Makbul Hayatın Bilirkişileri: Aile, Fıtrat ve Millîlik Söylemleriyle Kurulan LGBTİ+ Karşıtı Bilgi Rejimi
Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatları, aileyi ve milleti koruma vaadiyle sınırlandırılabilecek birer devlet tasarrufu değildir. Eşit yurttaşlık, bedensel özerklik, örgütlenme ve ifade özgürlüğü bu siyasete karşı savunulması gereken somut haklardır. Akademisyenlerin ve aydınların sorumluluğu iktidarın makbul hayat tarifini tekrarlamak değil; bu tarif yüzünden kimin susturulduğunu, kimin yoksullaştırıldığını ve devlet gücünün kime yöneltildiğini göstermektir. Makbul hayatın bilirkişiliği bilgiyi, iktidarın önceden verdiği kararın onayına indirger. Aydın sorumluluğu o onayın kırıldığı yerde başlar.
Bu yazının seslendirmesi
Türkiye’de toplumsal cinsiyet ve LGBTİ+ karşıtlığı üniversitelerde, düşünce kuruluşlarında, psikiyatri ve ilahiyat çevrelerinde, gazete köşelerinde ve kamu kurumlarında gerekçelendirilip yayılıyor. Aile tarihsel bir kurum olmaktan çıkarılıp değişmez bir tabiat kanunu, heteroseksüellik tek meşru yaşam biçimi, kadın ile erkek arasındaki hiyerarşi de yaratılıştan gelen tamamlayıcılık olarak sunuluyor. Siyasal iktidar yasak koyarken akademisyen ve aydın o yasağa hakikat görünümü kazandırıyor.
Söz konusu olan dağınık önyargılar değil, bir bilgi rejimidir. Bu rejim kimin konuşabileceğini, hangi hayatın araştırılabilir, hangisinin ancak tehdit olarak anılabileceğini önceden ayırır. Üniversite unvanı, dinî hüküm, psikiyatrik tanı dili ve devlet imkânı aynı hükmü farklı kayıtlarda tekrarlar. Tekrar, kanıtın yerini alır. Ayrımcılık değer, sansür koruma, hak kaybı ailenin güçlendirilmesi diye adlandırılır.
Bu etkinin kaynağı, unvanın, dinî hükmün, devlet imkânının ve kamusal görünürlüğün bir araya gelmesidir. Yüksel Taşkın, milliyetçi-muhafazakâr entelijansiyanın Soğuk Savaş anti-komünizminden küreselleşme karşıtlığına uzanan dönüşümünü incelerken, değişen düşman imgelerinin ardındaki sürekliliği gösterir. Toplum, sınıfları, çatışmaları ve farklı hayatları barındıran çoğul bir alan olarak değil; özü önceden belli, yabancı etkilerden korunması gereken millî-kültürel bir bütün olarak tasarlanır (Taşkın, 2007). Milletin içeriden çökertileceği korkusu bugün ailenin bozulduğu, neslin çürüdüğü ve çocukların kimliksizleştirildiği iddialarında sürmektedir. “Fıtrat”, “nesil”, “aile” ve “yerli ve millî değerler” açıklanması gereken kavramlar olmaktan çıkmış, tartışmayı kapatan hükümlere dönüşmüştür.
Toplumsal Cinsiyet Nasıl Düşmana Dönüştürüldü
Fıtrat ve millî değer hükümlerinin ayakta kalması, kadınlara ve erkeklere biçilen rollerin nereden geldiğinin sorulamamasına bağlıdır. Bu yüzden saldırı eşitsizliği görünür kılan dile yönelir. Toplumsal cinsiyet kavramına yöneltilen tepki, bakım emeğinin neden kadınlara bırakıldığını, aile içindeki karar yetkisinin nasıl dağıldığını ve cinsiyet normlarına uymayanların ne tür baskılarla karşılaştığını sorulamaz hale getirir. Kavram, çocukları “cinsiyetsizleştiren” ve aileyi dağıtan gizli bir projenin adıymış gibi sunulur. Eşitsizlik görünmezleşirken onu araştırmaya yarayan dil suçlanır.
