Lümpen Faşizmin Anti-Kürt Dili
Ancak uzlaşma, Habermas’ın belirttiği gibi, iki tarafın karşı karşıya geldiklerinde dar, sınırlı ve kalıplaşmış semantik evrenlerinden dışarı çıkıp özdüşünümsel bir uslamlama sürecine girerek kamusal alanı “ideal konuşma yeri”ne çevirmelerini gerektiriyor. Dil, düşünceyi etkiler, algıları da ancak dil, hiç kimse için bir hapishane olmamalı.
Bu yazının seslendirmesi
Aslında bu paragrafta “Apo” ve Kürtlere edilen küfürler yer alıyordu. Solfasol yönetimiyle istişare ederek bu küfürleri kaldırdık. Gerçekten iğrenç küfürlerdi. Bir Facebook hesabında “yorum” başlığı altında edilen bu küfürler, ne o hesabın sahibi ne de Facebook yönetimi rahatsız olmadığı için hala yerinde duruyor. Bu küfür, hakaret ve nefret dili tam bir “lümpen faşizmi”ni anlatıyor. Peki nedir bu lümpenlik ve Kürt Sorunu”yla nasıl ilişkilendirilebilir bu adi faşist yaklaşım?
Almanca paçavra, çaput gibi anlamlara gelen “Lumpen” kelimesini Marx, “Lümpen Proletarya” kavramı altında olmak üzere, üretim süreciyle istikrarlı, örgütlü ve düzenli bir bağı bulunmayan kesimleri ifade etmek için kullanmıştı. Lümpen proletarya, proletaryanın bir kesimini oluşturuyor ancak üretim süreci açısından konumu itibariyle anlamlı bir sınıfsal örgütlenme göstermiyordu. Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (1852) adlı kitabında lümpen proleterlere, serseri, dilenci, suçlu, kumarbaz, fahişe, işsiz, eski asker, maceracı gibi toplumun örgütlü yapısının kıyısında kalan, çoğu zaman illegal yapılar içinde yer alan ve sistem açısından üretkenlikleri olmayan veya eğreti duran kesimleri örnek vermişti. Burada kuşkusuz, Marx için lümpenliğin kriteri, toplumun egemen, meşru ve geçerli normatif yapısı dışında kalmak değil, aksine iktidar karşısında bilinçli konumlanamayıştır zira lümpen proletarya, devrim yapmak, iktidarı ele geçirmek ve yeni bir düzen kurmak gibi amaçlar içinde olmadığı için, örgütlü proletaryadan ayrılır. Lümpen proletaryanın içinde tanımlandığı asıl konumsallık, geçici, eğreti ve istikrarsız kimlik ve toplumsallıklardır. Kolektif olarak örgütlenemedikleri için bireysel çıkarlarının peşinden giderler, parçalı bir yapı gösterirler ve her türlü (bilhassa karşı-devrimci) manipülasyona açık bir hale gelirler. Doğal olarak lümpenlik, proletarya içinde yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlikle doğrudan ilişkili değil. Kuşkusuz çoğu lümpen proleter, emeğini satar, hatta yoksul da olabilir ama emek sömürüsüne karşı bir muhalefet göstermez. Kültür, eğitim, okuryazarlık, görgü ve adap gibi konular, Marx’ın radarında değildi bu kavramı kullanırken.
