Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kömürün Karası Zeytinin Acısına Karıştı

Kömürün Karası Zeytinin Acısına Karıştı

7 Kasım Cuma sabahına yeni bir acıyla uyandık, Soma’da kömürün karası zeytinin acısına karıştı… Yırca’da 6000 zeytin ağacı dozerlerle, dakikalar içinde katledildi. Kolin Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı günlerdir yaşam nöbeti tutan köylüler şirketin özel güvenlik görevlileri tarafından darp edildi… Rakamlarla ifade ederek soğuttuğumuz acılara, yabancılaştığımız cinayetlere bir yenisi daha eklendi, Soma’da henüz “301” işçinin acısı dinmeden… An durdu, vicdanlar tutuldu. Ardından –mış– gibi Danıştay kararları geldi, tabi ki artık çok geçti. Hukuka, adalete olan inançlar bir kez daha yerle bir oldu. Dünyanın ilk ve tek kaçak sarayında oturan bir “Başganımız” olması bu sarsıntının, bu şaşkınlığın şiddetini azaltmaya yetmed

7 Kasım Cuma sabahına yeni bir acıyla uyandık, Soma’da kömürün karası zeytinin acısına karıştı… Yırca’da 6000 zeytin ağacı dozerlerle, dakikalar içinde katledildi. Kolin Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı günlerdir yaşam nöbeti tutan köylüler şirketin özel güvenlik görevlileri tarafından darp edildi… Rakamlarla ifade ederek soğuttuğumuz acılara, yabancılaştığımız cinayetlere bir yenisi daha eklendi, Soma’da henüz “301” işçinin acısı dinmeden… An durdu, vicdanlar tutuldu. Ardından –mış– gibi Danıştay kararları geldi, tabi ki artık çok geçti. Hukuka, adalete olan inançlar bir kez daha yerle bir oldu. Dünyanın ilk ve tek kaçak sarayında oturan bir “Başganımız” olması bu sarsıntının, bu şaşkınlığın şiddetini azaltmaya yetmedi. O ağaçlar sadece tarlada yeşil, sofrada zeytin değildi.

 O ağaçlar umutla hayata tutunan köylüydü, dalına konan kuş, hasadını bile oyuna çeviren çocuktu; o ağaçlar yaslanacak bir omuz, asırlık tarih, kim bilir kaç ömür, biriktirilmiş koca bir kültürdü. Bugün Pazar, fidanlarımızı aldık, Yırca’ya zeytin dikmeye gittik. Bizim gibi onlarcası gidiyor, daha da gidecek. Şirketin arkasında koca bir devlet önünde özel güvenlik görevlileri var. Ağaçlarımızın ve bizim güvenliğimizi sağlayacak, yargı kararlarını uygulayacak bir devlet yok! Hak yok, hukuk yok, jandarma yok, kaymakam yok, vali yok! Yırca Muhtarı Mustafa Akın’ın gözyaşları var, boğazında düğümlenen… Biz varız, zeytin dalında yeşerecek umutlar bir de… Zeytin ağaçlarının ardından, onca yıllık emeklerinin, ömürlerinin ardından ağlamaktan gözleri şişmiş ama söyleyecekleri bitmemiş, öfkesi hiç dinmemiş güzelim kadınlar hala yaşam nöbeti tutuyorlar… Topraklarını henüz kaybetmemiş olmanın umuduyla her gelene nefesleri yettiğince yeniden yeniden dertlerini anlatıyorlar, seslerini bir duyan olur, yanlarına bir gelen daha olur diye… Yırcalıların zeytin ağaçları gitti ama umutları hala topraklarında... O umutları yeşertmekse bizim elimizde… Ağaçlarımıza sarılmak, birbirimize sımsıkı tutunmak zorundayız. Umudu da isyanı da dört bir yanda büyütmek zorundayız! Yürümeye mecali olmayan, soğuk yağmurlu bir Pazar günü zeytin fidanı dikimine gelen iki büklüm teyzeme, köylüler, korumacı bir kızgınlıkla; “bu havada sen niye kalktın geldin be teyzem?” diyor. Teyzem tereddütsüz cevap veriyor; “bugün gelmeecem de ne zaman gelcem?” Evet, ne bekliyorsunuz, bugün öfkelenmeyeceksiniz de ne zaman öfkeleneceksiniz, e bugün gelmeeceğiniz de ne zaman gelceğiniz!

 “…Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından…” Nazım Hikmet, 1947

7 Kasım Cuma sabahına yeni bir acıyla uyandık, Soma’da kömürün karası zeytinin acısına karıştı… Yırca’da 6000 zeytin ağacı dozerlerle, dakikalar içinde katledildi. Kolin Grubu tarafından yapılmak istenen termik santrale karşı günlerdir yaşam nöbeti tutan köylüler şirketin özel güvenlik görevlileri tarafından darp edildi… Rakamlarla ifade ederek soğuttuğumuz acılara, yabancılaştığımız cinayetlere bir yenisi daha eklendi, Soma’da henüz “301” işçinin acısı dinmeden… An durdu, vicdanlar tutuldu. Ardından –mış– gibi Danıştay kararları geldi, tabi ki artık çok geçti. Hukuka, adalete olan inançlar bir kez daha yerle bir oldu. Dünyanın ilk ve tek kaçak sarayında oturan bir “Başganımız” olması bu sarsıntının, bu şaşkınlığın şiddetini azaltmaya yetmedi. O ağaçlar sadece tarlada yeşil, sofrada zeytin değildi.