Bu işlem Türkiye’ye özgü değildir. Avrupa’daki toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler “gender ideolojisi” adını verdikleri bir düşman icat eder; kürtaj hakkından cinsel eğitime ve trans haklarına uzanan talepleri aileyi yıkma niyetinin kanıtı sayar (Kuhar ve Paternotte, 2017). Agnieszka Graff ve Elżbieta Korolczuk, bu siyasetin muhafazakâr dinî ağlarla sağ popülizmi buluşturduğunu; kendisini küresel seçkinlere, Avrupa Birliği’ne ve liberal değerlere karşı halkın savunusu gibi sunduğunu gösterir (Graff ve Korolczuk, 2022). Türkiye’deki “toplumsal cinsiyet ideolojisi” söylemi aynı repertuvarı fıtrat ve yerlilik diliyle kurar.
Eşitlik talebinin çarpıtılması, bu söylemin en işlek yoludur. Kadınların ve LGBTİ+’ların hukuk önünde eşitliği istendiğinde talep, herkesin biyolojik olarak aynı olduğu iddiasına çevrilir; ardından kimsenin ileri sürmediği bu iddia çürütülür. Ayrımcılığa uğramadan yaşamak çoğunluğun ailesine müdahale, toplumsal cinsiyet üzerine çalışmak dışarıdan dayatılmış bir toplum mühendisliği sayılır. Hak savunuculuğu ve bilimsel araştırma millî sadakat sınavına çekilir. Düşmanlaştırılan kavramın karşısına konan kutsal nesne ise ailedir.
Aile Bir Toplumsal Kurumdan Kutsal Sipere
Aile tek ve değişmez bir yapı değildir. Tarih boyunca hane büyüklüğü, evlilik biçimleri, miras düzenleri, bakım ilişkileri, kadınların mülkiyet hakkı ve çocukluk anlayışı değişmiştir. Sosyal bilimlerin görevi bu değişimleri araştırmaktır. Aileci düşünce ise araştırmanın sonucunu baştan belirler: aile, biri kadın diğeri erkek iki yetişkinin evliliğine, biyolojik üremeye ve cinsiyetlendirilmiş iş bölümüne dayanır. Bu model dışındaki hayatlar eksiklik, sapma veya tehdit olarak görülür.
Ailecilik aynı zamanda bir yönetim tekniğidir. Bakım yükünü haneye, özellikle kadınlara bırakır. Kadınları şiddetten, çocukları yoksulluktan, yaşlıları bakımsızlıktan, haneleri güvencesizlikten koruyacak sosyal politikaları ikinci plana iter. Devlet kreş, gelir güvencesi, erişilebilir sağlık ve bağımsız yaşam imkânı sağlamadığında “güçlü aile” söylemi bu geri çekilmeyi örter. Aile hem sosyal politikanın yerine geçirilir hem de üyelerini denetleyen küçük bir refah ve ahlâk karakoluna dönüştürülür.
Nira Yuval-Davis’in gösterdiği üzere kadınlar millî toplulukların biyolojik ve kültürel yeniden üreticileri olarak konumlandırılır (Yuval-Davis, 2003). Türkiye üzerine feminist çalışmalar da modernleşme, milliyetçilik ve aile politikalarının kadınları bağımsız yurttaşlardan çok ailenin ve milletin taşıyıcıları olarak kurduğunu göstermiştir (Kandiyoti, 1997; Sancar, 2012). Doğurganlık, evlilik ve cinsellik böylece kişisel alan olmaktan çıkar, millî güvenlik meselesine dönüşür. “Neslin korunması” adına kadınların bedenleri nüfus politikasının aracı, LGBTİ+ hayatlar bu politikanın önünde engel sayılır. Ailenin korunması denilen yerde devlet hangi hayatların değerli olduğuna karar verir. Bu kararın kamusal dolaşımı ise tehdit anlatılarıyla yürür.