Ne var ki zamanla lümpenlik ile proletarya arasındaki üretimdeki konumlanış açısından malum bağ, bir ölçüde veya kısmen koparılmaya çalışıldı. Lümpenlik, üretimden ziyade kültürle ilgili yan konulara yani eğitim düzeyine, kimlik belirtecine, kentsel estetiğe, tüketim biçimlerine göndermeler yapan bir tür medeniyet ölçeğine, incelik standardına ve görgü kalıbına indirgendi. Giderek, “tanıyarak dışlama” anlamında suçlayıcı bir ifadeye dönüştürüldü. Bu kez, lümpenlik, bir sıfat belirteci olarak, daha ziyade göç, işsizlik, kente uyum, siyasal bilinçsizlik, kabalık ve kültürsüzlük suçlamaları altında kentlerdeki görece köklü, yerleşik ve düzenli orta sınıf sakinlerinin yoksul, göçmen ve marjinallere yönelttiği bir dışlayıcı ifade haline geldi. Ne var ki kültürel alana indirgeme, aslında bu kavramın sınıfsal bağlardan azade olamayacağını çok önceden göstermişti. Örneğin, Gramscici literatürde bunlar, hegemonyanın etkisi altındaki alt sınıfları oluşturuyordu. Prekarya kavramlaştırmasında ise lümpen proletarya, her türlü düzenli gelir, güvenceli iş ve sosyal haklardan mahrum çeşitli işçi kesimlerini (genç işçiler, göçmen emekçiler vd.) ifade ediyordu. Dolayısıyla lümpenlik ile proletarya arasında bir geçişlilikten ziyade, emek ve kültür koordinatlarını içeren bir alaşım veya birlikte biçimleniş söz konusu oldu. Popüler kültür, egemen medya, cinsiyetçi söylem, siyasal bilinçsizlik, düşük eğitim gibi pek çok etken, bir kültürce yontulmamışlık anlamında lümpenliği tanımlayıcı ölçütlere dönüştürülürken bütün bunların emek piyasalarındaki çeşitli olumsuzluklarla (düşük ücret, sık iş değiştirme, sosyal haklardan yoksunluk vb.) ilişkisi olmadığı düşünülse de olgular aksini gösteriyordu.
Burada bizi ilgilendiren asıl şey, bir düşünme ve eyleme biçimi olarak lümpenliğin, egemen iktidarın manipülasyonuna değişik kulvarlarda açık olması ve bu manipülasyonun belli bir mantıkla çalışmasıdır. Öyle olunca da, kendilerinin hegemonya tarafından aldatıldığını, dışlandığını, önemsizleştirildiğini düşünen kesimler, proleter konumlarını unutup veya hiç dikkate almayıp bütün önemli sorunları buldukları ilk “günah keçisi”nin sırtına yüklemeye başladılar. Bu noktada ırkçı ideolojiler ile kentsel seküler tutumlar ortak bir noktada buluşabildi, ardından siyasal sorun siyasete göndermede bulunmadan kültürel alanda dışlama mekanizmalarına havale edilebildi. Kentsel değersizleştirme literatürünü oluşturan 1980 sonrası kültürel damgalayıcı sıfatları (kıro, zonta, apaçi, keko, maganda vd.) ve çeşitli sosyolojik gerçeklikleri/olguları (kente taşınan köylülük, şehirde taşra kabilinden yapılar, göçle metropollere gelen kırsal yapılar gibi), zamanla siyasal bağlamda ve çeşitli etnik gruplara, ezilen kesimlere ve dışlanan topluluklara karşı kullanmaya başladılar. Bu süreçte saldırılarda hedef grup, önce Kürtler (öncesinde daha az yoğun olarak çingenelerdi), sonra da Suriyeliler ve diğer tüm yabancılar oldu. Yani, kısaca, proletaryanın içinde yer alan emekçiler, lümpen tutumlar takınıp, sistemin zaten ezdiği Kürtler gibi grupları hedef alarak asıl sorunu çözdüklerini düşündüler. Lümpen proleterler (ırkçı faşistler) ile proleter Kürtler arasında elbette sınıfsal bir ittifak olamazdı zira damgalayıcı pek çok kültürel etiketin dolaşıma sokulması, birbirini anlamayı imkansızlaştırıyordu.
