Ortak Kasabamız Dünya: 1 Eylül’de Kasabanın Meydanına Bir Davet
Belki önümüzdeki seçim bir ütopya ile gerçeklik arasında değildir. Bir tarafta, nasıl kurulacağını henüz bilmediğimiz daha adil, daha barışçı ve doğanın sınırları içinde yaşayabilen bir insanlık ihtimali var. Diğer tarafta ise sınırlarını giderek daha açık gördüğümüz bugünkü güzergâhı sürdürmek.
Bu yazının seslendirmesi
Bugün 1 Eylül. Dünyanın birçok yerinde Barış Günü olarak anılıyor.
Barışı çoğu zaman savaşın olmadığı bir durum olarak düşünüyoruz. Belki bugün biraz daha zor bir soru sormaya değer:
İnsanlık, savaşmaya ihtiyaç duymayacağı bir yaşam biçimi kurabilir mi?
Bir an için üzerinde yaşadığımız Dünya’yı bir kasaba olarak düşünelim. Sekiz milyardan fazla insanın yaşadığı; ormanları, nehirleri, denizleri, tarım alanları, madenleri, fabrikaları ve kentleri olan olağanüstü büyük bir kasaba. Kasabanın bazı mahalleleri çok zengin. Bazılarında insanlar en temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekiyor. Bazı sakinleri bir insanın ömrü boyunca kullanamayacağı kadar çok kaynağa sahipken bazıları temiz suya, yeterli gıdaya, güvenli bir eve ya da elektriğe ulaşamıyor.
Ama hepsi aynı kasabada yaşıyor.
Aynı atmosferi soluyor, aynı okyanusların, aynı su döngüsünün, aynı iklim sisteminin ve aynı canlılık ağının içinde hayatlarını sürdürüyorlar. Üstelik kasabanın bir köşesinde yapılanlar giderek daha fazla başka köşelerinde yaşayanların hayatını belirliyor. Amazon’da kesilen orman, Büyük Okyanus’taki bir adanın sakininden bağımsız değil. Bir ülkede kullanılan otomobilin bataryası için başka bir yerde çıkarılan maden, orada yaşayan insanların suyundan bağımsız değil. Bir bacadan atmosfere bırakılan karbon hangi ülkenin sınırları içinde üretildiğini bilmiyor.
Kasaba çoktan birbirine bağlanmış durumda. Belki bizim onu düşünme biçimimiz bu gerçeğe yetişemedi.
Sorunlarımız gezegenselleşti; siyasal tahayyülümüz büyük ölçüde yerel kaldı. Buradan bakınca alıştığımız bazı şeyler biraz tuhaf görünmeye başlıyor. Kasabanın sakinleri birbirlerinden korunmak için yılda trilyonlarca dolar harcıyor. Birbirlerini yok edebilecek silahlar üretiyor ve bunları sürekli daha gelişmişleriyle değiştiriyorlar. Aynı sırada kasabanın ikliminin değiştiğini, sularının ve topraklarının bozulduğunu, canlı türlerinin kaybolduğunu biliyorlar. Kasabanın bir bölümünde insanlar gereksinimlerinin çok üzerinde kaynak kullanırken başka bir bölümünde en temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlar yaşıyor. Bunların çoğunu uzun zamandır biliyoruz. Fakat bizi başka bir soru ilgilendiriyor:
Bunların böyle olması zorunlu mu?
İnsanlık uzun süre doğayı ekonomik faaliyetin dışında, neredeyse sonsuz bir kaynak deposu ve sonsuz bir atık alanı gibi düşünebildi. Maden çıkarıyor, orman kesiyor, su kullanıyor, yakıt yakıyor, üretiyor ve tüketiyorduk. Ekonominin büyüklüğü Dünya’nın kapasitesine göre küçükken bunun sınırları kolayca görünmüyordu.
Artık görünüyor.