Aile ve Cinsiyet Üzerine Tehdit Anlatıları
Ailenin tek meşru biçim sayılması, bu biçimin dışında kalanlara ilişkin hükümlerle birlikte işler. 2010’lardan itibaren muhafazakâr ve İslamcı kamuda dört kayıt yan yana durur: dinî fetva, seçici tıbbî iddia, akademik unvan ve köşe yazısı. Aşağıdaki örnekler ayrı sapmalar değil, aynı bilgi rejiminin farklı ağızlarıdır. Her ağız aynı hükmü biraz daha ağırlaştırır: LGBTİ+ hayatlar araştırılacak bir toplumsal gerçeklik değil, savuşturulacak bir tehdittir.
Devlet ağzı ile sivil destek 2010’larda iç içe geçti. Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf eşcinselliği “biyolojik bir bozukluk” ve “hastalık” diye niteleyip tedavi edilmesi gerektiğini söyledi. Ardından MAZLUMDER’in İstanbul şubesi, İHH İnsani Yardım Vakfı, Özgür-Der ve Aileyi Koruma Derneği ortak bir açık mektupla bakanı destekledi. Mektup eşcinselliği “sapma” diye adlandırırken onu “nesil emniyeti”ne tehdit saydı (Altunpolat, 2010). Hastalık iddiası dinî ve toplumsal düzen savunusuyla mühürlendi; eşit yurttaşlık talebi ailenin geleceğine ilişkin bir tehlike gibi sunuldu.
Aynı mühür Hayrettin Karaman’ın yazılarında süreklilik kazanır. Muhafazakâr kamuoyunda dinî meselelerde sözüne sıkça başvurulan Karaman, gayriresmî bir baş fetvacı muamelesi görür. “Eşcinsellik Problemi” başlıklı yazısında kendi cinsine ilgi duyduğu için bundan rahatsız olan ve “kurtulmak isteyen” kişileri tanıdığı psikiyatri uzmanlarına yönlendirdiğini belirtir; eşcinselliği “bozulma”, “ahlâksızlık”, “tabii olanın dışına çıkma”, “ayıp ve günah” diye tanımlar (Karaman, 2009). Bir başka yerde interseks kişileri “tedavi” ve “arıza” diliyle ele alır; görüşünü desteklemek için yine psikiyatristlere başvurur (Karaman, 2022). Dinî hüküm tıbbî otoriteye seçici atıfla güçlendirilir. LGBTİ+’ların maruz kaldığı ayrımcılık tartışmanın dışında bırakılır. Mekanizma budur: fetva tanı ister, tanı fetvayı doğrular, ikisi birden hakikat sayılır.
Köşe yazısı bu hükmü medeniyet felaketine çevirir. Yusuf Kaplan “Üçüncü Cinsel Devrim: Geliyorum Diyen Felâket!” yazısında eşcinselliği hak ve yurttaşlık meselesi olarak değil, insanlığın geleceğine yönelik bir felaketin işareti olarak sunar (Kaplan, 2013). Daha sonraki bir yazısında ise, cinsiyet eşitliği projelerinin aileyi ve sosyal dokuyu “büyük bir saldırı”ya uğrattığını, Batı’da ailenin, toplumun ve insanın çöktüğünü ileri sürer (Kaplan, 2019). Ölçek büyüdükçe somut eşitsizlik görünmez olur. Tartışılan artık belirli insanların hakları değil, insanlığın kaderidir; kader anlatısı da itirazı imkânsızlaştırır.
Ahmet Hakan Çakıcı Ailesiz Toplum: Modern Family… Ya Sonrası? kitabında İstanbul Sözleşmesi’ni, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve LGBTİ+ haklarını aileyi sermayenin ve küresel seçkinlerin müdahalesine açan bir projenin parçaları gibi sunar (Çakıcı, 2019). Sözleşmenin şiddeti önleme hükümleri, aileye yöneldiği varsayılan müdahale iddiasının gerisine düşer. Ahlak Sonrası Toplum: Queer Teori kitabında ise queer kuramı değerleri tersine çeviren, ailenin son sığınak niteliğini ortadan kaldıran bir ahlâkî kaos tasarısı olarak resmeder (Çakıcı, 2021). Birbirinden farklı içerikler —bir uluslararası sözleşmenin maddeleri ile bir kuramsal tartışma— aynı aile krizi öyküsüne bağlanır.
