PISA (aslında) Neyi Ölçüyor?
küreselleşmiş kapitalizm, “ulusal” eğitim sistemlerini PISA gibi sınavlarla uluslararası kapitalist eğitim ligi içine sokarak ülkeleri birbirine benzeştirmeye ve örüntü kurmaya yönelmektedir. İnşa edilen şey, uluslararası kapitalist eğitim rejimidir. Bu rejim, her eğitim sistemini dibine değin kapitalistleştirmektedir. Öğrenme çıktıları bu metalaştırmayla birlikte iktisadi değer göstergelerine dönüştürülmektedir.
Değerlendirme Değil, Sınav
Uluslararası eğitim çevrelerinde bir mit var. Şöyle: PISA,[1] aslında bir “sınav” değil, “değerlendirme”dir. Oysa bu “değerlendirme”, bir “sınav”a dayanıyor. Bir şeyi adıyla çağırmadığınızda, kendisi olmaktan çıkmaz. PISA, üç temel alanda (anadili, matematik ve fen), bilişsel “becerileri” ve bilgileri ölçüyorsa, ölçümün aracı sınavdır. Değerlendirme (assessment) ise, sınavın belli kurallar çerçevesinde ölçeceği şeyin (bilgi, beceri, performans) işlemden geçirilmesini (doğrulama, sıralama, ölçeklendirme vb.) ifade etmektedir. Resmi anlatıya göre OECD (Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Örgütü) tarafından üç yılda bir pek çok ülkede uygulanan bu sınavın ölçtüğü şey, on beş yaşındaki öğrencilerin aldıkları okul eğitimi çerçevesinde edindikleri veya kazandıkları varsayılan bilgilerini kurgusal veya gerçek yaşam durumları, koşulları ve bağlamları içinde kullanabilme kapasitesi geliştirip geliştiremedikleridir. Metni anlama (dil), problemi kavrama (matematik) ve bilimsel düşünme (fen), her ne kadar yaratıcı, yenilikçi ve yeni bağlamları işe koşmayı gerektiriyorsa da aslolan yani ölçülen şey, mevcut kanıtlanmış, doğru varsayılan ve mutat belli bilgi, formül ve kalıpların öğrenciler tarafından kullanılıp kullanılamadığıdır.
Ancak ölçme veya sınav, sadece öğrencilerle ilgili değildir. Buna göre, her ne kadar kurgusal hayat veya gündelik yaşamdan kimi evrensel veya genel durumlar öğrencilere sunulup onların bilgisinin o durumla ilgili problemin çözülmesinde uygulanması istense de tüm öğrenciler, sınavla ilgisiz olduğu iddia edilen kendi ulusal müfredat, düşünme alışkanlıkları ve yerel eyleme kalıplarına başvurmadan edemezler. Tüm bunlardan beklenen şey, öğrenci üzerinden ülkenin ulusal eğitim başarı ortalamasının saptanmasıdır. Bu sınavla her öğrenci, kendi ulusal eğitim sisteminin parametrik noktalarda (sistem, model, uygulama vb.) değerlendirilen yapısı içine yerleştirilir. Örneğin, Finlandiyalı[2] öğrencilerin başarısı, Finlandiya ulusal eğitim sisteminin başarısı olarak okunur. Dolayısıyla bir nesne olarak sistem, özne olarak öğrenciyi kendi mantığı içinde ve pedagojik veriler çerçevesinde araçsallaştırır.
Uluslararası Kapitalist Eğitim Rejimi
Her ne kadar PISA’da alınan skorlarla ulusal eğitim sistemlerinin başarı notu değil de ortak değerlendirmenin “davranışsal veri izi” olarak değerlendirilse de, nihayetinde bir not söz konusudur. Çünkü öğrencilere problem verildiğine göre, istenen çözümün (cevabın) karşılığı not veya puandır. Her ulusal eğitim sisteminin ve öğrencinin tek tek notlarından ortaya çıkarılan “ortak” davranış örüntüleri, “ortak”lığı, “kolektiflik” değil, ayırıcı unsurların birlikte biçimlenişi olarak ele almaktadır. Farklı cinsten ayırıcı unsurlar da aynı, tek ve benzer bir uluslararası kapitalist eğitim rejiminin inşasında bir (benzer) örüntü teşkil edecek düzeye getirilmeye çalışılmaktadır. Bunu yapabilmek için de ülkelerin eğitim sistemleri ve pratikleri, ölçekler sonucu ortaya çıkan sürekli izlemeye (monitoring) tabi tutulmaktadır. Dolayısıyla PISA türü standardize edici ölçekler, sürekli izlemeyle çeşitli kestirim, tahmin ve müdahale durumları yaratmaktadır. Bütün bu pedagojik durumlar, öğrenciyi ölçümler sonucu “öğrenen özne” yapacağına, “ölçülebilir nesne”ye indirgemekte, her öğrenci ulusal ve uluslararası kapitalist eğitim rejiminin basit bir verisine dönüştürülmektedir. Burada didaktik yani neyin nasıl öğretileceği ve pedagojik yani bir öğretim durumunun eğitim bilimine uygun olup olmadığının bilgisi, kapitalist iktisadi sistemin rekabetçi ve yıkıcı taleplerine indirgenmektedir. Böyle olunca da tüm kapitalist ülkelerdeki ulusal eğitim sistemleri, kapitalist işverenlerin günün şartlarına uygun işgücü formasyonuna hitap edecek belli pedagojik yeterlilikler ve beceriler setinin basit bir aracı kılınmaktadır. Öğrencilerin öğrenmeyle elde etmelerinin beklendiği beceri, farkındalık ve bilgiler, sınav standardizasyonunun çeşitli ögelerine (doğru/yanlış ölçeği, süreyi kullanma, başarı puanı, katılım sıklığı vb.) indirgenmektedir. Ölçümden başarıya gidiş, ölçüleni ve ölçülen şeyi norm hale getiriyor. Bu norma uymayan ulusal sistemler, veri (ölçüm) dışı kalıyor ve ölçüm içinde olmadığı için uluslararası çeşitli hizmet ve imkanlardan yararlanamıyor. Pedagojik ölçme kültürünün yaygınlaşması, her şeyin ölçülebileceği izlemini doğuruyor ancak “küçük veriler” hala bu eğilime direniyor. Daha doğrusu “küçük veriler”, fazlasıyla psikolojik, özel, mahrem, yerel, kısmi, parçalı, eğilimsel, değişken ve olumsal kaldığı için spesifik addedilip göz ardı ediliyor. Bu tür veriler algoritmik sıralama ve sunuşa uygun olmadığı için de dijital dünyada yer alamıyor.
Uluslararası Kapitalist Eğitim Ligi, Pedagojik Milliyetçilik ve Ulusal Histeri
Dolayısıyla OECD, her ne kadar öğrencilerin ve o ülke ulusal eğitim sisteminin “okuryazarlık”ını değerlendirdiğini iddia etse de, ölçülen şey, sınav aracılığıyla öğrencilerin nasıl bir ulusal eğitim sisteminde yetiştiğidir ama iş burada bitmez zira her ülke, küresel alanda kantara veya sıralama ölçeğinin (uluslararası kapitalist eğitim ligine) içine sokulur. Ülkeler de bunu iyi bildikleri için kendilerini uluslararası arenada görücüye çıkarırlar. Ligin tepesinde yer alanlar övünür, başarısız olanlar ise bunun nedenleri üzerine kafa yorarlar. Sıralama, rekabet ve başarı gibi faktörler, her ülkeyi eğitimin ötesine geçen sosyo-psikolojik bir sürecin içine sokar. Örneğin küresel rekabetin ardındaki kapitalist mantık alabildiğine rasyonel düzlemde bir ölçeklendirmeyle ülkeleri bir sıralama ligine sokarken, ülkelerin bu rasyonelliğe verdiği tepkilerin başında ise gayet ulusal (psikolojik) bir histeri oluşabilir. Şöyle ki, Türkiye’de nasıl 1974’ten itibaren Eurovision Şarkı Yarışması ulusal bir histeriye dönüştüyse, şimdi de aynı histeri pedagoji dünyasında yaşanmaktadır. Bu histeri ille de başarı ister. Zira başarının ardında, kendi eğitim sisteminin içindeki pek çok parametrenin de ölçüldüğünün bilincindedir. PISA’yla, kendi ülkesinin öğrenci başarısı üzerinden pek çok başka şey de (öğrencinin ailesi, eğitime ayrılan kaynaklar, öğretim ortamı, okul iklimi, pedagojik tutumlar, eğitsel eşitsizlikler, öğretmen formasyonu) değerlendirilir. Kantarda tartılan ulusal başarıdır çünkü. O yüzden pedagojik milliyetçilik, PISA üzerinden bu sınavı Türk aklının yerelden beslenip küresel ölçekte örnek teşkil edecek bir donanım ve yapıya sahip olduğu iddiasında bulunur. Aslında bu tür iddialarda bulunan başka pek çok ülke, uluslararası kapitalist eğitim rejimi içine girmiş olur. Böylece standardize olur.
Uluslararası Kapitalist Eğitim Rejiminin Standardizasyon Araçları
Uluslararası kapitalist eğitim rejimi, son yıllarda eğitim alanında ülkeler arasında standardizasyonu sağlamak için birkaç araç kullandı: 1) Teknik standardizasyon: ISCED[3], çeşitli ortak göstergeler ve veri tanımları, istatistiksel sınıflandırmalar, ECTS[4]-Avrupa Kredi Transfer Sistemi, çeşitli yeterlilik çerçeveleri. Teknik standardizasyon, eğitim sistemlerini ölçülebilir ve karşılaştırılabilir hale getiriyor. 2) Ölçme ve performans standardizasyonu: Burada da çeşitli uluslararası sınavlar var (PISA, TIMSS,[5] PIRLS,[6] PIAAC[7], TALIS[8]). Bu sınavlar da öğrenci, öğretmen ve eğitim sistemlerini ölçüyor. 3) Politik standardizasyon: Bu tür standardizasyon, ülkelerin ulusal eğitim politikalarını birbirine yaklaştırıp benzeştirmeye çalışıyor, bunu yaparken de en iyi uygulamaları belirlemeye çalışıyor (OECD Eğitim Politikası, Bologna Sözleşmesi, Avrupa Yeterlilikler Çerçevesi vd.). Bu standart eğitim ölçek ve uygulamaları, kapitalist meta ekonomisinin piyasaya girme ve uyarlanma yeterlilikleri çerçevesinde her eğitim sistemini belli bir standarda göre ölçüyor ve başarılı modelleri “örnek” göstererek ligi etkili kılmaya çalışıyor. Dolayısıyla ortaya çıkan şey, kapitalist bir eğitim rejimi için uluslararası bir yönetişim sisteminin kurulması ve işletilmesidir. OECD, UNESCO, Dünya Bankası ve AB gibi ulusüstü kapitalist kuruluşlar bu yönetişimi sağlamakla görevlidir. Aslında, PISA gibi kapitalist eğitim ölçekleriyle ölçülen şeyin ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan biri de, Grek’in “sayılarla yönetme” (governing by numbers) dediği olgudur.[9] Grek, PISA’nın, analizinde odağına aldığı Avrupa eğitim alanının sayılarla yönetilmesine dayalı yeni siyasal teknolojinin dolaylı ama etkili bir aracı haline geldiğini iddia etmektedir. Bir siyasal teknoloji olarak PISA’nın hedefi, ülke eğitim sistemlerini aynılaştırmak değil, belli bir kapitalist eğitim mantığına göre standardize etmektir. Standardizasyon, çeşitli ülkeleri bir araya getirir ve tek bir mantığa göre değerlendirir. Standardizasyon, kıyaslamayı da kolaylaştırır. Eğitimle ilgili düzeyler, kademeler, yeterlilikler, beceriler, performanslar, sınavlar, ölçme ve değerlendirme sistemleri, göstergeler, kalite ölçüleri ve politika hedefleri böylece daha kolay karşılaştırılabilir. Karşılaştırmak veya kıyaslamak demek, aynı ligin mantığı içinde yer almayı kabul etmek demektir. Bu ligin içinde yer aldığınızda, eğitimle ilgili dereceler, krediler, diplomalar aynı işlemi görür, denklik ve geçiş sistemleri her yerde aynı ölçülebilir hedef ve sistemler olarak kabul edilir. Dolayısıyla araçlar standartlaştırılırken sonuçların da (öğrencilerin beceri, performans ve davranışları da) standartlaştırılmasına çalışılır. Böylece, standardizasyon, tüm kapitalist ülkeleri tek bir eğitim uzamı içine sokarak ortak, benzer ve karşılaştırılabilir politikaların oluşturulması sağlanmaya çalışılır. Ülkelerin sınav dili, mekan düzenlemesi, okul iklimi vb. farklı olabilir ama araçlarla aynı veya benzer sonuçlar alınmaya yönelinir.
Standardizasyonun Hedefleri
Bu standardizasyonun belirlenmiş hedefleri vardır: İlk olarak, eğitimle ilgili bilgi, bilinç ve performansları, beceri ve yeterlilikleri kapitalist piyasalar için “beşeri sermaye” olarak inşa etmek ve tanımlamak hedefi söz konusudur. Böylece eğitim “çıktıları”, teknisist bakış açısıyla, sosyal ilgilerinden koparılıp bireysel çıkar temelinde piyasalarda kullanılabilecek bir sermayeye dönüştürülür. İkinci olarak, gelişimi çerçevelemek için eğitimle ilgili hemen her şey (müfredat, ders, teknik ve ölçüm aletler, formasyon, beceri ve yeterlilikler vb.) belli sınav, puan ve modellemeler içinde tanımlanır. Çerçevelendirme, farklı sistem ve özneler arasında ilişkilendirmeyi, karşılaştırmayı, sonuç çıkarmayı, yerleştirmeyi, tanımayı kolaylaştırır; böylece çıktılar standardize edilmiş olur. Standardizasyon, kapitalizmin küresel hedeflerine ulaşabilmesinde çeşitli rasyonel kestirimlere imkan da sağlar. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri, okul öncesi eğitimden yaşam boyu öğretime değin her kademeyi yeniden tanımlar ve içeriklendirir. Burada çeşitli eğitim hedefleri (eşitlik, adalet, finansman, katılım, kapsayıcılık, okuryazarlık, yaşam boyu öğrenme vb.), kapitalizmin bireyci çıkarlara dayalı felsefesini gizleyip liberal sol bir güzergahta demokratik yaklaşımı eğitimin içine sokar. Üçüncü olarak, ortak olan araçlarla (sınıflandırma, göstergeselleştirme, hedefleme, ölçme, karşılaştırma vb.), gerek merkezi kapitalist kuruluşlardan (UNESCO, OECD, Dünya Bankası, AB, çeşitli bilgi ve istatistik örgütleri, araştırma merkezleri ve laboratuvarları vb.) çevre ülkelere, gerekse ülkelerden ülkelere ve ülkelerden sivil örgütlere doğru eğitim politikası transferleri yapılır; bu transfer yapılırken ulusal eğitim sistemlerinin tam merkezine veya karargahına küresel veya kapitalist eğitim uzmanları sokulur. Bu transferler, çeşitli pozitif terimler altında (reform, inovasyon, yaratıcılık, vizyon vb.) meşrulaştırılıp gerekli gösterilir. Eğitim politikaları transferiyle ülkeler birbirlerine yaklaştırılmaya çalışılır. En iyi, kanıtlanmış ve geçerliliği saptanmış ya da işe yarar eğitim politikaları, aynı sınıflandırma, göstergelerle ölçme ve performans mantığı içinde “örnek” alınacak ülke, model veya sistemlerin uluslararası alanda pazarlanmasını sağlar. Bu pazarlamada kullanılan terminoloji, kapitalist iktisadi dil içinde piyasa ilişkileri mantığını çepeçevreleyen bazı kavramlar üzerine oturtulur. İşgücü, beceri/vasıf, emek piyasası, beşeri sermaye, rekabet, verimlilik, ölçülebilir performans gibi kavramlar, eğitimi belirleyen iktisadi dilin kapitalizmin küresel işleyişinde gayet kullanışlı araçları olarak hizmet görür.
PISA’nın Gizli Müfredatı
Dolayısıyla PISA gibi uluslararası kapitalist eğitim araçları, “nitelik”i “nicelik”e tercüme etmek için, öncelikle eğitsel başarıyı uluslararası ölçülebilir insan sermayesi göstergelerine dönüştürür. PISA’da yer alan “değerlendirme”, aslında niteliği niceliğe göre ölçmenin asıl mecrasını oluşturur. Değerlendirmede kullanılan her bir enstrüman (başarı, yeterlilik, kazanım, performans vb.), öğrenciyi ve ülkesini, kapitalist üretim ilişkileri içinde metalaştıracak bir çerçeve içine sokmak bakımından gayet kullanışlıdır. Bu metalaştırma da aslında bir tür “gizli müfredat” olarak işler. Şöyle ki, PISA vb. uluslararası kapitalist eğitim rejiminin yeniden üretim araçları görünürde sadece ve sadece ülke karşılaştırmaları üzerinden işletilen pozitif bir pedagojik dili (bu dil görünürde eğitimi iktisadi alana indirgemez), içeriyor gibi görünse de, arka planda eğitimi metalaştıran ilişkiler tarafından belirlenir. Gizli müfredat, eğitimi bazı talepler (iş yeterlilikleri, performans göstergeleri, geleceğin meslekleri, mesleki uyarlanma vb.) etrafında tanımlarken tümüyle verimlilikçi ve gelişimci bir mantığı işe koşsa da, asıl olarak kapitalizmin eğitimi belirleyici talep, gereklilik ve çerçevelemeleri, PISA üzerinden en ideal eğitim sisteminin ne olacağını belirlemektedir. Gizli müfredat, böylece eğitimi veri ekonomisiyle bütünleştirir. Burada “büyük veri” (nicelikler) felsefesi, “küçük veri” (yani nitelikleri) yaklaşımını ya gözden uzak tutar ya da önemsizleştirir.
Büyük Veri Çılgınlığı
Finlandiyalı ünlü eğitim bilimci Pasi Sahlberg, büyük ölçekli istatistiksel ve algoritmik bilgiler, çeşitli korelasyonlar (bağıntılar) ve tahminlerin karşısına daha nitel, yerel ve tikel küçük verileri (okulda/ derste öğretmen gözlemleri, öğrenci deneyimleri ve performansları, okul içi ilişkileri, pedagojik anlayışlar, farklı öğretim yöntemleri vb.) koyar. Sahlberg’e göre büyük veriler, ulusal ve uluslararası çapta eğitimci ve politikacılara “neyin olduğu” bilgisini büyük rakamlarla ve trendlerle verirken küçük veri, “neyin nasıl olduğu”nun bilgisini vererek nokta atışı sorun saptama ve çözüm önermede yardımcı olur.[10] Sahlberg, bu büyük veri çılgınlığını[11] şöyle anlatır:
“Büyük veri” kavramını bilirsiniz; yani petabaytlarca dijital bilgi ve algoritmalar kullanarak bir sonraki adımda neyin gerçekleşebileceğini hesaplayan akıllı makineler. Günümüzde küresel finans piyasaları işte böyle işliyor. İnternet tarama geçmişinizden veya sizinle benzer durumdaki milyonlarca başka kişiye ait verilerden yola çıkılarak, akıllı telefonunuzun ekranında kişiselleştirilmiş reklamlar karşınıza çıkıyor. Profesyonel basketbolda bile antrenörler; kameralar ve sensörler aracılığıyla, oyuncuların hem saha içindeki hem de saha dışındaki davranışlarına dair elde edilen milyonlarca veri noktasına dayanarak oyun planlarını belirliyorlar.”[12]
Sahlberg, sonuç itibariyle küçük verilerin, büyük verilere oranla, büyük ve olumlu değişimler için daha kullanışlı olacağını iddia eder.