 O ağaçlar umutla hayata tutunan köylüydü, dalına konan kuş, hasadını bile oyuna çeviren çocuktu; o ağaçlar yaslanacak bir omuz, asırlık tarih, kim bilir kaç ömür, biriktirilmiş koca bir kültürdü. Bugün Pazar, fidanlarımızı aldık, Yırca’ya zeytin dikmeye gittik. Bizim gibi onlarcası gidiyor, daha da gidecek. Şirketin arkasında koca bir devlet önünde özel güvenlik görevlileri var. Ağaçlarımızın ve bizim güvenliğimizi sağlayacak, yargı kararlarını uygulayacak bir devlet yok! Hak yok, hukuk yok, jandarma yok, kaymakam yok, vali yok! Yırca Muhtarı Mustafa Akın’ın gözyaşları var, boğazında düğümlenen… Biz varız, zeytin dalında yeşerecek umutlar bir de… Zeytin ağaçlarının ardından, onca yıllık emeklerinin, ömürlerinin ardından ağlamaktan gözleri şişmiş ama söyleyecekleri bitmemiş, öfkesi hiç dinmemiş güzelim kadınlar hala yaşam nöbeti tutuyorlar… Topraklarını henüz kaybetmemiş olmanın umuduyla her gelene nefesleri yettiğince yeniden yeniden dertlerini anlatıyorlar, seslerini bir duyan olur, yanlarına bir gelen daha olur diye… Yırcalıların zeytin ağaçları gitti ama umutları hala topraklarında... O umutları yeşertmekse bizim elimizde… Ağaçlarımıza sarılmak, birbirimize sımsıkı tutunmak zorundayız. Umudu da isyanı da dört bir yanda büyütmek zorundayız! Yürümeye mecali olmayan, soğuk yağmurlu bir Pazar günü zeytin fidanı dikimine gelen iki büklüm teyzeme, köylüler, korumacı bir kızgınlıkla; “bu havada sen niye kalktın geldin be teyzem?” diyor. Teyzem tereddütsüz cevap veriyor; “bugün gelmeecem de ne zaman gelcem?” Evet, ne bekliyorsunuz, bugün öfkelenmeyeceksiniz de ne zaman öfkeleneceksiniz, e bugün gelmeeceğiniz de ne zaman gelceğiniz!

 “…Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından…” Nazım Hikmet, 1947

i. O ağaçlar sadece tarlada yeşil, sofrada zeytin değildi.

 O ağaçlar umutla hayata tutunan köylüydü, dalına konan kuş, hasadını bile oyuna çeviren çocuktu; o ağaçlar yaslanacak bir omuz, asırlık tarih, kim bilir kaç ömür, biriktirilmiş koca bir kültürdü. Bugün Pazar, fidanlarımızı aldık, Yırca’ya zeytin dikmeye gittik. Bizim gibi onlarcası gidiyor, daha da gidecek. Şirketin arkasında koca bir devlet önünde özel güvenlik görevlileri var. Ağaçlarımızın ve bizim güvenliğimizi sağlayacak, yargı kararlarını uygulayacak bir devlet yok! Hak yok, hukuk yok, jandarma yok, kaymakam yok, vali yok! Yırca Muhtarı Mustafa Akın’ın gözyaşları var, boğazında düğümlenen… Biz varız, zeytin dalında yeşerecek umutlar bir de… Zeytin ağaçlarının ardından, onca yıllık emeklerinin, ömürlerinin ardından ağlamaktan gözleri şişmiş ama söyleyecekleri bitmemiş, öfkesi hiç dinmemiş güzelim kadınlar hala yaşam nöbeti tutuyorlar… Topraklarını henüz kaybetmemiş olmanın umuduyla her gelene nefesleri yettiğince yeniden yeniden dertlerini anlatıyorlar, seslerini bir duyan olur, yanlarına bir gelen daha olur diye… Yırcalıların zeytin ağaçları gitti ama umutları hala topraklarında... O umutları yeşertmekse bizim elimizde… Ağaçlarımıza sarılmak, birbirimize sımsıkı tutunmak zorundayız. Umudu da isyanı da dört bir yanda büyütmek zorundayız! Yürümeye mecali olmayan, soğuk yağmurlu bir Pazar günü zeytin fidanı dikimine gelen iki büklüm teyzeme, köylüler, korumacı bir kızgınlıkla; “bu havada sen niye kalktın geldin be teyzem?” diyor. Teyzem tereddütsüz cevap veriyor; “bugün gelmeecem de ne zaman gelcem?” Evet, ne bekliyorsunuz, bugün öfkelenmeyeceksiniz de ne zaman öfkeleneceksiniz, e bugün gelmeeceğiniz de ne zaman gelceğiniz!

 “…Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından…” Nazım Hikmet, 1947

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış