Seçimlere Giden Savaş, Savaşın Ortasındaki Kürtler
Türkiye açısından ise asıl soru şu: Ortadoğu yeniden kurulurken Ankara, Kürtleri bu yeniden yapılanmanın tehdidi olarak mı görecek, yoksa Türkiye'nin bölgesel ağırlığını artırabilecek bir siyasi aktör olarak mı kabul edecek? Önümüzdeki dönemin kaderini belirleyecek olan ise bu soruya doğru cevap verebilmektir.
Bu yazının seslendirmesi
Ortadoğu’daki savaşın nereye gideceğini anlamak için yalnızca Tel Aviv ile Tahran arasındaki askeri dengeye bakmak artık yeterli değil. Önümüzdeki haftalarda İsrail’de ve ABD’de yapılacak seçimler, İran rejiminin geleceği, Washington’ın savaş hedefleri ve dört parçaya yayılmış Kürt meselesi aynı denklem içerisinde okunmak zorunda.
Çünkü bugün yaşanan şey yalnızca bir İran-İsrail savaşı değil. Aynı zamanda Ortadoğu’nun 1979’dan beri kurulmuş güç mimarisinin yeniden pazarlık edildiği bir dönem. Bu dönemin güç dengeleri değişmeye başladı. İsrail-İran, ABD/İsrail-İran arasındaki savaşın sanıldığı gibi tek başına ‘İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek’ olmadığı biliniyor. Bunun, İran’ın bölgesel denklemdeki gücünün kırılması ve denklemin yeniden oluşturulması olduğu bilinen bir durum.[1] Bu durum, Ortadoğu üzerinden başta Asya Pasifik olmak üzere Çin’in kuşatılması stratejisiyle de ilişkilidir.[2] Suriye’de uzun yıllar radikal İslamcı örgüt olarak bilinen ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından ‘terörist’ ilan edilen HTŞ ve lideri Colani/Ahmed el-Şara’nın Şam’da iktidar yapılması da küresel güçlerin belirlediği ‘yeni’ Ortadoğu stratejisiyle ilişkilidir. Ve bu pazarlığın en kritik aktörlerinden biri, çoğu zaman olduğu gibi, yine Kürtler gibi görünüyor.[3]
Washington gerçekten rejim değişikliği mi istiyor?
ABD’nin İran politikasında ilk bakışta çelişkili görünen iki hedef var. Bir yandan Trump yönetiminin hedefleri arasında İran’ın nükleer kapasitesini, balistik füze programını ve bölgesel askeri kapasitesini sınırlandırmak da bulunuyor.[4] Öte yandan Washington, İran üzerindeki baskıyı artırmaya devam edeceğini ama İran’ı kara gücü kullanarak işgal etmek veya ülkeyi doğrudan yönetmek gibi bir planının olmadığını da sıklıkla vurguluyor.[5]
Trump yönetiminin İran’a yönelik savaşta ortaya koyduğu tutum ve ortaya çıkan sonuç, tüm dünyada olduğu gibi Washington’da da tartışma konusu olmaya başladı. Reuters’ın 2 Mart 2026 tarihli haberinde de Trump yönetimi içindeki bazı yetkililerin İran’a yönelik askeri hamlenin Cumhuriyetçilerin kasım ayındaki ara seçimlerdeki performansını riske atabileceğinden endişe ettiği aktarılıyordu. Mart ayında Reuters, Beyaz Saray içinde savaşın nasıl sonlandırılacağı ve hangi koşullarda “zafer” ilan edileceği konusunda da görüş ayrılıkları bulunduğunu yazmıştı.[6]
Washington’ın öncelikli hedefini “rejim değişikliği” olarak tarif etmek iddialı ancak rejimin davranışını değiştirecek oranda zayıflatılması öncelikli hedef olarak okunabilir. ABD açısından ideal senaryo, İran’ın başında kimin olduğundan ziyade İran’ın nasıl davranacağıyla ilgili. Nükleer silah üretme kapasitesi olmayan, füze kapasitesi sınırlandırılmış, Hürmüz’ü tehdit edemeyen, bölgesel vekil ağları zayıflatılmış ve ABD ile anlaşmak zorunda kalmış bir İran, Washington açısından yeterince büyük bir zafer olur. Nitekim Reuters’ın 3 Eylül tarihli haberine göre Washington son haftalarda askeri baskının yanında İran ekonomisini sıkıştırmaya, petrol ihracatını ve yaptırımların delinmesini engellemeye ağırlık veriyor. Haberde bunun temel amacının, altı aylık çatışmanın ardından gelecekteki bir müzakerede Tahran’dan taviz koparmak olduğu aktarılıyor.[7] Bu nedenle İran rejiminin bütün bunların sonunda kendiliğinden çökmesi ise istenmeyen bir sonuç olmayabilir. Fakat Washington’ın şu aşamada “rejimi mutlaka devireceğiz” diye bir kara savaşı ve işgal stratejisi izlemesi rasyonel görünmüyor.