Lümpenlik sadece kültürle sınırlı değil. Siyasal gerici ve faşist bir tavır almada epey işe yarıyor artık. Günümüzde siyasal alanda etnik dışlama, damgalama ve baskılama aracı olarak kullanılıyor ve bunun en verimli mecrası da artık sosyal medyadır. “Sosyal” medya, herhangi bir düşünceyi akılcı bir kalıpta ve dilin gramatik bakımdan düzgün ifadeleriyle belirtmeyi şart koşan bir biçim, şart ve kompozisyona sahip değil. Yukarıda sembolik figür “Apo” üzerinden Kürtlere yöneltilen suçlama, dışlama ve damgalamada kullanılan ifadeler, Türk milliyetçiliği ve Türklükle ilgili şeylerle (bunların başında da Türkçe veya Türk dili gelmektedir) övünen lümpen proleter ırkçı ve faşistlerin her şeyden önce, Bourdieu’nün ifade ettiği sosyal ve kültürel sermayeler anlamında perişanlığını göstermektedir. Nietzsche, “dilsel kısıtlar altında düşünmek istemiyorsak, düşünmeyi bırakmamız gerekir” demişti. Düşünmeyi bırakamayacağımıza göre, dilsel kısıtlar altında düşünmeye devam edeceğiz. Ancak dilsel kısıtlar ile dil hapishanesi aynı şey değil. Dilsel kısıtlar, öncelikle bizi, gramer, anlatım, kelime hazinesi, sesletim gibi pek çok kurala uyarak düşüncelerimizi doğru düzgün ifade etmeye zorlar. Ne var ki, yukarıdaki ırkçı/faşist yorumlarda Türkçenin ırzına geçilirken bir düşünce bulmak da çok zor. Küfür, hakaret ve nefret, dile yerleşen egemen bir söylemin önemli parçaları olarak faşistin, yaşanan gerçekliği ne anlayabilmesini ne de anlatabilmesini sağlar. “O…u”, “p..”, “s…m” gibi kelimeler, Türkçü faşistlerin, Freudçu anlamda yaşadıkları ciddi veya berbat bir çocukluk travması sonucu bastırıp bilinçaltlarına attıkları şeylerin yani yaşantıların neler olduğu sorusunu akla getirebilir. Çocuklukta yaşanan travmaların ortaya çıkarılması işi psikanalizi ilgilendiriyor ancak sosyo-kültürel bağlamda düşünürsek, bu yorumları yazan faşistlerin “terbiyeci aile”, “dayakçı eğitim” ve “baskıcı çevre” içinde yetiştikleri söylenebilir. Nasıl yetiştirildilerse, öyle düşünüp yazıyorlar. Böyle olunca da, “sosyalleşmeleri”nde eksik olan asıl şey, “sosyalliktir”. Sapkın, semptomatik ve travmatik durumları, topluma girmemelerinin bir sonucu değil, bilakis topluma nereden gireceklerini bilememelerin bir özetidir. Durkheim, “kolektif bilinç”in toplumu oluşturan asıl faktör olduğunu iddia ederken sosyalleşmeden bir toplumun “normal” bireyi olamayacağımızı iddia etmişti. Oysa Nietzsche, bu sosyalleşmeyle, içinde yer alınan kitlelerin değersizleştirici ve yıkıcı sürü psikolojisine kapılan ve böyle olduğu için de bireyselliğini kaybeden güçsüz, öfkeli ve uyumcu insan modelinden bahsetmiş, önerdiği “üst-insan”ı (Übermensch) köle ahlakına karşı bir çözüm olarak görmüştü. İyi de bu güçlü insan nasıl ve nerede oluşacaktı? Sosyal medyanın bir yandan kitleselleştirici, öte yandan çarpık bireyselleştirici gücü, herkese belki kendini ifade imkanı veriyor ancak sorun, bu “ifade”nin ne olduğudur. Özneleşip düşüncesinin efendisi olmak varken, bir köle ahlakının içinde sürüklenmeye karşı ne korur bizi?
Sosyal medyadaki yorumlar, bu bağlamda, bastırılanın faşist kalıplarda (küfür, dışlama, hakaret, nefret, şiddet vd.) geri döndüğü ve ifade edildiği bir tür dil sürçmesi değil; sistematik bir manipülayon ve damgalama alanına dönüştü çoktandır. Gayet bilinçli bir kafanın ürünü ama faşist bilincin ürünleri bunlar. Dil mi düşünceyi, düşünce mi dili şekillendiriyor sorusunu sormak gereksiz; burada, lümpen faşizmin dili, ilk hedef olan Kürdü milli sporun boks torbasına çevirip yumruk sallamaktan hiç yorulmadı bugüne değin. Bu lümpen faşist dilde sorun, Türkçeyle ilgili dilsel sorunlar (bozuk ifade, fakir dil vb.) değil; bilakis, Tüklüğün küfür, hakaret ve nefret dili üzerinden inşa edilme girişimidir. Ve bu inşaya soyunan korkunç bir kalabalık söz konusu. Koncuk’un bu paylaşımını 884 kişi beğenmiş ve 335 kişi de yeniden paylaşmış. Paylaşımın altına 350 kişi de yorum yazmış. Yorumlarda muhalif birkaç kişi de var ki bunların yorumları hem ılımlı hem de argümantatif ama onların da demokrasi, barış ve uzlaşma temalı paylaşımları hemen diğer yorumcular tarafından etkisiz kılınmaya çalışılmış. Bu anti-Kürt lümpen faşizmin dilinin iki önemli özelliği var. İlk olarak, Habermasçı anlamda, muhatabını ikna etmek için kamusal alanda (sosyal medyada) belli (en veya daha iyi) bir argümanın ortaya serilmesi ve “ideal konuşma durumu”nun yaratılması söz konusu değil. Çoğu zaman cinsiyetçilik, nefret ve hakaret içeren sözlerin kullanımı söz konusu; haliyle bu yorumlarda bir tez sunma yok. Aksine, bilinen hamasete dayalı tezler (örneğin Türkün Türk’ten başka kardeşi olmadığı, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk birliğinin yaşatılması gerektiği), dışlayıcı etnik küfürler (gavur gibi), dövünmeci ifadeler (Türk’ün öz yurdunda garip olması) sergilenmiş. Kısa, cinsiyetçi ve kestirmeci ifadeler, ikinci olarak, bariz bir mantık hatası içeriyor. Bağıntı (correlation) ile nedensellik (causation) arasındaki ilişki açısından bu sözde mantık yürütme, iki olgu arasında bir bağıntı kurup bir nedensellik üretmektedir.
Dilbilimci Guy Deutscher, “Dilin Aynasından. Kelimeler Dünyamızı Nasıl Renklendirir?” (Metis, çev. Cemal Yardımcı, 2013) bu yanlış mantık yürütmeye ilişkin olarak, dilin saç rengini etkilediğine dair şöyle (yanlış) bir örnek verir: İsveççe konuşmak kişinin saçlarını sarı, İtalyanca konuşmak ise siyah yapar. Kanıt: İsveççe konuşanların çoğunun saçları sarı, İtalyanca konuşanların ise siyahtır. Olgusal yani iki ülkenin insanlarının saç rengi olarak bu bulgu doğru ancak bir dili konuşmak ile saç rengi arasında bir bağıntı kurup buradan nedensellik üretmek ise saçmadır çünkü saç rengine yol açan diğer faktörler (iklim, genetik yapı, demografik hareketlilik vb.) tümden göz ardı edilmektedir. Ne var ki aynı mantık, Kürtler için de işletiliyor ama bu dil ile saç rengi arasında kurulan yanlış bağıntı ve nedenselliğin bir adım daha ötesine geçiliyor. Yani Kürt kimliği ile Kürt siyasal davranışı arasında özcü bir nedensellik kuruluyor. İsveççe konuşmak (A) ile sarışın olmak (B) arasında doğrudan mantıksal bir bağıntı ve nedensellik (neden-sonuç ilişkisi) ilişkisi yok yani A, B’nin nedeni değildir. Aksine, B’nin (saç rengi) nedeni, C (genetik yapı, demografik hareket, iklim vb.) olabilir. O halde iki faktörün (A ve B) bir arada görülmesi, bu ikisinin arasında ille de bir bağıntı ve neden-sonuç ilişkisi olacağı anlamına gelmez.
