, ancak farklılığını görünmez kıldığı ölçüde kabul etmek.

Amedspor’un yalnızca sportif bir faaliyet olmadığını hemen herkes hemfikir. Amedspor’un varlığı ve sportif başarısı Kürtler açısından güçlü bir aidiyet ve görünürlük duygusu yaratırken, Türkiye’nin farklı kesimlerinde bunun tam karşıtı tepkiler de ortaya çıkıyor. Erzurum’da Amedspor deplasmanı öncesinde yaşananlar, ardından Kocaeli deplasmanında tribünlerde gösterilen sarı torbalar, futbol rekabetinin sınırlarını aşan bir tablo ortaya koyuyor. Sarı torbanın Türkiye’de ve Kürt coğrafyasında neyi çağrıştırdığı biliniyor. Dolayısıyla burada verilen mesajın futbolculara ya da rakip takıma yönelik sıradan bir tribün mesajı olmadığı açıktır.

Tabii bu manzaralar ilk kez yaşanmıyor. Amedspor daha önce de defalarca benzer ırkçı saldırılara maruz kaldı. Bunların en çok yaşandığı yerlerin başında Bursa gelmektedir. Bursa’da oynanan maçlar defalarca ırkçı gösterilere sahne oldu. 1990’ların faili meçhul cinayetleriyle özdeşleşmiş “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın ve beyaz Torosların görselleri tribünlere taşındı.

Elbette ırkçılık yalnızca sportif müsabakalarda karşımıza çıkmıyor. Kimi zaman bir düğünde, kimi zaman Kürtçe müzik dinleyen insanlara yönelik saldırılarda, kimi zaman da çalışmak için başka kentlere giden mevsimlik işçilerin karşılaştığı şiddette kendisini gösteriyor. Son olarak Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilerine yönelik saldırılar da sorunu yeniden gündeme getirdi.

Bu ırkçı olaylara karşı haklı olarak tepkiler gösteriliyor. Ancak hemen ardından neredeyse değişmez hale gelmiş şu açıklamalar yapılıyor: “Bunlar münferit olaylardır”, “birkaç kişinin provokasyonudur”, “bütün topluma mal edilemez.”

Elbette birkaç yüz kişinin yaptığından milyonlarca insanı sorumlu tutamayız. Bir toplumu bütünüyle “ırkçı” ilan etmek açıklayıcı olmadığı gibi toptancı bir yaklaşım olur. Fakat farklı zamanlarda, farklı kentlerde ve farklı toplumsal alanlarda benzer davranışlar tekrar ediyorsa, her defasında “istisna” demek de yaşananları açıklamaya yetmiyor. O zaman yalnızca saldırıyı gerçekleştirenlere değil, bu davranışların üzerinde yeşerdiği toplumsal ve siyasal zemine de bakmak gerekiyor. Ancak bu zemin çoğu zaman tartışılmıyor. Tartışılmadığı için de benzer davranışlar yeniden ortaya çıkma potansiyeli taşıyor.

Irkçılık tartışması açıldığında sıkça tanık olduğumuz bir savunma da şudur: “Bizim Kürt komşularımız var”, “Kürt gelinimiz, Kürt damadımız var”, “Bu ülkede Kürt kökenli bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları oldu.”

Bütün bunlar doğru olabilir. Üstelik bunları söyleyen herkesin Kürtlere karşı kişisel bir düşmanlık taşıdığını varsaymak da doğru değildir. Sorun zaten yalnızca insanların birbirlerini sevip sevmemesi değildir. Asıl mesele, farklı bir kimliğin kamusal alanda kendisi olarak bulunmasının ne ölçüde kabul edildiğidir.

Bu anlamda Amedspor bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Adeta bir turnusol işlevi görmektedir.

Örneğin Amedspor’un adı Diyarbakırspor olsaydı, tribünlerinde Kürt kimliği görünür olmasaydı, Kürtçe şarkılar ve marşlar duyulmasaydı muhtemelen yine sert bir futbol rekabeti yaşanacaktı. Ancak bugün karşılaştığımız türden ırkçı gösterilere tanık olmayacaktık. Çünkü “Amed” adıyla birlikte Kürt kimliği artık yalnızca özel alanda veya bir “köken” bilgisi olarak değil, kamusal alanda görünür hale geliyor.

Tam bu noktada artık banal bir hal alan “Kürt kökenli” sözü üzerinde biraz durmak gerekiyor.