Gezegenin iklimini ve ekosistemlerini düzenleyen süreçleri inceleyen ‘gezegensel sınırlar’ çalışmaları, insan faaliyetlerinin Dünya sisteminin güvenli çalışma alanının dışına çıktığını gösteriyor. 2025 değerlendirmesine göre incelenen dokuz temel gezegensel sınırın yedisi aşılmış durumda. Mesele yalnız iklim değil. Biyolojik çeşitlilik, tatlı su sistemleri, arazi kullanımı, azot ve fosfor döngüleri, okyanusların asitlenmesi ve insan eliyle doğaya sokulan yeni kimyasal maddeler aynı büyük sistemin parçaları.
Bir başka gösterge de kullandığımız maddelerin miktarı. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın Uluslararası Kaynak Paneli’ne göre Dünya’dan çıkarılan doğal kaynak miktarı son elli yılda yaklaşık üç katına çıktı. Mevcut eğilim sürerse 2060’a kadar 2020 düzeyinin yaklaşık yüzde 60 üzerine çıkabilir.
Üstelik bu kullanım son derece eşitsiz. Yüksek gelirli ülkelerde yaşayanlar düşük gelirli ülkelerde yaşayanlara göre kişi başına yaklaşık altı kat fazla madde kullanıyor ve iklim üzerindeki etkileri yaklaşık on kat fazla. Dolayısıyla kasabanın karşı karşıya olduğu sorun yalnızca daha temiz enerji üretmek olmayabilir. Ne kadar madde çıkarıyoruz, ne üretiyoruz, kim tüketiyor ve ne kadarının gerçekten iyi bir yaşam için gerekli olduğunu da konuşmamız gerekiyor.
Kasabanın İmkânları
Burada kolayca karamsarlığa kapılabiliriz. Sekiz milyardan fazla insan, büyük bir ekolojik tahribat, değişen iklim, devasa bir enerji sistemi… Bütün bunları değiştirmek mümkün mü?
Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı IRENA’nın küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlamayı hedefleyen senaryosunda, 2023–2050 arasında enerji sisteminin dönüşümü için yaklaşık 150 trilyon dolar yatırım gerekiyor. Bu, yılda ortalama yaklaşık 5,3 trilyon dolar.
Dünya enerji dönüşümünü yapmasa da yeni enerji santralleri, şebekeler, araçlar, binalar ve altyapılar için yatırım yapmaya devam edecek. IRENA’nın mevcut politikaların sürdürülmesini esas alan senaryosunda aynı dönemde zaten yaklaşık 103 trilyon dolar enerji yatırımı yapılacak.
1,5°C ile uyumlu güzergâhın gerektirdiği ilave yatırım yaklaşık 47 trilyon dolar; yılda ortalama yaklaşık 1,7 trilyon dolar. Ayrıca mevcut güzergâhta kömür ve petrol teknolojilerine yönelmesi beklenen yaklaşık 26 trilyon doların dönüşüm teknolojilerine ve altyapısına aktarılması gerekiyor.
Elektrik sisteminin dönüşümü bunun merkezinde. IRENA’nın aynı senaryosunda 2050’ye kadar yenilenebilir elektrik üretimi için yaklaşık 39 trilyon dolar; şebekeler, depolama ve diğer esneklik yatırımları için yaklaşık 22 trilyon dolar gerekiyor.
Yani ne yapılması gerektiğinin teknolojik tarafı bütünüyle bilinmeyen bir alan değil. Güneşten ve rüzgârdan elektrik üretmeyi, enerjiyi taşımayı ve depolamayı, binaları daha az enerjiyle ısıtıp soğutmayı ve ulaşımın, sanayinin önemli bölümlerini elektrikleştirmeyi biliyoruz. İnsanlığın elinde dönüşümü başlatmak için gereken teknolojilerin büyük bölümü zaten bulunuyor.
O halde ‘Yapabilir miyiz?’ sorusunun yanına bir başkası geliyor: Yapmayı seçiyor muyuz?