Yukarıdaki bağıntı ve nedensellik ilişkisi aynen Kürt Sorunu’nda da uygulanıyor. Buna göre Kürt Kimliği (A) ve Siyasal Davranış (B) arasındaki bağıntı, kimliğin siyasal davranışın nedeniymiş gibi sunulmasına dönüşüyor. Siyasal davranışın sadece kimlik değil, pek çok nedeni olabilir. Bu mantık daha da ilerletilerek, “Kürt Olmak” (varoluş) ile “Hain/Ayrılıkçı Olmak” (davranış/tutum) birbirine eşitleniyor veya ikincisi, ilkinin nedeniymiş gibi sunuluyor. Kısaca, Kürt iseniz, hain ve ayrılıkçısınız demek isteniyor. Buradaki hata, A ile B arasında kurulan bağıntı ve nedenselliğin birbirine indirgenip üçüncü seçeneğin (C’nin) düşünülmemesidir. C ise, bir Kürdün (ontolojik yani varoluşsal durumda bir bedensel kişinin), epistemik bir tercihte (bilgisine dayanarak siyasal bir tutum takınması ve davranışsal olarak eylemde bulunmasında) belirleyici olan pek çok faktöre gönderme yapar: Aile, yaş, cinsiyet, anadili, çevre, siyasal sosyalleşme, toplumsal sınıf, devletle ilişkiler, resmi politikalar, tarih bilinci, etnik ayrımcılık deneyimleri, parti ve örgüt aidiyeti, medya, yaşanılan dönem, zamanın ruhu vb. Yani bir Kürt, kendi kimliğinin korunması paralelinde bir siyasal davranış geliştirirken C dediğimiz pek çok faktörden etkilenir. Tek yönlü bağıntı ve nedensellik tuzaktır; çok yönlü nedensellik çerçevesinde düşünmek gerekir. Hayat karmaşık ve dinamiktir, işe binlerce başka etken karışabilir. Ancak lümpen faşist zihniyet, şematik çalışır: Ya o ya da bu, ya siyah ya da beyaz, ya doğru ya da yanlış. Seçenekler sınırlı ve yönlendiricidir. Çoklu seçenekler (çoktan seçmeli) yoktur faşist için.
Oysa bir grubun bazı üyelerinde bulunan özellikler, grubun tümüne aktarılamaz. Ancak burada asıl mesele, bütün veya bazı Kürtlerin Apo’yu desteklemesi veya desteklememesi değil. Kaldı ki her ampirik gözlem, hatalı genellemelerden kaçınılabileceği anlamına gelmez. Bu desteğin, öte yandan, nedeni, biçimi ve yoğunluğu farklı olabilir; hatta bazı Kürtler Apo’yu hiç desteklemiyor bile olabilir ki bu doğru. Fakat dediğimiz gibi, sorunu/olguyu (Kürt Sorunu) anlamaya ve anlatmaya dair seçici gözlem yaparken aşırı genellemelere dayalı özcü çıkarımlar yapılabilir ve bumlar da hatalı nedensellik atfetmeye dönüşebilir. Örneğin yukarıdaki lümpen faşist yorumlardan biri şöyle: “Apoya sövmeyince enflasyon düşecek, işsizlik bitecek, eğitim yükselecek, dolar 3 TL olacak…” Bu önermeyi ikiye ayıralım: A (Apo’ya sövmek) ve B (enflasyonun düşmesi, işsizliğin bitmesi, eğitimin yükselmesi, doların 3 liraya gerilemesi). Bu yorumu yazan lümpen faşiste göre, eğer Apo’ya sövmezsek, Türkiye’nin soyo-ekonomik sorunları çözülecek. Ancak çözülemiyor. Çözülemediğine göre Apo’ya sövelim. Ya da şu: Apo’ya sövdürmeyi (futbol tribünlerinde ona ve örgütüne karşı küfretmeyi) yasaklıyorsunuz da, ülkenin hangi sorunu çözülüyor? İyi de B’nin nedeni (Türkiye’nin sorunları), A (Apo) değil ki! Mesela