Bu olgunun doğru kavranması önemli: Bir ülkede rejimi devirmek başka, farklı biçimlerde olsa da rejim değiştikten sonra yönetmek bambaşka bir şey. Ayrıca İran gerçeği Irak’a ya da Ortadoğu’nun bir başka ülkesine benzemez. 90 milyondan fazla nüfusu, güçlü devlet geleneği, milliyetçiliği, Devrim Muhafızları, güvenlik aygıtı ve çok katmanlı etnik yapısıyla rejimin çöküşü halinde ortaya çıkacak boşluğun nasıl doldurulacağı belirsiz.
Washington’ın asıl korkusu da burada başlıyor: Rejimi zayıflatırken İran devletini tamamen çökertebilir mi? ABD stratejistleri, dünyada devlet geleneği binlerce yıldır kesintisiz devam eden nadir ülkelerden birinin İran olduğuna özel olarak dikkat çeker. Bu nedenle İran’da devleti yok etmek, molla rejimini değiştirmek sanıldığı gibi kolay değil. Ayrıca molla rejimi tasfiye edilse de yerine nasıl bir sistemin geleceğine dair belirsizlik istikrarsızlığı artırabilecek bir durumdur.
Trump’ın bir de takvimi var
Bütün bunlara seçimleri eklediğimizde denklem daha ilginç hale geliyor. İsrail 27 Ekim 2026’da sandığa gidecek. ABD’deki ara seçimler ise 3 Kasım 2026’da yapılacak. İki seçim arasında yalnızca bir hafta var.
Bu, savaşın siyasi takvimini askeri takvim kadar önemli hale getiriyor. Netanyahu açısından savaşın bitmesi tam olarak olumlu sonuç doğurmuyor. Savaş devam ederken güvenlik, İran tehdidi ve “ülkeyi koruyabilecek lider” söylemi Netanyahu’nun işine yarıyor. Savaşın sona ermesi ise kaçınılmaz olarak “Peki bütün bunların sonucu ne oldu?” sorusunu gündeme getiriyor. Ayrıca İsrail kamuoyunda savaşın sonucuna ilişkin algının Netanyahu’nun arzu edeceği kadar parlak olmadığı anlaşılıyor.[8]
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) 1 Temmuz tarihli araştırmasına göre, İsraillilerin yüzde 37’si savaşın galibinin İran olduğunu düşünürken yalnızca yüzde 15’i İsrail’in kazandığını düşünüyor; yüzde 43’lük kesim ise savaşın belirleyici bir sonuç olmadan bittiği görüşünde. Bu tablo, savaşın Netanyahu açısından otomatik bir siyasi başarıya dönüşmediğini gösteriyor.[9]
Trump açısından ise denklem tersine dönüyor.
ABD’de savaşın ekonomik maliyeti, petrol fiyatları ve özellikle kamuoyunun İran savaşına desteğinin düşmesi, 3 Kasım 2026 seçimlerini Trump açısından ciddi bir sınava dönüştürüyor. Reuters/Ipsos’un 31 Ağustos tarihli araştırmasında Trump’ın onay oranı yüzde 33’e gerilerken, İran savaşını destekleyenlerin oranı yüzde 36’da kalıyordu. 4 Eylül tarihli Reuters/Ipsos araştırmasında ise Amerikalıların yalnızca yüzde 25’i İran savaşının buna değdiğini düşündüğünü söyledi.[10]
Dahası, Reuters’ın 2 Eylül tarihli haberinde Trump yönetimindeki üst düzey yetkililerin savaşın kasım seçimlerinden önce daha fazla tırmanmasını engellemeye çalıştığı, seçimlerden sonra ise askeri operasyonların yeniden artırılmasının değerlendirildiği aktarılıyor.