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’ye göre dünya 2025 yılında askeri amaçlarla 2,887 trilyon dolar harcadı. Bu, dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 2,5’i. 2025 aynı zamanda küresel askeri harcamaların üst üste arttığı on birinci yıl oldu. 2016–2025 arasındaki on yılda askeri harcamalar reel olarak yüzde 41 yükseldi.
Rakamları yalnız ölçeklerini görebilmek için yan yana koyalım: Enerji dönüşümünün mevcut yatırım güzergâhına göre gerektirdiği ortalama ilave yatırım yaklaşık 1,7 trilyon dolar/yıl. Dünyanın 2025 askeri harcaması yaklaşık 2,9 trilyon dolar/yıl.
Enerji yatırımlarının önemli bir bölümü ekonomik getiri sağlayan yatırımlardır; askeri harcamaların ekonomik ve kurumsal yapısı farklıdır. Ayrıca enerji dönüşümü kasabanın bütün sorunlarını çözmez. Ama rakamların ölçeği yine de bize bir şey söylüyor: İnsanlığın yaşanabilir bir gelecek için harekete geçirmesi gereken kaynaklarla bugün başka amaçlar için harekete geçirebildiği kaynaklar birbirinden astronomik ölçüde uzak değil.
Üstelik askeri harcamaların arkasında yalnız para bulunmuyor. Bilim insanları, mühendisler, fabrikalar, araştırma laboratuvarları, elektronik ve haberleşme teknolojileri, metalürji, havacılık ve uzay sanayileri, yazılım, tersaneler ve küresel lojistik sistemleri bulunuyor. İnsanlık, kendi türünün başka üyelerine karşı üstünlük ve güvenlik sağlayabilmek için dünyanın en ileri teknolojilerini geliştirebiliyor.
Kasabanın meydanında şu soruyu sormamak zor: Bu kapasitenin bir bölümünü birlikte yaşayabileceğimiz dünyayı kurmak için neden kullanamayalım?

Güvenlik Dediğimiz Şey
Belki burada ‘savunma’ sözcüğünün kendisini düşünmek gerekiyor. Neyi savunuyoruz? Bir ülkenin sınırlarını mı? İnsanların hayatlarını mı? Yaşam koşullarını mı? Çocuklarımızın yaşayabileceği bir dünyayı mı?
Bir füzenin bir kente ulaşmasını engellemek savunmadır. Peki o kentin elli yıl sonra içme suyuna sahip olmasını sağlamak nedir? Bir savaş uçağı güvenlik harcamasıdır. Bir bölgenin çölleşmesini önlemek? Bir donanma ülkenin güvenliğini sağlar. Peki yükselen deniz nedeniyle evini kaybetme tehlikesi yaşayan milyonlarca insanın güvenliği?
UNEP’in 2025 hesaplamasına göre yalnızca gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine uyum için 2035 yılında yılda 310–365 milyar dolara ihtiyacı olacak. Bu ülkelere 2023 yılında ulaşan uluslararası kamu uyum finansmanı ise yalnızca 26 milyar dolardı. İhtiyaç, mevcut finansmanın yaklaşık 12–14 katı.
Kasaba bazı tehlikelere karşı trilyonlarca dolar bulabiliyor; bazılarına karşı milyarlar bulmakta zorlanıyor. Belki mesele yalnız paramızın miktarı değildir. Neyi tehlike saydığımızdır.
Savaşmamak
O zaman: “Savaşmayalım, silahlara harcadığımız parayı bunlara harcayalım” diyebiliriz. Ama mesele bu kadar kolay olsaydı herhalde çoktan çözülürdü.
İnsanlar neden savaşıyor? Toprak için. Ülkeler dünyasında hâkimiyet ve kaynakları elde etmek, güç için, geçmişten gelen korkular ve düşmanlıklar için, inançlar ve kimlikler için, bazen iktidarların sürdürülebilmesi için.
Ama belki savaşın maliyetini yalnızca savaş sırasında ölen insanlar, yıkılan kentler ve harcanan para üzerinden hesaplamamak gerekiyor. Savaşa hazır olmanın da maliyeti var.