Ercan Çifci toplumsal cinsiyet çalışmalarını “cinsiyetsiz aile ve toplum” projesinin zemini sayar; LGBTİQ+’ların yasal meşruiyet kazanmasını kültürel, ahlâkî ve dinî kaygı konusu haline getirir (Çifci, 2020). “LGBT Terörü ve Bütün Fikrin Gerekliliği” yazısında hareketi küresel bir tasarımın küçük fakat görünür parçası olarak tanımlar; toplumsal cinsiyet kuramını, mülkiyetsizliği, “küresel sosyalizm”i ve gösteri toplumunu aynı tehdit zincirine dizer. Sosyolojinin Batı’nın “sapkın yaşam tarzlarını” meşrulaştırmak için kullanıldığını ileri sürüp çözümü “yerli bir sosyoloji”de arar (Çifci, 2023). Yöntem ve kanıt sınanmaz; siyasal ve dinî aidiyet ölçüt alınır.
Hilal Kaplan Ailenin Adı Yok ya da Neden Feminist Değilim?’de aileyi koruma çağrısını feminizme karşı siyasal bir konumla birleştirir. Kitabı “içerden ve buralı” bir reddiye olarak sunar; tanıtımında “küreselci feminist/eşcinsel siyaset” ifadesini kullanır (Kaplan, 2021). Kadın cinayetlerine karşı özel tedbir gerektiğini söylemesine rağmen feminizmi, aileyi kadınların kurtulması gereken bir kurum olarak ele aldığı için reddeder (Atila, 2021). Aile içindeki güç ilişkileri kapanır; ailenin korunması öncelikli siyasal hedef olur.
Aileyi değişmez bir norm olarak kuran bu söylem, yalnızca dinî veya ideolojik referanslarla değil, uzmanlık iddiasıyla da tahkim edilir. Psikiyatrik unvanla bilimsel zorunluluk görünümü kazanır. Unvan, çocukların esenliği adına konuşur; konuşulan ise önceden verilmiş bir normdur.
Üsküdar Üniversitesi kurucu rektörü psikiyatr Nevzat Tarhan trans kimliği hastalık olarak niteler, eşcinselliği kültürel etkilere bağlı bir tercih sayar, “cinsiyetsiz toplum” fikrini uluslararası nüfus politikalarıyla ilişkilendirir (Tarhan, 2020). Cinsiyetiyle Barışık Çocuklar Yetiştirmek aynı yaklaşımı çocuk yetiştirmeye taşır. “Kız gibi kızlar, erkek gibi erkekler” alt başlığı, çocukların cinsiyet gelişimini “cinsiyetsizleştirme” tehdidine karşı kurar (Tarhan, 2024). Kalıpların dışındaki deneyimler anlaşılması gereken yaşantılar olmaktan çıkar, sorun işareti haline gelir.
Psikiyatr Mustafa Merter Hekaton’la Son Tango’da dijital propagandayla kadim terbiye sisteminin çökertildiğini, kadın hakları söylemi altında kadınların erkekleştirildiğini, baba otoritesinin kasıtlı yıkıldığını ve “cinsel sapkınlıkların” artırıldığını ileri sürer (Merter, 2023). “İfsat” sözcüğü değişimi baştan ahlâki bozulma diye damgalar. Bütün bunlar küresel bir planın kanıtı gibi sıralanır. “Meta-analiz” adı, yöntemsiz peşin hükme bilimsel türün adını giydirir. Tarhan çocuk üzerinden, Merter komplo üzerinden konuşur; ikisi de tıbbî otoriteyi normatif tercihin kılıfı yapar.