Trump açısından seçimlere bir “zafer ve çıkış” görüntüsüyle girmek önemli hale gelirken, Netanyahu açısından savaşın siyasi sonuçları farklı bir hesap yaratıyor. Bu nedenle iki liderin savaşın ne zaman ve nasıl sona ereceğine ilişkin önceliklerinin birbirinden ayrışması şaşırtıcı olmaz. Bu nedenle savaşın seçimlere kadar tamamen bitmesinden ziyade biçim değiştirmesi, büyük saldırılar, ateşkesler, müzakereler, sınırlı misillemeler ve yeniden gerilimlerden oluşan kontrollü bir salınım daha olası. Trump’ın İran ile diplomatik müzakere penceresini kasım seçimlerinden sonra daha aktif hale getireceği de belirtiliyor.
Peki bu tablonun Kürtlerle ne ilgisi var?
İran’ın zayıflaması, Kürt meselesini yalnızca İran’ın iç meselesi olmaktan çıkartıp bölgesel denklemin bir parçası haline getiriyor. Rojhilat’taki Kürtler açısından önlerindeki soru artık sadece “İran rejimine karşı ne yapacağız?” değil. Bu soruya verilecek cevap ve sahada alınacak tutum tabii ki önemli ama asıl soru da şu: İran molla rejimi zayıflarsa veya iktidar gücü olmaktan çıkarsa İran’ın geleceği nasıl şekillenecek ve Kürtler bu yeni düzende hangi statüyü elde edecek?
Bu nedenle İran Kürt örgütlerinin son dönemdeki tutumunu “İran’a karşı savaşa katılmak” veya “silah bırakmak” gibi iki seçenekten biri üzerinden okumak yanıltıcı.
Rojhilat’taki Kürt politik hareketleri hem Suriye ve Irak’taki gelişmeleri çok dikkatlice izliyor hem de PKK ile Türk devleti arasındaki çözüm sürecine odaklanıyor. Böylelikle daha objektif ve soğukkanlı bir strateji izliyor: “Silahı bırakma ama savaşa da hemen girme.” Şubat 2026’da PDKI, PJAK, PAK, Khabat ve Komala’nın Toilers of Kurdistan kolunun kurduğu siyasi koalisyon bu açıdan önemliydi.

Koalisyon, İran İslam Cumhuriyeti’nin sona ermesini, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını ve İran Kürdistanı’nda demokratik bir siyasi düzen kurulmasını savundu.
Bu gelişme yalnızca örgütsel bir birleşme değildi. Kürt siyasi aktörlerinin İran’da olası bir rejim değişikliğine hazırlanmaya çalıştığını da gösteriyordu.[11]
Fakat örgütlerin nihai hedefleri aynı değil. Bazıları demokratik ve federal bir İran içerisinde Kürtlerin kolektif haklarını savunurken, daha açık biçimde bağımsızlık isteyen yapılar da var. Ancak bu görüş ayrılıkları ortak bir örgütsel yapı içinde birleşmelerine engel değil.
“Savaş sürerken Kürtler neden silah bıraksın?”
Aslında bu sorunun cevabı oldukça basit. Bırakmaları için rasyonel bir neden yok. İran’da rejimin geleceği belirsizken, Kürt bölgelerine yönelik güvenlik baskısı devam ederken ve bölge savaş halindeyken PJAK’ın ya da diğer Kürt örgütlerinin silahlı kapasitesini tek taraflı olarak tasfiye etmesini beklemek gerçekçi değil.
Kürt politik güçlerinin bugünkü dengeler içerisinde İran’da silahlarını bırakmamalarından “Kürt örgütleri İran’a karşı savaşa girecek” sonucu da çıkmıyor. Tam tersine, şimdiye kadarki tutumlarına bakıldığında daha ihtiyatlı bir strateji görülüyor. Chatham House’un Mart 2026 tarihli değerlendirmesinde de İran Kürtlerinin rejime karşı geniş çaplı silahlı operasyonlara girişmesinin, ABD ve İsrail hava desteği olsa bile, örgütler açısından “çok büyük bir risk” olduğu vurgulanıyordu.[12] Savaş sırasında Kürt örgütlerinin İran’a büyük bir kara harekâtı başlattığına ilişkin haberler çıktığında örgütlerin bunu reddetmesi önemliydi.