‘Yumuşak Yönetişim’le Yönlendirme
Kuşkusuz, uluslararası kapitalist eğitim rejiminin örgütleri, sınavlarla her ülkeye sorunlu, geri ve çağdışı eğitim politikasını değiştirmek konusunda doğrudan baskı yapmaz ama yönlendirir. Literatürde yer alan “yumuşak yönetişim” (soft governance),[13] sınavlarla ortaya çıkan sonuç, rakam, istatistik, veri ve trendlerin yani ölçümsel nesnenin eğitim öznelerine yaptığı baskı gibi hemen her ülkeyi etkiler. Yasa, emir, denetim, yaptırım ve izlemek (monitoring) yerine, kuruluşlar ve de egemen ülkeler, karşılaştırmalara meydan vererek veya zemin sağlayarak çeşitli “niteliksel ifadeler”le (itibar, prestij, konumlanış vb.) ülkelerini “yumuşak yönetişim”e tabi tutar. Yönetişim, yönlendirir. Sınavlarla ortaya çıkan sonuçlardan memnun olmayan ülkelere yeni hedefler gösterilir, bazı tavsiyelerde bulunulur, rehberlik tahsis edilir, uzman gönderilir, “iyi uygulama”[14] örnekleriyle neyin nasıl yapılacağı anlatılır. Başarılı, örnek ve model ülke ve eğitim sistemleri, hatta eğitim örgütleri, bir bakıma referans baskısı ve teşvik mekanizması rolü oynar. Ölçme, karşılaştırma, kanıtlama, örnekleme, teşvik etme ve yönlendirme, yumuşak yönetişimi ete-kemiğe büründürür. Uluslararası sınavlarla, değişim programlarıyla, denklik sistemleriyle, eğitim fuarlarıyla kurulan yumuşak baskıda kuşkusuz ülkelere empoze edilen hukuki bağlayıcılık söz konusu olmasa da normatif baskı söz konusudur. Mutlak olmayan ve fakat göreceli bu baskı, yasa yerine standartları, yönetmelik yerine rehberliği/rehberleri,[15] emir yerine tavsiyeleri, hiyerarşi yerine ağları, denetim yerine izlemeyi, yaptırım yerine teşviki öne çıkarır. Sonuçta PISA, OECD’ye eğitim alanında yeni “epistemolojik küresel yönetişim biçimleri”[16] sağlar ki bunlar da ülkelerin eğitim altyapılarında çeşitli düzenlemeler yapılması için bir baskı unsuru oluşturur.
Uluslararası kapitalist eğitim rejiminin yarattığı bir sonuç daha var. O da, devlet, şirket ve sivil toplum örgütleri sacayağının oluşturulmasıdır. Bu sacayağı, uluslararası sınav ve değerlendirmelerle üç alanda yeniden tanımlamada işbirliği yaparlar. İlk alan, eğitimin yeniden tanımlanmasıdır; bu tanımlama, eğitim kurumu ve örgütünü ontolojik bir standardizasyona tabi tutarak hedefleri belli araçlar (öğrenme çıktısı, beklenen performans, yeterlilik düzeyi, insan sermayesi, sosyal proje, pedagojik formasyon vb.) yeniden belirler. İkinci alan, başarının nasıl ölçüleceğiyle ilgilidir. Burada epistemolojik düzeyi/alanı veya bilgi, beceri ve bilinci ölçen araçlarla (sınav, test, veri, gösterge, istatistik, trend, karşılaştırma, kıyaslama, sıralama), başarının ölçüm yöntem ve teknikleri belirlenir. Üçüncü olarak da, çıkan sonuçlara göre eğitimin artık yeni kalıplarda nasıl yönetilmesi gerektiğine karar verilir. Bu aşama politik standardizasyonu sağlamaya yöneliktir. Her üç aktör de yani devlet (kamu), şirket ve sivil toplum örgütleri, eğitimin yönetilmesi gereken neoliberal kapitalist güzergahın asıl mecralarını (ulusal/bireysel performans, kalite güvencesi, hesap verebilirlik, şeffaflık, rekabet, verimlilik, inovasyon vb.) belirlemede aynı fikri savunurlar. Bu fikir, eğitimin demokratikleşmesini değil, ekonomik rasyonaliteye göre konumlandırılmasını kabul eder. Kapitalist ekonomik rasyonalite bilgiye göre beceriyi, teoriye göre pratiği, niteliğe göre niceliği, eleştiriye göre hesap verebilirliği öne çıkarır.