İslamcı dergiler de LGBTİ+’ları aile ve nesil için bir tehdit olarak çerçeveleyen söylemin dolaşıma sokulduğu önemli mecralardan biridir; bu yayınlarda konuya düzenli olarak yer verilir, özel dosyalar hazırlanır ve farklı uzmanlık alanlarından isimlerin yazıları aynı tehdit anlatısı etrafında bir araya getirilir. Lacivert dergisinde Ahmet Dağ, LGBTİ+ hareketini queer kuramdan postgenderizme ve transhümanizme uzanan bir gidişat gibi anlatıp “cinsiyetsizleşme”yi toplumsal ifsat diye adlandırır (Dağ, 2026). Aynı dergide Alperen Karapınar ve Zeynep Merdan, LGBTİ+ ebeveynliğini çocuksuzluk ve antinatalizmle yan yana getirerek aileyi çözen eğilimlerden biri sayar (Karapınar ve Merdan, 2026). Biri beden ve teknolojiye, öteki doğum oranlarına baksa da sonuç aynıdır: LGBTİ+ hayatlar bozulmanın işaretidir.
KURAV ile dönemin Bursa Büyükşehir Belediyesinin 2023’te düzenlediği “Cinsiyet Sorunu ve Aile” çalıştayı bu hükmü akademik toplantı formuna sokar. Adem Apak ve Vejdi Bilgin’in editörlüğündeki kitabın tanıtımı eşcinselliğin ailedeki krizi derinleştirdiğini ileri sürer; Protestan kiliselerinin “LGBT lobisinin etkisi altına” girdiğini iddia eder (Apak ve Bilgin, 2024). Yunus Vehbi Yavuz takdimde LGBTİ+ hareketinin “aileyi yok etmek” ve “insan unsurunun imhası” için çalıştığını öne sürer; toplantının belediyeyle ortaklığını belirtir (Yavuz, 2024). Bildiri başlıkları hükmü baştan kurar: Turgay Gündüz, “Cinsel Sapkınlık: Patolojik Bir Sosyal Apoptoz” der (Gündüz, 2024, s. 79–88); Hilal Özay,“Aileyi Tehdit Eden Cinsel Yönelimlere Fıkhî Bakış” başlığını seçer (Özay, 2024, s. 93–110); Zekiye Demir eşcinselliğin “toplumun geleceği ile ilgili barındırdığı riskler”in araştırılmasını ister (Demir, 2024). Araştırmanın nesnesi, kendisi hakkında önceden verilmiş hükümle tanımlanır.
Bu tür bir alarmizmin güvenlik diline çevrildiği yer Hüseyin Kaçın’ın Haziran 2026’da Milat’ gazetesine verdiği röportajdır. Psikolog unvanıyla konuşan Kaçın, LGBTİ+ hareketini FETÖ ve PKK ile aynı tehdit dizisine yerleştirir; onu “Türkiye’nin yeni nesil terör hareketi” diye niteler. Devletten “acil ve radikal tedbirler” ve transların sağlık hizmetlerine erişiminin yasaklanmasını ister (Yazgan, 2026). Eşcinsel yönelimi terapiyle değiştirme önerisi, eşcinselliği yine tedavi edilecek bir durum olarak kurar. Uzmanlık burada anlamaya değil, bir toplumsal grubu güvenlik nesnesine çevirmeye yarar.
Murat Önderman’ın Türkiye’de Paranoid Ethos’ta incelediği kültürel örüntü, bu zincirin neden kolay karşılık bulduğunu açıklar. Önderman paranoyayı klinik bir tanı olarak değil; gerçekle gerçekdışı, kuşkuyla kesinlik arasındaki sınırların aşındığı, toplumsal farklılıkların kötü niyetli bir tertibin parçası gibi okunduğu bir ethos olarak ele alır (Önderman, 2019). Bu tasavvurda LGBTİ+’lar hakları ve gündelik deneyimleri olan yurttaşlar olmaktan çıkar. Aileyi dağıtmak, çocukları yönlendirmek, nüfusu azaltmak ve milleti içeriden çözmek üzere hareket eden güçler olarak resmedilir. Kaçın’ın hareketi FETÖ ve PKK’nın boşalan alanına yerleşmiş yeni bir terör tehdidi gibi sunması, bu paranoid akıl yürütmenin çıplak örneğidir. İlgisiz olgular kanıt yerine kuşku ve benzetmeyle birbirine bağlanır.