Çünkü Rojhilat açısından iki farklı risk var. Birincisi, rejim hâlâ ayaktayken büyük bir savaşa girmek. İkincisi ise Kürtleri İsrail veya ABD’nin İran’daki kara gücü haline getirmek. İkinci seçenek de en az ilki kadar tehlikeli.
İran’ın geleceğinde söz sahibi olmak isteyen bir Kürt siyasi hareketinin kendisini “İsrail’in İran’daki vekili” konumuna düşürmesi, rejim sonrasında ihtiyaç duyacağı toplumsal meşruiyeti ciddi biçimde zedeleyebilir.
Dolayısıyla Kürtlerin en rasyonel pozisyonu şu olabilir: İran rejiminin devrilmesini istemek ama yabancı bir gücün vekili olmamak. Suriye deneyimi, bunun sahada nasıl mümkün olabileceğine dair önemli bir emsal sunuyor. Suriye iç savaşının ilk döneminde Kürt hareketi, rejim ile Arap muhalefeti arasındaki savaşı kendi savaşı olarak görmedi. Esad güçleri Kürt bölgelerinden çekilirken YPG ortaya çıkan boşluğu doldurdu.
YPG’nin temel yaklaşımı uzun süre şuydu: “Biz kendi bölgemizi koruyacağız; sizin rejim savaşınızın tarafı olmayacağız.” Ta ki silahlı muhalif gruplar ve ardından IŞİD Kürt bölgelerine saldırmaya başlayana kadar.
Kobani’den itibaren denklem değişti. Kürtlerin tarafsızlığı sona erdi çünkü savaş kapılarına kadar geldi. Bu süreçte Kürt hareketinin kazandığı en önemli şey yalnızca toprak değildi. Silahlı kapasite, yerel örgütlenme, savaşın sonucunu bekleme kapasitesi ve bunun sonucunda oluşan pazarlık gücü ortaya çıktı. ABD’nin daha sonra YPG/SDF ile kurduğu ortaklığın temelinde de romantik bir “Kürt dostluğu” değil, sahadaki askeri ihtiyaç vardı. Kürt hareketinin Suriye’den öğrendiği en önemli derslerden biri de muhtemelen tam olarak bu: ABD’nin dostluğu güvence değildir; fakat ABD’nin size ihtiyaç duyması pazarlık gücüdür.
Bu nedenle Rojhilat’taki bugünkü stratejiyi de “Kürtler neden savaşmıyor?” diye değil, “Kürtler neden kapasitelerini koruyup bekliyor?” diye okumak daha doğru. İran Kürtleri için asıl eşik rejimin zayıflaması. Bugün PJAK’ın veya diğer Kürt örgütlerinin silah bırakması ihtimali gerçekçi değilken, doğrudan savaşa girmesi de kaçınılmaz değil. En gerçekçi senaryo silahlı kapasite korunurken örgütlerin ortaklaşması, siyasi hedeflerin netleştirilmesi ve merkezi otoritenin gerçekten çözülüp çözülmediğinin izlenmesi gibi görünüyor. Bunun sonucunda üç ihtimal ortaya çıkıyor.
Eğer İran devleti ayakta kalırsa, silahlı kapasite bir güvenlik sigortası olarak kalır. Eğer rejim zayıflarsa, siyasi pazarlık gücü artar. Eğer merkezi otorite çökerse, o zaman soru “silah bırakalım mı?” olmaktan çıkar: “Rojhilat’ta ortaya çıkan boşluğu kim dolduracak?” haline gelir. Suriye’de yaşanan dönüşümün İran’daki potansiyel karşılığı tam da budur.

İşte Türkiye’nin çözüm süreci burada devreye giriyor
Türkiye açısından tablo son derece paradoksal. Ankara, PKK’nin silahsızlandırılmasını ve tasfiye edilmesini istiyor. Bu, Türkiye’nin kendi güvenlik perspektifinden anlaşılabilir. Fakat aynı anda İran’da PJAK’ın silahlı kapasitesini koruması da yine PJAK açısından anlaşılabilir. İran’da savaş devam ederken, rejimin geleceği belirsizken ve Rojhilat’ın ne olacağı bilinmezken PJAK’ın “biz de silah bırakıyoruz” demesini beklemek, örgütün kendi güvenlik mantığı açısından gerçekçi değil.