eğitim sistemimizin niteliksizliği ile APO/PKK arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Yine Kürt öğretmenlerin niteliksizlikleri tüm eğitim sistemimizin niteliksizliğine mi yol açıyor? Kürtçe anadilinde eğitim talebi, sistemi mi bozuyor? İşte bu noktada lümpen faşist, A ile B arasında bir bağıntı ve nedensellik ilişkisi kurarken üçüncü faktöre yani C’ye (siyasi iktidarın başarısızlığı, baskılar, sınıflı toplum, sömürü, insan hak ve özgürlüklerine uyulmaması vb.) hiçbir göndermede bulunmuyor. Yani, Apo’ya istediğiniz kadar küfredin, ne enflasyon düşer ne de eğitim düzelir. Yani A (Apo), B’nin (Türkiye’nin sorunları) asıl nedeni değildir; belki bir parça etkisi olabilir ama asıl nedeni olamaz. Tam aksine, Apo değil de, diyelim Kürt Kimliğinin haklarının tanınması (A), Türkiye’nin sorunlarının (B) çözümünde bir olumlu faktör veya neden olabilir. A’nın gerçekleşmesi (Apo’ya küfretmenin yasaklanması) ile B’nin gerçekleşmesi (Türkiye’nin sorunlarının çözülememesi) eş zamanlı oluyor diye, bu eş zamanlılıktan ve birlikte gerçekleşmeden kalkarak A, B’nin nedenidir denilemez. İkisi arasında neden-sonuç ilişkisi o kadar da kolay kurulamaz. “Kürt etnik kimliğinin doğal sonucu terördür” önermesinin kurulması, nedensellik safsatası ile etnik özcülüğü birleştirir. Kurulan sahte nedenselliğin vardığı yer etnik özcülük olunca, bunun hiç de ampirik bir gözleme dayandığı söylenemez. Kaldı ki, lümpen faşist için burada “düşünce üretmek” gibi bir dert de söz konusu değil; bilakis, doğrudan suçlama, mahkum etme ve cezasını verme edimi görülmektedir. Benmerkezci düşünme biçimi, genel açıklamalara yönelirken tarihsel teyit, nesnel kanıt veya sosyolojik gerçeklik falan aramaz; genel geçer klişeler, kalıpyargılar, bilinen örüntüler, lümpen faşist tarafından hatırlamada “kısa yol” olarak kullanılmak üzere anında imdada çağrılır ve işe koşulur.
Devletin “terör”, Kürtlerin ise “özgürlük mücadelesi” dedikleri Kürt Sorunu, doğru düzgün siyasal veya kültürel bir analize tabi tutulmaksızın, argüman sunulmaksızın ve kamusal alanda tartışılmaksızın iki olgu (Kürt ve Terör) arasında doğrudan bir bağıntı kurularak yanlış bir sonuca (nedenselliğe yani “Bütün Kürtler Teröristtir”) varılıyor. Ne var ki, lümpen bir faşistten, hele sosyal medya gibi dilin gramatik açıdan doğru, anlatım gücü ve ifade bakımından güçlü, kelime hazinesi bağlamında zengin bir dille açımlanan argüman üretmesini beklemek de yanlış. Çünkü çeşitli sembollerle (renk, forma gibi), nefret diliyle (küfür, hakaret vb.) ve sahte bağıntısallıkla/nedensellikle düşünüp yazan bir lümpen faşistin sembolik davranışını siyasallaştırıp bütün Kürtleri hedefe oturtması, faşistliğin toptanlaştırıcı felsefesini yansıtır. Eskiden İbraniler, tüm günah, hata ve ayıplarını bir keçinin sırtına yükledikten sonra keçiyi çöle salıp rahatlarmış. Bizim lümpen faşist için de Kürtler aynı işlevi görüyor.