Yerli ve Millî Denilen İthal Korku
Bu paranoid okuma kendini “yerlilik” ve “millîlik” olarak sunar; aileyi ve nesli koruma iddiası, sağcı yazarların söyleminde Batı’ya karşı savunma çağrısına dönüşür. Onlara göre feminizm, queer kuram, İstanbul Sözleşmesi ve cinsel yönelim hakları Batı’nın Türkiye’ye dayattığı değerlerdir. Oysa, “gender ideolojisi”, çocukların eşcinselleştirildiği iddiası, demografik yok oluş korkusu ve LGBTİ+ hareketini küresel seçkinlerin projesi sayan anlatı Türkiye’de üretilmiş değildir. Katolik sağdan Amerikan evanjelik harekete, Rusya’nın “geleneksel değerler” diplomasisinden Avrupa’daki radikal sağ partilere ve Ordo Iuris gibi hukuk ağlarına uzanan uluslararası bir dolaşımın ürünüdür (Kuhar ve Paternotte, 2017; Graff ve Korolczuk, 2022). Batı’dan gelen düşünce iktidarın aile politikasını güçlendiriyorsa yerli kabul edilir; eşitlik ve özgürlük talebini destekliyorsa yabancı sayılır. Yerlilik, kaynağa değil işe yarayıp yaramamaya bakılarak dağıtılır.
Ailenin krizi diye anlatılan sorunların önemli bir bölümü düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, konut sıkıntısı, bakım hizmetlerinin yokluğu ve gençlerin gelecek güvencesinden yoksunluğuyla ilgilidir. Sağcı yazarlar bu maddi düzeni sorgulamak yerine boşanmayı feminizme, doğum oranını bireyciliğe, gençlerin mutsuzluğunu LGBTİ+ görünürlüğüne bağlar. Sermayenin ürettiği güvencesizlik ahlâk bozulması hikâyesinin içinde kaybolur. Böylece bilgi rejimi iki işi birden görür: İthal bir korku repertuvarını yerli diye satar, yerli olan yoksulluğu ise görünmez kılar.
Aydın Değil Makbuliyet Bilirkişisi
Yerlilik ve aile adına konuşan yazarlar, fikirlerini gazete köşelerinden ve üniversite kürsülerinden yayarken kendilerini topluma yol gösteren aydınlar olarak da sunar. Tam da bu noktada, aydının kamusal otoritesini neyin hizmetine sunduğu sorusu önem kazanır. Julien Benda’nın “aydınların ihaneti” dediği şey, düşünsel otoritenin hakikat ve adalet arayışından kopup siyasal tutkuların, milletin ve iktidarın hizmetine girmesidir (Benda, 2017). Köşe, profesörlük, rektörlük veya dinî otorite kişiye kamusal söz gücü verir. Asıl soru bu gücün hangi hayatları görünür, hangilerini konuşulamaz kıldığıdır. Sağcı aydınlar toplumun karmaşıklığını açıklamak yerine devletin makbul hayat tarifine bilirkişilik yapar.
Aile denilen mevhum tarih boyunca değişmiş bir kurum olduğu halde heteroseksüel çekirdek insan tabiatının değişmez sonucu ilan edilir. Tarife uymayanlar aynı anda ahlâkî kusur ve toplumsal tehlike olur: feministler aile düşmanı, LGBTİ+’lar nesle tehdit, toplumsal cinsiyet araştırmacıları yabancı bir projenin taşıyıcısı. Yasak, sansür, dernek baskısı ve eğitim denetimi de aileyi korumanın araçları diye meşrulaşır. LGBTİ+’ların aileleriyle ilişkileri, maruz kaldıkları şiddet, kurdukları dayanışma araştırılmaz. Unvan, uzmanlık ve dinî otorite önceden verilmiş hükme ağırlık kazandırır.
12–13 Eylül 2026’daki “Ailem Güvende” operasyonları bu bilirkişiliğin güvenlik politikasına döndüğü andır. LGBTİ+ örgütlerine ve HIV alanında çalışan kuruluşlara yönelen operasyon, aileyi koruma iddiasını soruşturma ve gözaltı pratiğine çevirdi. Aile ve neslin tehlikede olduğu fikrini yıllardır işleyen akademisyen ve yazarlar, örgütlenmeyi, dayanışmayı ve ifade özgürlüğünü hedef alan uygulamaya fikrî zemin hazırlamıştı. Bilgi rejimi burada tamamlanır: önce hayat konuşulamaz kılınır, sonra o konuşulamazlık kolluk diliyle icra edilir.