İnsanlığın en yetenekli bilim insanlarının bir bölümü, en gelişmiş üretim tesislerinin bir bölümü, büyük miktarda hammadde ve enerji, çok büyük kamu bütçeleri ve muazzam bir örgütlenme kapasitesi sürekli olarak birbirimizden korunmaya ayrılıyor.
Savaşmayan bir insanlığın kazancı yalnızca savaşlarda kaybedilmeyecek hayatlar değildir. Yaşam için serbest kalacak kapasitedir.
Belki barışı yalnızca güzel bir ahlaki ideal olarak değil, insanlığın kaynaklarını kullanma biçiminde yapılabilecek en büyük değişikliklerden biri olarak da düşünmeliyiz.
Ama Ne Kadar Tüketebiliriz?
Enerjiyi yenilenebilir hale getirmek sorunun tamamını çözmüyor. Bütün otomobilleri elektrikli yapıp otomobil sayısını sürekli artırırsak daha fazla lityum, bakır, nikel ve başka maddelere ihtiyacımız olacak. Bütün elektriği güneşten üretip enerji tüketimini sonsuza kadar artırmaya devam edersek daha fazla panel, daha fazla şebeke, daha fazla depolama ve daha fazla arazi gerekecek. Fosil yakıtların yerini yenilenebilir teknolojiler alırken aynı ‘çıkar–üret–tüket–at–yenisini üret’ döngüsünü sürdürürsek fosil ekstraktivizmin yerine başka bir ekstraktivizm kurabiliriz. UNEP’in doğal kaynak kullanımına ilişkin verileri tam da bu nedenle önemli. Bugünkü eğilimlerle 2060’ta küresel kaynak çıkarımının 2020’ye göre yaklaşık yüzde 60 artması bekleniyor.
Böyle bir dünyada yalnız enerji kaynağını değiştirmek yeterli olabilir mi?
İyi yaşanabilmesi için ne gerekir? Yeterli gıda, temiz su, güvenli bir konut, sağlık, eğitim, enerji, hareket edebilme, iletişim, kültür, dinlenme, sosyalleşme, dayanışma, dostlarla geçirebilecek zaman…
Kimin Tüketiminden Söz Ediyoruz?
Bir köyde elektriğe erişemeyen aile ile yılda birkaç kez kıtalararası tatil yapan aile aynı tüketim sorununu yaşamıyor. Kalabalık bir evde yaşayan insanla birkaç konuta sahip insanın konut tüketimi aynı değil. Toplu taşımaya erişimi olmayan bir insanın otomobiliyle özel jet aynı ulaşım ihtiyacının iki biçimi sayılamaz. UNEP’in hesaplamasına göre yüksek gelirli ülkelerin kişi başına doğal kaynak kullanımı düşük gelirli ülkelerin yaklaşık altı katı; iklim üzerindeki etkileri ise yaklaşık on katı.
O halde kasabanın ekolojik sınırları varsa, bu sınırlara ulaşmanın yolu yoksul insanların tüketimini dondurmak olamaz. Kasabanın bazı mahallelerinde tüketimin artması gerekiyor: insanların daha iyi beslenmesi, barınması, elektriğe, suya, sağlık hizmetlerine, eğitime ve ulaşıma erişmesi gerekiyor. Ama şu sorudan kaçmak zor: Bir insanın sınırsız tüketme özgürlüğü, başka insanların iyi yaşama imkânını azaltmaya başladığında hâlâ yalnızca kişisel bir özgürlük müdür?