Sonuç
PISA’yı, eğitimi egemenliği altına almış teknik/teknisist bakış açısının pragmatik rasyonalitesine göre “değer-yansız” (Weber) bağlamına yerleştiren akıl, çoktandır küresel düzeyde bir uluslararası eğitim ligi kurarak pedagojinin iktisadi alanın taleplerini karşılayarak işlevsel olması gerektiğini savunmaktadır. Siyaset anlamında politikadan sözde arınmış bu teknik akıl, PISA’yı ve benzeri sınav araçlarını tüm ülkeler için eğitim üzerinden çıkış noktası olarak görmekte ve fakat eğitime, haddinden fazla önem atfetmektedir. Modernleşmeci akımdan kalan bu akıl, ülke, şirket ve sivil örgütler arasında bir sacayağı kurarak eğitimi, “milli” mesele haline getirirken küresel çarkın bir dişlisine indirgemektedir. Dolayısıyla küreselleşmiş kapitalizm, “ulusal” eğitim sistemlerini PISA gibi sınavlarla uluslararası kapitalist eğitim ligi içine sokarak ülkeleri birbirine benzeştirmeye ve örüntü kurmaya yönelmektedir. İnşa edilen şey, uluslararası kapitalist eğitim rejimidir. Bu rejim, her eğitim sistemini dibine değin kapitalistleştirmektedir. Öğrenme çıktıları bu metalaştırmayla birlikte iktisadi değer göstergelerine dönüştürülmektedir.[17] Sonuçta, eğitimin kendi pedagojik değeri ile onun ekonomik değeri arasındaki ayrışma, eğitimin sosyal bağlamının sürekli olarak piyasa taleplerine ve yeterliliklerine indirgenen yeni bir eğitim kültürü yaratmaktadır. PISA, bu yeni kapitalist eğitim kültürünün en önemli taşıyıcılarından biridir.
Kaynakça
[1] PISA: Programme for International Student Assessment-Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı
[2] Finlandiya’nın adının PISA’daki başarıyla duyulması üzerine ilginç bir trend başladı. Yaşanan şey veya icat edilen trend, bir bakıma eğitim turizmidir. Finlandiya geçmişte eğitim turizminden epey yararlandı. Öyle ki Türkiye gibi ülkelerde bir ara Finlandiya çılgınlığı yaşandı. MEB’e bağlı pek çok kamu ve hatta özel okullardan seçilmiş öğretmen grupları Finlandiya’da okul gezmeye gittiler. AB projelerinde Finlandiya, partner ülke olarak mutlaka seçilmeye çalışıldı. Finlandiya eğitim modelini anlatan kitaplar Türkçeye çevrildi. Örneğin şu iki kitap: Pasi Sahlberg, Eğitimde Finlandiya Modeli, çev. Cansen Mavituna, İstanbul, Metropolis yayıncılık, 2018; Pasi Sahlberg, Finlandiya. Eğitim Devrimi, çev. Dilek Boyraz, İstanbul, Sola Yayınları, 2019.
[3] Uluslararası Standart Eğitim Sınıflandırması. UNESCO İstatistik Enstitüsü tarafından geliştirilen uluslararası eğitim sınıflandırmasıdır. Ülkelerin birbirinden çok farklı eğitim sistemlerini ortak kategoriler altında sınıflandırır.
[4] ECTS, AB içinde ve AB’ye üye olmayan ülkelerdeki üniversite dersleri ve öğrenme yükünü ortak bir kredi sistemi içinde işleyen uygulama.
[5] TIMSS:Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması
[6] PIRLS: Uluslararası Okuma Becerilerinde Gelişim Araştırması
[7] PIAAC: Yetişkin beceri ve yeterliliklerini (okuryazarlık, sayısal beceriler, dijital ortamda problem çözme vb.) ölçer.
[8] TALIS:Uluslararası Öğretme ve Öğrenme Araştırması. Öğretmenlerin eğitimi, çalışma koşulları, mesleki gelişimi, derslik uygulamaları, okul iklimi vb. Araştırılır ve ülkeler arası karşılaştırmalar yapılır.
[9] Sotiria Grek, (2009). “Governing by Numbers: The PISA ‘Effect’ in Europe.” Journal of Education Policy, 24(1), 23–37.
[10] Pasi Sahlberg, “Small Data for Big Change: What Does It Mean for Teachers?” ATA Magazine, Summer 2017, Vol. 97, No. 4, pp. 18–20.