Sonuç
Türkiye’de ailecilik, toplumsal cinsiyet karşıtlığı ve LGBTİ+ düşmanlığı, iktidarın kimleri makbul yurttaş sayacağını belirleme siyasetinin parçasıdır. “Aileyi koruma” iddiası kadınların emeğini ve hayatları üzerindeki karar hakkını aileye tabi kılar; LGBTİ+’ların eşitlik talebini topluma yönelmiş bir tehdit gibi gösterir. Yoksulluk, bakım yükü, şiddet ve güvencesizlik ortadayken hedefin feministler ve LGBTİ+’lar seçilmesi, hangi sorunların çözülmeyeceğini de ilan eder.
Kadınların ve LGBTİ+’ların hayatları, aileyi ve milleti koruma vaadiyle sınırlandırılabilecek birer devlet tasarrufu değildir. Eşit yurttaşlık, bedensel özerklik, örgütlenme ve ifade özgürlüğü bu siyasete karşı savunulması gereken somut haklardır. Akademisyenlerin ve aydınların sorumluluğu iktidarın makbul hayat tarifini tekrarlamak değil; bu tarif yüzünden kimin susturulduğunu, kimin yoksullaştırıldığını ve devlet gücünün kime yöneltildiğini göstermektir. Makbul hayatın bilirkişiliği bilgiyi, iktidarın önceden verdiği kararın onayına indirger. Aydın sorumluluğu o onayın kırıldığı yerde başlar.
KAYNAKÇA
ALTUNPOLAT, Remzi (2010) ~ “AKP, Aile Kavramı ve Eşcinseller”, Kaos GL, https://kaosgl1.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/akp-aile-kavrami-ve-escinseller-
APAK, Adem ve BİLGİN, Vejdi (ed.) (2024) ~ Cinsiyet Sorunu ve Aile, Oku Okut Yayınları–KURAV, https://doi.org/10.55709/okuokutpress.51
ATİLA, Ayşe Eyyüpkoca (2021) ~ “Hilal Kaplan: Kadın cinayetleri birleşilmesi gereken bir mücadeledir”, Lacivert, https://www.lacivertdergi.com/soylesi/2021/08/17/kadin-cinayetleri-birlesilmesi-gereken-bir-mucadeledir
BENDA, Julien (2017) ~ Aydınların İhaneti, (çev: Cem Soydemir), Doğu Batı Yayınları.
ÇAKICI, Ahmet Hakan (2019) ~ Ailesiz Toplum: Modern Family… Ya Sonrası?, Mütalaa Yayınları.
ÇAKICI, Ahmet Hakan (2021) ~ Ahlak Sonrası Toplum: Queer Teori, Çıra Yayınları.
ÇİFCİ, Ercan (2020) ~ Toplumsal Cinsiyet, Feminizm ve LGBTİQ+: Eleştirel Bir Yaklaşım, Kökler Derneği Yayınları.
ÇİFCİ, Ercan (2023) ~ “LGBT Terörü ve Bütün Fikrin Gerekliliği”, https://www.edirneyiseviyorum.com/ercan-ciftci-yazdi-lgbt-teroru-ve-butun-fikrin-gerekliligi/
DAĞ, Ahmet (2026) ~ “İnsanın biyolojik temellerden kopuşu: Cinsiyetsizleşme ve Transgenderizm”, Lacivert. https://www.lacivertdergi.com/dosya/2026/06/24/insanin-biyolojik-temellerden-kopusu-cinsiyetsizlesme-ve-transgenderizm/amp
DEMİR, Zekiye (2024) ~ “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları Bağlamında Eşcinsellik ve LGBT Aktivizmi: Sosyo-Politik Bir Değerlendirme’nin Değerlendirilmesi”, Cinsiyet Sorunu ve Aile, s. 41–46.
