Tek bir üniformalı, tek bir polis aracı hatırlamıyorum
Sabah 8.30’da, şehir dışından gelen illeri karşılamak için alana gittim. Havuzun ordaydı yoldaşlarım. Mersin’den babam, aile dostlarımız, yoldaşlarımız henüz hipodroma varmamıştı. Onlar gelene kadar daha erken gelenler ile havuz başında geyikler, gülüşmeler... Suruç’tan, Diyarbakır’dan bu yana, yan yana gelmeye; katliamlara rağmen bir arada olmaya, göz göze gelmeye, gülmeye, birbirimize değmeye; türkülerle, halaylarla inadına barış diye haykırmaya ihtiyacımız vardı belli ki. Bu ülkede sağlanacak barışın teminatıydık ya, o gün bir arada, yan yana olma hissi insana inanılmaz güven veriyordu. Facebook paylaşımları ile insanları tutuklayan, neredeyse her birimizin telefonunu dinleyen, ağzımızı açsak suç sayan devlet ise ortalıkta yoktu. Tek bir üniformalı, tek bir polis aracı hatırlamıyorum.
Bu bizi şüphelendirmemişti. Aksine umutlanmıştık. Bu topraklara barış getireceğimizden umutlanmıştık.
Ses bombası, korkutmaya çalışıyorlar bizi dedim
Bir süre sonra Mersin ekibi de gelmeye başladı. Babamla aile ortamından çok mitinglerde buluştuğumuzdan olsa gerek yine yeniden yan yana gelebilmekten dolayı sevinçle karşıladık birbirimizi. Öpüştük. Sarıldık. El ele tutuştuk. Hoşbeşe devam ettik. Az sonra, HDP korteji, tıklım tıklım, zılgıtlarla, soganlarla, tüm eller havada, içimizi kıpırdatarak havuzun kenarına geldi. Bir süre sonra babamla oraya doğru yöneldik yakınlarımızla buluşmak için. Kısaca merhabalaştıktan sonra babam miting başlayana kadar kızımla sohbet edeceğiz dedi. Kortejden çıkıp
gar bahçesindeki banklara yöneldik. Oturduk. Bir iki dakika sonra havuzun orda ilk patlama duyuldu. İnsanlar gara doğru koşmaya başladı. Ses bombası dedim. Korkutmaya çalışıyorlar bizi dedim. Babam kalkmaya yeltendi. Tuttum kolundan. Birkaç saniye sonra sağda, Kızılay tarafında ikincisi patladı. Kalktık. Ağıtlar, bağırışlar, sesler... Hâlâ inanmıyorum. Babam birden kolumdan çıktı koşa koşa bombanın patladığı yere gitti. Ben de arkasından bağırdım, yürümeye başladım. İnsanların bacaklarının arasından bembeyaz teni, sarı-kızıl, kıvırcık, küt saçları ile yerde melek gibi uyuyan genç bir kadını gördüm. O tarafa doğru yürümeye devam ettim. En son buraya nasıl basacağım her yer kan diye düşündüğümü hatırlıyorum. Orada bir süre donmuş olmalıyım. Bilmiyorum. Sesleri duymuyorum. Koku almıyorum. Etraftaki insanları görmüyorum. Zaman o kadar yavaş geçiyor ki...
Bir süre sonra karşıda havuzun orada sevdiğimin canlı, ayakta ve bütün bedenini görüyorum. Ona doğru, yere basmamaya çalışarak yürüyorum. Her tarafta parçalar var ama ne olduklarını anlayamıyorum. Görmüyorum. Havuzun orda buluşuyoruz. “Babam yok” diyorum. “Nerde babam?” Sonra yeniden ayrılıyoruz. Bir adam yaklaşıyor yanıma “canlı bomba hâlâ orda yatıyor” diyor. O tarafa doğru yürüyorum.
