Pronatalizmden* LGBTİ+’lara Yönelik Baskıya Makbul Ailenin İnşası
Türkiye’de Aile ve Nüfus On Yılı’nın daha ilk aylarında ortaya çıkan tablo, tartışmanın çocuk sayısından çok daha geniş olduğunu gösteriyor. Mesele yalnızca kaç kişinin doğacağı değil; hangi hayatların teşvik edileceği, hangi ilişkilerin korunacağı ve kimlerin “aile”nin içinde sayılacağıdır. Pronatalizm ile LGBTİ+’lara yönelik baskının kesiştiği yer tam olarak burası: nüfusun artırılmasından önce, makbul nüfus ve makbul aile tanımlanıyor.
Türkiye, 2025’i “Aile Yılı” olarak geçirdi. Ardından 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi. Henüz bu on yılın ilk yılı dolmadan, Eylül 2026’da LGBTİ+ hak örgütlerini, aktivistleri ve çeşitli işletmeleri hedef alan kapsamlı operasyonlara “Ailem Güvende” adı verildi. Adalet Bakanlığı, operasyonların Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu doğrultusunda yürütüldüğünü açıkça belirtti. 13 Eylül’de yapılan resmi açıklamaya göre 15 ili kapsayan operasyonlarda 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı.
Bu yan yana geliş tesadüfi değil. Türkiye’nin son on yıllık aile politikasını yalnızca nüfus azalmasına karşı geliştirilmiş bir demografi politikası olarak okumak, yaşanan dönüşümün önemli bir bölümünü gözden kaçırıyor. Karşımızda bir yandan doğumları artırmaya, evliliği teşvik etmeye ve nüfusu büyütmeye çalışan pronatalist politikalar, diğer yandan hangi birlikteliklerin ve hangi cinselliklerin “aile” sınırları içinde meşru kabul edileceğini belirleyen giderek daha müdahaleci bir siyasal hat var. 2026’ya gelindiğinde bu iki hat neredeyse tek bir politika çerçevesinde birleşmiş durumda.
Elbette Türkiye’deki demografik değişim gerçek. TÜİK’in 2025 verilerine göre toplam doğurganlık hızı kadın başına 1,42 çocuğa kadar geriledi. 2001’de 2,38 olan oran 2014’ten itibaren kesintisiz biçimde düşüyor ve dokuz yıldır nüfusun yenilenme düzeyi kabul edilen 2,10’un altında. 2025’te Türkiye’de 895 bin 374 canlı doğum gerçekleşti; 76 ilde doğurganlık hızı 2,10’un altında kaldı.
Dolayısıyla yaşlanan nüfus, düşen doğurganlık ve gelecekte çalışma çağındaki nüfusun daralması üzerine bir kamu politikası geliştirilmesinin kendisi şaşırtıcı değil. Asıl mesele, demografik bir değişimin nasıl tanımlandığı, nedenlerinin nerede arandığı ve ona hangi araçlarla müdahale edildiği. Çünkü nüfus verisi bize çocuk yapmanın neden azaldığını ya da çözümün ne olması gerektiğini kendiliğinden söylemiyor. Konut sorunu, güvencesiz çalışma, bakım hizmetlerinin örgütlenmesi, gelir dağılımı, gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri, kadınların üzerindeki ücretli ve ücretsiz emeğin toplam yükü gibi değişkenlerin her biri doğurganlık kararlarını etkileyebilir. Buna karşılık pronatalist politika, meseleyi büyük ölçüde “daha fazla çocuk” hedefi üzerinden kurduğunda toplumsal sorunu kolaylıkla kadınların üreme davranışlarına doğru kaydırabiliyor.
Türkiye’de bu yönelim 2025’te başlamadı. Bugünkü on yıllık programın kökleri en azından on yıl geriye uzanıyor. 2015’te yürürlüğe giren doğum yardımı düzenlemesiyle birinci çocuk için 300, ikinci çocuk için 400, üçüncü ve sonraki çocuklar için 600 lira ödeme yapılmaya başlandı. Bakanlık daha sonra programın amacını Türkiye’nin “dinamik nüfus yapısının korunması ve ailelerin güçlendirilmesi” olarak tanımladı. Türkiye’de AKP dönemindeki nüfus ve üreme politikalarını inceleyen akademik çalışmalar da “üç çocuk” çağrılarından yardımcı üreme teknolojilerinin evlilikle sınırlandırılmasına uzanan bu politikaları uzun süredir pronatalist bir çerçeve içinde değerlendiriyor.