GRAFF, Agnieszka & KOROLCZUK, Elżbieta (2022) ~ Anti-Gender Politics in the Populist Moment, Routledge, https://doi.org/10.4324/9781003133520
GÜNDÜZ, Turgay (2024) ~ “Cinsel Sapkınlık: Patolojik Bir Sosyal Apoptoz – Üstesinden Nasıl Gelinir?”, Cinsiyet Sorunu ve Aile, s. 79–88.
KANDİYOTİ, Deniz (1997) ~ Cariyeler Bacılar Yurttaşlar: Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler (çev: A. Bora, F. Sayılan, Ş. Tekeli, H. Tapınç & F. Özbay), Metis Yayınları.
KAPLAN, Hilal (2021) ~ Ailenin Adı Yok ya da Neden Feminist Değilim?, Turkuvaz Kitap.
KAPLAN, Yusuf (2013) ~ “Üçüncü Cinsel Devrim: Geliyorum Diyen Felâket!”, Yeni Şafak, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/ucuncu-cinsel-devrim-geliyorum-diyen-felket-37665
KAPLAN, Yusuf (2019) ~ “Türkiye’nin ‘Cinsiyet’le İmtihanı”, Yeni Şafak, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/turkiyenin-cinsiyetle-imtihani-2049038
KARAMAN, Hayrettin (2009) ~ “Eşcinsellik Problemi”, Yeni Şafak, https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/ecinsellik-problemi-16864
KARAMAN, Hayrettin (2022) ~ “Cinsiyet – Dünyada Mutluluk”, Yeni Şafak, https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/-cinsiyet-dunyada-mutluluk-2063619
KARAPINAR, Alperen ve MERDAN, Zeynep (2026) ~ “Çocuksuzluk Modası ve Antinatalizm”, Lacivert, https://www.lacivertdergi.com/dosya/2026/09/15/cocuksuzluk-modasi-ve-antinatalizm
KUHAR, Roman & PATERNOTTE, David (eds.) (2017) ~ Anti-Gender Campaigns in Europe: Mobilizing Against Equality, Rowman & Littlefield.
MERTER, Mustafa (2023) ~ Hekaton’la Son Tango: Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Projesi’nin Bir Meta-Analizi, Ketebe Yayınları.
ÖNDERMAN, Murat (2019) ~ Türkiye’de Paranoid Ethos, VakıfBank Kültür Yayınları.
ÖZAY, Hilal (2024) ~ “Aileyi Tehdit Eden Cinsel Yönelimlere Fıkhî Bakış”, Cinsiyet Sorunu ve Aile, s. 93–110.
SANCAR, Serpil (2012) ~ Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti: Erkekler Devlet Kadınlar Aile Kurar, İletişim Yayınları.
TARHAN, Nevzat (2020) ~ “Biyolojik Olarak Üçüncü Bir Cinsiyet Yok”, Millî Gazete, https://www.nevzattarhan.com/prof-dr-tarhan-biyolojik-olarak-ucuncu-bir-cinsiyet-yok.html
TARHAN, Nevzat (2024) ~ Cinsiyetiyle Barışık Çocuklar Yetiştirmek: Kız Gibi Kızlar, Erkek Gibi Erkekler, Aile Yayınları.
TAŞKIN, Yüksel (2007) ~ Anti-Komünizmden Küreselleşme Karşıtlığına: Milliyetçi Muhafazakâr Entelijansiya, İletişim Yayınları.
YAVUZ, Yunus Vehbi (2024) ~ “Takdim”, Cinsiyet Sorunu ve Aile, s. 13–14.
YAZGAN, Recep (2026) ~ “Psikolog Hüseyin Kaçın’dan çarpıcı iddia: LGBT tehdidi yeni nesil terör hareketidir!”, Milat, https://www.milatgazetesi.com/psikolog-huseyin-kacindan-carpici-iddia-lgbt-tehdidi-yeni-nesil-teror-hareketidir
YUVAL-DAVIS, Nira (2003) ~ Cinsiyet ve Millet (çev: Ayşin Bektaş), İletişim Yayınları.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.