Havuzun kenarına geliyorum. Orada da bir süre durmuş olmalıyım. Bilmiyorum. Kafamı sola çeviriyorum. Bu sefer ikinci bombanın patladığı yeri görüyorum. Orada da yerde yatan genç bir kadının yüzü dikkatimi çekiyor. Bembeyaz teni var. Saçları daha kısa. Bakır renginde. Daha önce gördüğüm aynı mutlu yüz ifadesi. Uyuyormuş gibi. Hepsi ölmüş diyorum. Birileri ölü bedenlerin arasında yakınlarını arıyor. Üstlerini örtüyor. Daha çok yaklaşmak istiyorum ama her yer kan olduğu için bir türlü ilerleyemiyorum.
En az beş el silah sesi geliyor. Bizi de silahla öldürecekler herhalde diyorum.
Bu arada etrafta birbirini tokatlayan insanlar görüyorum. Tanıdığım bildiğim insanları görüyorum, onlara doğru koşuyorum. Herkes sevdiğini soruyor. Ayakta olan tanımadığım insanlara yaralı olup olmadığını soruyorum. Yaralarına bakıyorum. Sonra tekrar patlama yerine yaklaşmak istiyorum. Yaklaşamıyorum. Ancak gar tarafına geçebiliyorum. Yani sağa ve sola gidemiyorum. Yerde, mor bir yazılama görüyorum. Duruyorum. Feminist kadınlar burdaymış diyorum. O sırada Kızılay tarafından, ikinci bombanın patladığı yerden gaz atılıyor. Her yer duman. İnsanlar gazdan uzaklaşmaya çalışıyor. Yaklaşmak için bir yol arıyorum. Garın Tandoğan tarafından tekrar havuz tarafına geçiyorum. En az beş el silah sesi geliyor. Bizi
de silahla öldürecekler herhalde diyorum. Kızılay ve Tandoğan tarafından gelen polisleri fark ediyorum. Etrafa bakıyorum. Sıhhıye tarafında kalabalık bir kitle görüyorum. Göbekten Sıhhıye tarafındaki kaldırıma geçiyorum. Duruyorum orada tekrar etrafa bakıyorum. Arkamda polisler var. Önümde, Tandoğan tarafından
iki akrep Sıhhıye tarafına doğru gidiyor. Yüzümü tekrar patlama yerine doğru dönüyorum. Babam bana koşarak geliyor. “Çok kötü çok kötü” diyerek ağlıyor. Sarılıyoruz. Onun ağladığını görünce ben de ağlamaya başlıyorum. Beraber ağlıyoruz.
Polis şefi, arkadakilere emir veriyor, bağırarak, “göbekte kimseyi bırakmıyoruz arkadaşlar” ... Dibimizde ama
hâlâ bizimle konuşmuyor. Gözümüzün içine bakmıyor. Bakmıyorlar.
Solumuzda polisler bize doğru geliyor. Önlerinde üç beş tane insan engellemeye çalışıyor. Hiç hareket etmiyoruz. Edemiyoruz. Sarılmaya, ağlamaya devam ediyoruz. Yaklaşmaya devam ediyorlar. Aramızda çok az bir mesafe kalmış.
Polis şefi, arkadakilere emir veriyor, bağırarak, “göbekte kimseyi bırakmıyoruz arkadaşlar” gibi bir şey söylüyor. Dibimizde ama hâlâ bizimle konuşmuyor. Gözümüzün içine bakmıyor. Bakmıyorlar. Genç bir yoldaşım yanımıza geliyor. “İyi misiniz?” diye soruyor. O andan sonra babamın elinden tutuyorum. Oradan götürmeye çalışıyorum. Babam bu sefer polisleri fark ediyor. Onlara doğru geri gitmek istiyor. Bırakmıyorum. Tandoğan tarafındaki kaldırıma geçiyoruz. Artık
o andan sonra telefonlara sarılıyoruz. Arıyoruz, aranıyoruz, ağlıyoruz. İnsanlara ulaşmaya çalışıyoruz. Kimin yaralı kimin sağ olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Yaralı bir tanıdığımızın hastanede ve bize ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz. Numune hastanesine doğru gitmek için yürümeye başlıyoruz...
Telefon görüşmelerine baktım sonradan. İlk kırk dakika ordaymışım. Hayattayız. İşte hepsi bu.
Yorumlar (0)