2025 Aile Yılı ile bu politika yeni bir ölçeğe taşındı. 1 Ocak 2025’ten itibaren doğan ilk çocuk için 5 bin liralık tek seferlik yardım, ikinci çocuk için çocuk beş yaşına gelene kadar aylık 1.500 lira, üçüncü ve sonraki her çocuk için aylık 5 bin lira destek getirildi. Nisan 2026 itibarıyla Bakanlık, yaklaşık 990 bin annenin bu sistemden yararlandığını ve toplam 15,9 milyar lira ödeme yapıldığını açıkladı. Evlenecek gençlere yönelik faizsiz kredilerin artırılması ve doğum izinlerinin genişletilmesi de Aile ve Nüfus On Yılı’nın ilk uygulamaları arasında sayıldı.
Ancak bu politikanın ayırt edici yanı yalnızca devletten aileye aktarılan kaynakların artması değil. Aynı dönemde “aile”, giderek daha açık biçimde kültürel ve ideolojik bir sınır çizme aracına dönüşüyor. Bu sınırın dışında kalanların başında ise LGBTİ+’lar geliyor.
Burada yine 2015 sembolik bir eşik oluşturuyor. Yeni doğum yardımlarının yürürlüğe girdiği yıl, İstanbul Onur Yürüyüşü de uzun yıllar kitlesel biçimde gerçekleştirildikten sonra ilk kez polis müdahalesiyle engellendi. Yasak daha sonra süreklilik kazandı. 2017’de Ankara Valiliği LGBTİ+ temalı film gösterileri, paneller, söyleşiler ve sergiler dahil bütün LGBTİ+ etkinliklerini süresiz olarak yasakladı. Olağanüstü hâl sona erdikten sonra da sürdürülen yasak ancak 2019’da mahkeme kararıyla kaldırıldı.
2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, aile siyaseti ile LGBTİ+ karşıtı söylem arasındaki ilişkinin devlet tarafından son derece açık biçimde ifade edildiği bir başka dönemeç oldu. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının resmi açıklamasında sözleşmenin, “eşcinselliği normalleştirmeye çalışan” bir kesim tarafından manipüle edildiği ve bunun Türkiye’nin “toplumsal ve ailevi değerleriyle” bağdaşmadığı ileri sürüldü. Hükümet aynı açıklamada kadınlara yönelik şiddetle mücadelenin iç hukuk yoluyla devam edeceğini savundu. Böylece kadınlara yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin uluslararası bir sözleşmeden çıkışın gerekçelerinden biri dahi “aile değerleri” ile LGBTİ+ görünürlüğü arasındaki karşıtlık üzerinden kurulmuş oldu.
2023 İstanbul Onur Yürüyüşü yasağında İstanbul Valisi bu dili daha da doğrudan kullandı ve “aile kurumunu tehdit eden” etkinliklere izin verilmeyeceğini açıkladı. O yıl İstanbul’daki Onur Yürüyüşü’nde 113 kişi gözaltına alındı; İzmir’de de yasaklanan Onur etkinliklerinde en az 52 kişi gözaltına alındı. Böylece “aileyi korumak”, yalnızca sosyal politika programlarının değil, toplantı ve gösteri özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların da gerekçelerinden biri haline gelmeye başladı.
2025 Aile Yılı bu açıdan yeni bir evreydi. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Mayıs 2025’te 81 il müdürlüğüne gönderdiği bir yazıda “toplumsal cinsiyet”, “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” gibi kavramlardan kaçınılmasını istedi. Aynı yıl İstanbul Onur Yürüyüşü on birinci kez yasaklandı. Yine 2025 sonbaharında basına sızan bir kanun taslağında “biyolojik cinsiyete aykırı” olduğu kabul edilen davranışların ve bunların “özendirilmesinin” cezalandırılmasını öngören hükümler bulunduğu bildirildi. Bu hükümler daha sonra yasalaşan 11. Yargı Paketi’nde yer almadı; dolayısıyla taslak ile yürürlükteki hukuk arasındaki farkın altını çizmek gerekiyor. Ancak taslağın ortaya çıkışı bile aile politikasının hangi alana doğru genişleyebileceğine ilişkin önemli bir göstergeydi.