Büyümek
Benzer bir soru ekonomik büyüme için geçerli. Modern dünyada büyüme neredeyse kendiliğinden iyi kabul ediliyor. Bir ekonomi yüzde 5 büyüdüğünde başarılı, büyümediğinde sorunlu sayılıyor. Şirketler büyümek istiyor. Üretim, tüketim ve yatırım büyüyor. Ama sınırlı bir gezegende maddi üretim sonsuza kadar büyüyebilir mi? Sağlığın, eğitimin, bilginin, sanatın, insanların özgür zamanının, toprağın verimliliğinin, ormanların, biyolojik çeşitliliğin, yenilenebilir enerjinin? Peki neyin küçülmesini istiyoruz? Açlığın, yoksulluğun, savaşların, kirliliğin, karbon emisyonlarının, gereksiz kaynak tüketiminin, planlı eskitmenin, insanların birbirleri üzerindeki tahakkümünün? Belki tartışmamız gereken şey büyümenin kendisinden önce neyi büyüttüğümüz ve neden büyüttüğümüzdür.
Eski Tahribat
Kasabanın hesabında bir başka kalem daha var: geçmiş. Enerji sistemini değiştirmek bundan sonra atmosfere bırakacağımız sera gazlarını azaltabilir. Ama daha önce bırakılanlar orada. Yeni madenciliği daha dikkatli yapmak gelecekteki zararları azaltabilir. Ama terk edilmiş madenler duruyor. Ormanları bundan sonra korumak mümkün. Ama kaybedilmiş ormanlar, sulak alanlar ve ekosistemler var. Bazılarını onarabiliriz. Bazılarını geri getiremeyiz.
Yok olmuş bir türü yeniden satın alamayız. Kaybedilmiş bir ekosistemi her zaman eski haline döndüremeyiz. Sular altında kalmış bir adanın kültürünü başka bir yerde inşa edeceğimiz konutlarla geri getiremeyiz. Bu nedenle kasabanın hesabında yalnız para değil zaman da var. Dolayısıyla, geçmişteki tahribatın sorumluluğu da eşit dağılmıyor. Kasabanın bazı mahalleleri iki yüzyıl boyunca fosil yakıt kullanarak zenginleşti. Bazıları sanayileşmeye çok daha sonra başladı. Bazı toplumların bugünkü iklim krizinin oluşumundaki payı çok küçük olduğu halde sonuçlarından ağır biçimde etkileniyorlar. Burada ‘herkes aynı fedakârlığı yapsın’ demek adil görünmüyor. Ama neyin adil olacağı kolay bir soru değil.
Kim ne kadar ödemeli? Tarihsel sorumluluk ne kadar geriye gitmeli? Bugünkü kuşaklar atalarının yarattığı zararların ne kadarından sorumludur? Bugün hızla gelişmekte olan toplumların, daha önce zenginleşen toplumlarla aynı kısıtlamalara tabi tutulması adil midir?
Belki bütün tartışmanın merkezinde bundan daha temel bir soru bulunuyor: Haklarımız
Ama bir noktadan sonra haklarımızın unsurları öne çıkabilir: sağlık, güvenlik, zaman, arkadaşlık, temiz hava, doğa, kültür, merak, öğrenmek, üretmek, bir topluluğa ait olmak, kendi hayatımız hakkında söz sahibi olmak. Bunların bir kısmı daha fazla kaynak tüketmeden de artabilir. Hatta bazen daha az tüketimle birlikte artabilir.
Kasabanın kaynaklarını tartışırken gözden kaçırmamamız gereken ihtimallerden biri şu: Refah ile maddi tüketim aynı şey olmayabilir. Eğer öyleyse önümüzde yalnızca bir kısıtlama projesi bulunmuyor. Başka türlü bir zenginlik ihtimali de bulunuyor.

Kim Karar Verecek?
Tam burada en zor sorulardan biri karşımıza çıkıyor. Bütün bunlara kim karar verecek?