“Köken” geçmişe ait bir bilgidir; insanın nereden geldiğini anlatır. Kimlik ise yalnızca geçmişle ilgili değildir. İnsanın bugün kendisini nasıl tanımladığıyla ve kamusal alanda nasıl var olmak istediğiyle de ilgilidir. Bu nedenle Kürt’ün bireysel varlığının kabul edilmesi ile Kürt kimliğinin kolektif ve kamusal görünürlüğünün kabul edilmesi bir ve aynı şey değildir.

“Kürt komşum var” diyen bir insan gerçekten Kürt komşusuyla son derece iyi ilişkiler kurabilir. Kürt gelini veya damadıyla hiçbir sorunu olmayabilir. Buradaki çelişki, bireysel ilişkilerde değil, aynı kimliğin kolektif bir hak ve kamusal görünürlük meselesi haline geldiği noktada ortaya çıkıyor.

Demokratlığın ölçüsü de belki tam burada ortaya çıkar.

Kürt arkadaşınızın olması kuşkusuz kötü bir şey değildir. Ama mesele bunun ötesindedir: Kürt arkadaşınızın çocuğunun Kürtçe eğitim hakkını savunuyor musunuz? Amedspor kendi adıyla sahaya çıktığında bunu doğal karşılıyor musunuz? Bir Kürt, Kürtlüğünü özel hayatına hapsetmeden kamusal alanda ifade ettiğinde onun eşit yurttaşlığını kabul ediyor musunuz?

Çünkü demokrasi yalnızca bize benzeyenlerle birlikte yaşayabilme rejimi değildir. Asıl sınav, bize benzemeyenlerin de bizimle aynı haklara sahip olduğunu kabul ettiğimiz yerde başlar.

Bu nedenle ırkçılığı yalnızca açık hakaretlerde, saldırılarda veya ölüm tehdidi taşıyan sembollerde aramak eksik kalır. Bunlar ırkçılığın en görünür ve en ağır biçimleridir. Fakat meselenin bir de daha gündelik, daha sıradan ve bu nedenle çoğu zaman fark edilmeyen tarafı vardır: Farklı olanı, ancak farklılığını görünmez kıldığı ölçüde kabul etmek.

Tam da bu nedenle Amedspor meselesi futbolun ötesine geçiyor. “Diyarbakır” denildiğinde sorun olmayan şey neden “Amed” denildiğinde sorun oluyor? Kürt komşuyla kurulabilen ilişki, Kürtçe kamusal alana çıktığında neden aynı rahatlıkla kurulamıyor?

Bütün bunlara “birkaç kişinin yaptığı münferit olaylar” deyip geçmek mümkün. Fakat o zaman başka bir soruya cevap vermek gerekiyor: Neden bu münferit olaylar farklı zamanlarda ve farklı yerlerde benzer semboller, benzer sözler ve benzer hedefler etrafında yeniden ortaya çıkıyor?

Bu sorunun cevabını yalnızca tribünlerde, saldırganların kişiliklerinde veya birkaç provokatörde aramak yeterli değildir. Eğitimden medyaya, siyasal dilden tarih anlatısına kadar uzanan daha geniş bir toplumsal alanı da tartışmak gerekir. Çünkü hiçbir önyargı boşlukta doğmaz; hiçbir ırkçılık yalnızca birkaç insanın kişisel kötülüğünden ibaret değildir.

Bununla birlikte buradan bütün bir Türkiye toplumunu değişmez biçimde “ırkçı” ilan etmek de aynı ölçüde açıklayıcı değildir. Asıl mesele, ırkçı davranışların ve milliyetçi reflekslerin hangi koşullarda ortaya çıktığını, nasıl meşrulaştığını, neden ve kimler tarafından yeniden üretilebildiğini anlamaktır.

Belki de Amedspor’un bize gösterdiği en önemli şey budur: Bir toplumun farklı olanla ilişkisini, o farklılık görünmezken değil, kendisi olarak kamusal alana çıktığında daha iyi anlarız.

Eşit yurttaşlık, farklı olanın yalnızca yanımızda yaşamasını değil; kendi diliyle, adıyla ve kimliğiyle kamusal hayatın eşit bir öznesi olmasını da kabul etmeyi gerektirir.

Irkçılığın sınırı da demokratlığın sınırı da belki tam burada başlıyor.

Bu yazıyı paylaş

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.