2026 ise bu iki hattın resmi belgede birleştiği yıl oldu. 2 Mayıs 2026’da yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Genelgesi yalnızca düşük doğurganlığa dikkat çekmiyor. Genelge, “cinsiyetsizleştirme başta olmak üzere zararlı akımlar”ın insan hakları ve bireysel özgürlükler söylemini araçsallaştırarak aileyi, nesilleri ve “millî ve manevî değerleri” tehdit ettiğini ifade ediyor. Aynı politika belgesinin beş temel stratejik önceliği ise “aile kurumu ve nesillerin muhafazası”, “evlilik müessesesinin teşviki”, “doğurganlık hızının artırılması”, gençler ve yaşlılara yönelik politikalar ile nüfusun coğrafi dağılımı olarak belirlenmiş durumda.
Bu nedenle bugünkü pronatalizmi yalnızca “devlet daha çok çocuk istiyor” cümlesine indirgemek yetersiz kalıyor. Mesele aynı zamanda hangi ilişkilerin üremeye, aile kurmaya ve kuşakları yeniden üretmeye uygun ve değerli kabul edildiğiyle ilgili. Pronatalizm burada biyolojik yeniden üretimle sınırlı değil; toplumsal düzenin yeniden üretimine ilişkin bir tahayyül taşıyor. Evlilik teşvik ediliyor, çocuk sayısının artırılması hedefleniyor ve aynı anda aileye ilişkin belirli bir heteroseksüel norm, korunması gereken toplumsal model olarak öne çıkarılıyor.
Eylül 2026’daki “Ailem Güvende” operasyonları tam da bu nedenle önemli. Operasyonların resmi gerekçesi yalnızca LGBTİ+ kimliği değil. Adalet Bakanlığı ve savcılık açıklamalarında suç örgütü kurma, fuhuş, müstehcenlik ve uyuşturucu suçlarına ilişkin iddiaların yanı sıra çocukların cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularında “yönlendirildiği” iddiası da yer aldı. Buna karşılık Human Rights Watch, operasyonların LGBTİ+ hak örgütlerini ve aktivistleri sistematik biçimde hedef aldığını belirterek, 12-14 Eylül’de en az 112 kişinin gözaltına alındığını, 18 Eylül itibarıyla 82 kişinin tutuklu bulunduğunu ve bunlardan en az 24’ünün LGBTİ+ aktivisti ya da hedef alınan örgütlerin kurucusu veya yöneticisi olduğunu açıkladı. Örgüt, suç işlendiğine ilişkin bireyselleştirilmiş ve inandırıcı deliller ortaya konmadan hak savunucularının tutuklanmasının hak ihlali oluşturduğu görüşünde.
Burada asıl dikkate değer olan operasyonun ismidir. Devletin cezai müdahalesine “Ailem Güvende” denildiğinde, hakkında işlem yapılan LGBTİ+ örgütleri ile “aile” arasında sembolik bir karşıtlık kurulmuş oluyor. LGBTİ+’lar yalnızca farklı bir yaşam biçiminin özneleri olarak değil, ailenin korunmasını gerektiren bir risk alanının içine yerleştiriliyor. Nitekim operasyonun ardından LGBTİ+ çocukların ebeveynleri de kamuoyuna çıkarak kendilerinin de aile olduğunu ve çocuklarının hedef haline getirilmesinin onları güvende hissettirmediğini söyledi.