Ne kadar tüketmenin yeterli olduğuna? Hangi kaynakların ortak olduğuna? Bir ormanın kesilip kesilemeyeceğine? Bugünkü insanların ihtiyaçlarıyla gelecek kuşakların hakları arasındaki dengeye? Bir toplumun kendi topraklarında yaptığı bir şey bütün Dünya’yı etkiliyorsa karar yalnız o topluma mı aittir? Bu soruların cevaplarını bugünün kavramlarıyla hemen vermeye çalıştığımızda önümüze devlet, hükümet, parlamento, piyasa, vergi, uluslararası örgüt vb. kurumlar geliyor. Bunlar insanlığın bugüne kadar geliştirdiği araçlar. Ama geleceğin birlikte yaşama biçiminin bunların yalnızca daha büyük ölçekli bir versiyonu olması gerektiğini nereden biliyoruz? Bugün kullandığımız siyasal ve ekonomik kurumların hiçbiri doğada bulunmadı. İnsanlar tarafından yaratıldı, değiştirildi, bazen ortadan kaldırıldı, yerlerine yenileri konuldu. Gelecekte de insanların bugün adını bile bilmediğimiz birlikte karar verme ve paylaşma biçimleri geliştirmesi mümkün olabilir.
Geleceğin ütopik kasabasını bugünden bütün ayrıntılarıyla kurmaya kalktığımız anda geleceği kendi çağımızın kavramlarına hapsedebiliriz. Bunun yerine hangi sorunları çözmesi gerektiğini konuşabiliriz: İnsanların özgürlüğünü korurken ortak kaynakları tüketmemeli. Farklılıkların yaşamasına izin verirken eşitsizliği tahakküme dönüştürmemeli. Yerel kararları mümkün olduğunca yerelde bırakırken etkisi bütün gezegene yayılan kararları ortaklaştırabilmeli. Bugünün insanlarının ihtiyaçlarını karşılarken henüz doğmamış insanların yaşam imkânlarını tüketmemeli. Ve anlaşmazlıklarını birbirini yok etme tehdidine ihtiyaç duymadan çözebilmeli. Bunun nasıl yapılacağını bilmiyor olabiliriz. Ama ihtiyaç duyduğumuz şeyin bazı özelliklerini görebiliriz.
Hem-dünyalı
Hemşehri güzel bir kelime. Aynı şehrin insanı olduğumuzu anlatıyor.
Dünyanın farklı yerlerinde doğmuş olabiliriz. Farklı diller konuşabilir, farklı tanrılara inanabilir ya da hiçbirine inanmayabiliriz. Farklı tarihlerimiz, yemeklerimiz, müziklerimiz, değerlerimiz olabilir. Bunlardan vazgeçmemiz gerekmiyor. Ama bütün kimliklerimizin yanına bir tane daha ekleyebiliriz: Hem-dünyalı.
Aynı küçük gezegenin sakinleri.
Hem-dünyalı olmak aynı düşünmek değildir. Aynı biçimde yaşamak değildir. Bir dünya kültürü yaratıp bütün farklılıkları silmek hiç değildir. Belki yalnızca bir gerçeği kabul etmektir: Hiçbirimizin yaşayabileceği başka bir kasaba yok. Kasabanın havası, suyu, iklimi, okyanusları ve canlılığı birbirine bağlıysa birbirimizin hayatları da düşündüğümüzden daha fazla birbirine bağlıdır.
Bugün 1 Eylül. Barış özlemini dile getirmek için savaşların bitmesini dilemek kuşkusuz değerli. Ama belki biraz daha ileri gidebiliriz.
Savaşmaya ihtiyaç duymayacağımız bir insanlık mümkün mü?
Kaynaklarını birbirine karşı üstünlük sağlamak yerine iyi bir yaşam için kullanan bir insanlık? Refahı sürekli daha fazla tüketmekle ölçmeyen bir insanlık? Dünyanın bir yerindeki insanın refahını başka bir yerdeki insanın yoksulluğuna veya doğanın tahribine dayandırmayan bir insanlık? Bugün doğmamış insanları da kasabanın sakinleri arasında sayabilen bir insanlık?
İnsanlık daha önce kendi yaşam biçimini defalarca değiştirdi: tarımı geliştirdi, kentler kurdu, parayı yarattı, devletler kurdu, bilimi geliştirdi, sanayi devrimini yaptı, insan hakları düşüncesini geliştirdi, köleliği meşru bir kurum olmaktan çıkardı, uluslararası kurumlar kurdu, dünyanın birbirinden çok uzak yerlerindeki milyarlarca insanı aynı iletişim ağına bağladı. Bunların hiçbiri kendiliğinden olmadı. Hiçbiri kusursuz da olmadı. Ama hepsi insanların birlikte yaşama biçimlerinin değişmez olmadığını gösteriyor.