[11] Büyük veri kurumu da “veri madenciliği”ni gündeme getirdi. Böylece “veri işleme” denilen yığınla rakam, istatistik ve ilişki boylamsal, yatay veya çapraz olarak kurulan korelasyon ve bağıntının elde edildiği bir durum ortaya çıkmıştır. Öğrencilerin sınavla veya diğer ölçeklerle/ölçümlerle geride bırakdığı sonuçlar dijital iz olarak büyük verilere dönüştürülmektedir. Burada eğitim özneleri, mega eğitim süreçlerin basit bir dişlisine çevrilmektedir.
[12] Pasi Sahlberg, “Small Data for Big Change: What does it mean for teachers?”, 2017,https://pasisahlberg.com/small-data-for-big-change-what-does-it-mean-for-teachers/?utm_source=chatgpt.com [Erişim: 27.092026]
[13] Sotiria Grek, (2010). “International Organisations and the Shared Construction of Policy ‘Problems’: Problematisation and Change in Education Governance in Europe.” European Educational Research Journal, 9(3), 396–406.
[14] Sabancı Üniversitesi 2004’den bu yana bu mantık çerçevesinde “iyi örnekler konferansları” yapmaktadır. Üniversiteye bağlı Eğitim Reformu Girişimi (ERG) sayfasında bu konferansın neden yapıldığı şöyle açıklanmış: “Eğitimde İyi Örnekler, kapsayıcı ve nitelikli eğitim için, öğrenme ortamlarını zenginleştiren, ilham verici ve yaratıcı çalışmaları görünür kılıyor ve yaygınlaştırıyor; eğitim ekosisteminin farklı paydaşları için etkileşim, birlikte öğrenme ve dayanışma zemini yaratıyor. Fikirlerin, uygulamaların, materyallerin okuldan okula, ilden ile yayılmasına, ülke çapında binlerce eğitimciye ilham olmasına destek oluyor.” (https://egitimreformugirisimi.org/egitimde-iyi-ornekler/) [Erişim: 28.09.2026] Bu konferans öncelikle ve ağırlıkla öğretmenlerin iyi örnek uygulamalarını sunmaları için zemin yaratmaktadır. Kuşkusuz Sabancı gibi bir sermaye grubunun eğitime bakışı, uluslararası kapitalist eğitim rejimi içinde değerlendirilmelidir. Sabancı grubu eğitimde reform ve yenilikleri ülke çıkarı için yaptığını iddia etse de arka planda kapitalist ilgileri yatmaktadır; bu yönüyle Sabancı, Türkiye büyük burjuvazisinin tipik geleneği içinde yer alır. Türkiye’de büyük burjuvazi, ekonomik kriz dönemlerinde devletin kamu okulları üzerinde (neo)liberal reform yapması için her zaman aktif oldu. Bu bağlamda, TÜSİAD’ın 1999’dan itibaren hazırladığı eğitim raporlarının sınıfsal eleştirisi için şu makaleme bakılabilir: Kemal İnal, “Türkiye’de Büyük Burjuvazi ve Eğitim. Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği’nin Eğitim Raporlarının Eleştirel Analizi” , Eğitim Bilim Toplum Dergisi,2012 (49): 27-64.
[15] Başarılı ülkelerin kimi zaman öne çıkmış ünlü PISA rehberleri oluştue. Pasi Sahlberg, örneğin Finlandiya’nın başarılı modelini dünyaya tanıtmak için başrol oynadı. Singapur, Kanada, Estonya gibi diğer ülkelerin de öne çıkan uzmanları oldu. Bu aktörler, uluslararası kapitalist eğitim rejiminin terminolojisini de oluşturdu. Türkiye ise böyle ünlü bir isim çıkaramadı, üzerine o kadar çok şey konuşulmasına ve yazılmasına rağmen.
[16] Sam Sellar ve Bob Lingard, (2014). “The OECD and the expansion of PISA: New global modes of governance in education.” British Educational Research Journal, 40(6), 917–936.
[17] David Brancaleone ve Stephen O’Brien, (2011). “Educational Commodification and the (Economic) Sign Value of Learning Outcomes.” British Journal of Sociology of Education, 32(4), 585–604.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.