Tam burada “aileyi korumak” ile aileleri korumak arasındaki fark belirginleşiyor. Aile tekil, değişmez ve normatif bir kurum olarak tanımlandığında, gerçek hayatta var olan ailelerin çeşitliliği gözden kayboluyor. Tek ebeveynli aileler, çocuksuz çiftler, boşanmış aileler, yalnız yaşayanlar, LGBTİ+ bireylerin aileleri ve farklı bakım ilişkileri bu normun çevresinde konumlandırılıyor. Böyle bir politika aileyi sosyal hakların muhatabı olmaktan çıkarıp insanların yaşamlarını ölçen bir cetvele dönüştürme riski taşıyor.
Pronatalist politikaların kadınlar bakımından yarattığı temel gerilim de burada ortaya çıkıyor. Çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesi ile çocuk yetiştirmenin toplumsal maliyetinin paylaşılması aynı şey değil. Doğum yardımı vermek, bakım emeğinin kim tarafından üstlenileceği sorununu kendiliğinden çözmüyor. Çocuk bakımının önemli kısmı hane içine ve özellikle kadınların ücretsiz emeğine bırakıldığı ölçüde “aileyi güçlendirme” politikası kadınların bakım yükünü de büyütebilir. Bu nedenle doğurganlığı tartışırken yalnızca doğan çocuk sayısını değil, bakım hizmetlerini, çalışma sürelerini, güvenceli istihdamı, konutu ve insanların çocuk sahibi olduklarında nasıl bir hayat sürdürebileceklerini de tartışmak gerekir.
Bugün Türkiye’de karşımıza çıkan şey bu nedenle basitçe muhafazakâr bir “aile sevgisi” değil. Daha kapsamlı bir toplumsal düzenleme biçimi söz konusu. Devlet bir taraftan nüfusun biyolojik yeniden üretimini teşvik ediyor; diğer taraftan aile kabul edilen ilişkinin sınırlarını kültürel, idari ve giderek cezai araçlarla belirliyor. Kadınların doğurganlığı, gençlerin evlenmesi, çocukların yetiştirilme biçimleri, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği aynı politika alanının parçaları haline geliyor.
Son on yılın çizgisi bu açıdan dikkat çekici bir süreklilik gösteriyor: 2015’te çocuk sayısına göre artan doğum yardımları ve İstanbul Onur Yürüyüşü yasağı; 2017’de Ankara’daki kapsamlı LGBTİ+ etkinlik yasağı; 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin “aile değerleri” ve eşcinsellik üzerinden gerekçelendirilmesi; 2025 Aile Yılı; 2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı ve nihayet LGBTİ+ örgütlerini de hedef alan “Ailem Güvende” operasyonları. Bunların hepsini birbirinin doğrudan sonucu saymak doğru olmaz. Fakat birlikte okunduklarında, aile kavramının Türkiye’de giderek sosyal politikanın ötesine geçen bir yönetim kategorisine dönüştüğü görülüyor.
Demografik dönüşüm gerçek olabilir; ama demografiden tek bir siyaset çıkmaz. Bir toplum azalan doğurganlığa kreşlerle, kamusal bakım hizmetleriyle, çalışma saatlerinin kısaltılmasıyla, güvenceli gelir ve konut politikalarıyla, kadın ve erkeklerin bakım sorumluluğunu daha eşit paylaşmasını sağlayacak düzenlemelerle cevap verebilir. Aynı sorun, insanların nasıl yaşamaları, kimlerle aile kurmaları ve hangi kimliklerin toplum açısından makbul kabul edilmesi gerektiğini belirleyen bir nüfus siyasetine de dönüştürülebilir.
Türkiye’de Aile ve Nüfus On Yılı’nın daha ilk aylarında ortaya çıkan tablo, tartışmanın çocuk sayısından çok daha geniş olduğunu gösteriyor. Mesele yalnızca kaç kişinin doğacağı değil; hangi hayatların teşvik edileceği, hangi ilişkilerin korunacağı ve kimlerin “aile”nin içinde sayılacağıdır. Pronatalizm ile LGBTİ+’lara yönelik baskının kesiştiği yer tam olarak burası: nüfusun artırılmasından önce, makbul nüfus ve makbul aile tanımlanıyor.
Editör Notu: Pronatalizm, nüfusun artmasını ve doğum oranlarının yükselmesini savunan ideoloji veya doğum yanlılığı anlamına gelir.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.