Şimdi önümüzde belki bunlardan daha büyük bir değişiklik var. Çünkü ilk kez yalnız bir toplumun, bir ülkenin veya bir uygarlığın nasıl yaşayacağını değil, birbirine ve aynı gezegene bağımlı sekiz milyardan fazla insanın nasıl yaşayabileceğini düşünmek zorundayız. Kasabanın kaynaklarına, bilgisine, teknolojisine ve üretme kapasitesine baktığımızda en azından şunu söyleyebiliriz: Aramaya değer.
Belki önümüzdeki seçim bir ütopya ile gerçeklik arasında değildir. Bir tarafta, nasıl kurulacağını henüz bilmediğimiz daha adil, daha barışçı ve doğanın sınırları içinde yaşayabilen bir insanlık ihtimali var. Diğer tarafta ise sınırlarını giderek daha açık gördüğümüz bugünkü güzergâhı sürdürmek.
Kasabanın meydanına bunun için çıkabiliriz. Birbirimize ne yapmamız gerektiğini anlatmak için değil; birbirimizi dinlemek, bildiklerimizi paylaşmak, yanlışlarımızı düzeltmek, neyin gerçekten mümkün olduğunu hesaplamak, neyin adil olduğunu tartışmak ve bugünün kavramlarının izin verdiğinden daha geniş düşünmek için.
Ve belki henüz adını bile bilmediğimiz başka bir birlikte yaşama biçimini aramak için.
Hem-dünyalılar olarak.
Veriler ve Kaynaklar
IRENA. World Energy Transitions Outlook 2023: 1.5°C Pathway. 2023–2050 döneminde 1,5°C senaryosu için yaklaşık 150 trilyon dolar toplam enerji yatırımı; mevcut politikalar senaryosunda yaklaşık 103 trilyon dolar; yaklaşık 47 trilyon dolar ilave yatırım. Yaklaşık 26 trilyon dolarlık kömür ve petrol yatırımının dönüşüm teknolojilerine yönlendirilmesi; yenilenebilir elektrik üretimi için yaklaşık 39 trilyon dolar, şebeke ve sistem esnekliği için yaklaşık 22 trilyon dolar yatırım öngörüsü. Kaynak bağlantısı
SIPRI. Trends in World Military Expenditure, 2025. Küresel askeri harcamalar 2025’te 2,887 trilyon dolara ulaştı; dünya GSYH’sinin yaklaşık yüzde 2,5’i. Harcamalar 2016–2025 döneminde reel olarak yüzde 41 arttı. Kaynak bağlantısı
UNEP International Resource Panel. Global Resources Outlook 2024. Küresel doğal kaynak çıkarımı son elli yılda yaklaşık üç katına çıktı; mevcut eğilim sürerse 2060’ta 2020 düzeyinin yaklaşık yüzde 60 üzerine çıkabilir. Yüksek gelirli ülkelerde kişi başına kaynak kullanımı düşük gelirli ülkelerin yaklaşık altı katı, iklim etkisi yaklaşık on katı. Kaynak bağlantısı
Stockholm Resilience Centre. Planetary Boundaries. 2025 değerlendirmesinde dokuz gezegensel sınırdan yedisinin aşılmış olduğu belirtiliyor. Kaynak bağlantısı
UNEP. Adaptation Gap Report 2025. Gelişmekte olan ülkelerin iklim uyumu finansmanı gereksiniminin 2035’te yılda yaklaşık 310–365 milyar dolara çıkması bekleniyor; bu ülkelere yönelik uluslararası kamu uyum finansmanı 2023’te yaklaşık 26 milyar dolardı. Kaynak bağlantısı
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.