Aslında lümpen faşistin dilinde bir mantık yürütme var ama kaba, cinsiyetçi ve nefret dili içeren bir mantık bu; hiçbir mahrem, kutsal değer ve ailevi hassasiyet içermeyen bu dil üzeri mantık, lümpen faşistin tüm aklının cinsiyetçi küfür bağlamında çalıştığını gösteriyor. Apo’nun anasına bir faşistin tecavüz etmemesi gerektiğini söyleyen lümpen faşist, bununu gerekçesini şöyle açıklar: O zaman piç babası olursun! Düşünce bu olunca, akıl neylesin? Burada sorumuz şu olmalı: Ülkenin psikolojik iklimi, siyaset dünyasının berbat hali, ekonomik kriz, eğitimin içler acısı durumu bir yana; bu tür lümpen faşistler, nasıl bir ailede ve çevrede yetişiyorlar, okulda hangi tür eğitimi alıyorlar, ne tür bir kültüre maruz kalıyorlar, içlerinde nasıl bir karmaşa ve sorunlar yaşıyorlar ki böylesine rezil bir dille sosyal medyada yazıyorlar, Kürtlere saldırıyor ve zır cahil bir profil çiziyorlar? Dilleri doğrudan cinsel organlarının talimatları yönünde işleyen bu lümpen faşistler tam anlamıyla aşağılık yaratıklardır. Bunlarla değil barış yapmak, yan yana gelip konuşmak bile abes; ancak, durum da ülkede böylesine milyonlarca lümpen faşistin olduğunu gösteriyor. O yüzden, barışın yasalar kadar toplumsal uzlaşmalara ihtiyacı var. Ancak uzlaşma, Habermas’ın belirttiği gibi, iki tarafın karşı karşıya geldiklerinde dar, sınırlı ve kalıplaşmış semantik evrenlerinden dışarı çıkıp özdüşünümsel bir uslamlama sürecine girerek kamusal alanı “ideal konuşma yeri”ne çevirmelerini gerektiriyor. Dil, düşünceyi etkiler, algıları da ancak dil, hiç kimse için bir hapishane olmamalı. Özgür bir yaşam için dilin, sınır aşıcı ortak alışveriş, tercüme ve etkileşim sularında çeşitli uzlaşımsal ve melez terkipler yaratabilmek için bir araya gelişleri kolaylaştırıp artıracak bir yaşam sunması gerekir. Zihnimize faşist kısıtlamaları getiren şey, dil değil. Lümpen faşistin dilinde “barış” kavramı var ama kullanıma kapalı. Aslında futbol, sanat, eğitim ve politika başta olmak üzere tüm kurumların dili barışa açık. Mesele, bu kurumların sürekli barışa açık tutulmasıdır. Bunun için işe önce kullandığımız dilden başlamalı. Dilin kemiği yok, yani insan konuşurken sözlerinin yerini, anlamını veya bağlamını kolayca değiştirebilir, aklına gelen her şeyi söyleyebilir ve söylediklerine de bir sınır koymayabilir. Ancak dili kontrol etmeden konuşmak, aklı, zihni toparlama konusunda savunmasız kılabilir. Düşüncesiz biri düşünmeden konuşur, sonuçlarıyla sonradan ve beklemediği şekilde karşılaşır. Dilin özgürlüğü ile söylenenin sorumluluğu arasında bir gerilim her zaman olur. Dili pabuç gibi kullanan biri, ağzına geleni her defasında konuşup yazdığında, yaşadığı sorumlulukla fena halde çuvallayabilir. Atasözünde denildiği gibi, bir söyleyip bin düşünmek lazım. Oysa bizim lümpen faşistler, bin kere söyleyip bir kez bile düşünmüyorlar.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.