Dolayısıyla Türkiye’deki çözüm sürecinin geleceği açısından kritik soru artık yalnızca PKK silah bırakacak mı değil. Daha önemli soru, Türkiye kendi sınırları içerisindeki Kürt meselesini çözme sürecini İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerin geleceğinden ne ölçüde bağımsızlaştırabilir?
Bu soru artık soyut bir jeopolitik tartışma da değil. Reuters’ın 10 Ağustos 2026 tarihli haberine göre TBMM, PKK’nin silahsızlandırılması ve dağıtılmasını kolaylaştıracak yasal düzenlemeyi 468 oyla kabul etti. Yani Türkiye’deki süreç artık yalnızca siyasi söylem düzeyinde değil, hukuki bir zemine de taşınmış durumda. Ankara’nın önündeki stratejik seçenekler de burada ikiye ayrılıyor. Birinci seçenek, bölgedeki bütün Kürt hareketlerini güvenlik tehdidi olarak okumaya devam etmek. Bu durumda Türkiye İran, Irak ve Suriye sınırlarının tamamında aynı anda Kürt meselesiyle uğraşmak zorunda kalır.
İkinci seçenek ise Türkiye’deki Kürt meselesini çözerek onu bölgesel bir güvenlik açığından stratejik avantaja çevirmek. Çünkü Ankara İran’ın rejiminin ne olacağını kontrol edemez. Suriye’nin nasıl şekilleneceğini tam olarak kontrol edemez. Irak Kürdistanı’nın siyasi ağırlığını ortadan kaldıramaz. ABD’nin bölgesel politikasını değiştiremez. İsrail’in Kürtlerle ilişki kurmasını engellemesi de kolay değil.
Ama Türkiye’nin kendi Kürt vatandaşlarıyla ilişkisini değiştirme kapasitesi ve imkânı var.
Dolayısıyla paradoksal biçimde, bölgesel Kürt jeopolitiğinin güçlenmesi Türkiye’yi Kürt sorununu çözmek zorunda bırakan bir faktöre dönüşebilir. Fakat burada süreç için gerçek tehlike de var. Eğer Ankara İran savaşını “Bölge daha tehlikeli hale geldi, önce PKK tasfiye edilmeli, Kürt haklarını sonra konuşuruz” derse, süreç tıkanabilir. Çünkü Kürt hareketi açısından bu formül güven üretmez. Türkiye’deki barış sürecinin sürdürülebilir olması için silahsızlanma ile siyasi reformun birbirinden tamamen koparılmaması gerekiyor.
Bu, PKK’nin silahlı mücadeleye devam etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Tam tersine. Türkiye’deki silahlı çatışmanın sona ermesi, siyasi sorunun çözümü için şimdiye kadar görülmemiş bir alan yaratabilir. Fakat bu alanın doldurulabilmesi için silahsızlanma ile demokratikleşmenin aynı siyasi sürecin iki ayağı olduğunun kabul edilmesi gerekiyor.
Kürtler için önümüzdeki dönemin asıl sorusu bağımsızlık değil
Ortadoğu’nun mevcut koşullarında Kürt meselesini yalnızca “bağımsız Kürdistan kurulacak mı?” sorusuna indirgemek de yanıltıcı. Daha gerçekçi soru şu: İran, Suriye, Irak ve Türkiye’nin yeniden şekillenen devlet yapıları içerisinde Kürtler hangi siyasal statüyü elde edecek?
Rojhilat açısından federalizm ve desantralizasyon talebinin giderek daha fazla gündeme gelmesinin nedeni de bu. Bağımsızlık, en yüksek hedef olabilir; fakat siyasi olarak en düşük maliyetli seçenek değildir. Federal ve demokratik bir İran ise Kürtlerin kültürel, siyasal ve yerel yönetim haklarını güvence altına alırken ülkenin ekonomik ve siyasi bütünlüğünü koruyabilir. Bu nedenle bugün Rojhilat’taki tartışmayı “bağımsızlıkçı Kürtler İran’ı bölmek istiyor” şeklinde okumak kadar, “Kürtler İran’ın içinde kalmak istiyor” diye okumak da yanlış. Asıl tartışma nasıl bir İran sorusu etrafında şekilleniyor.
İsrail’de Netanyahu’nun seçimden tamamen silinmesi yerine Likud’un güçlü kalıp Netanyahu’nun koalisyon kurmakta zorlanması kimi yorumcular tarafından öngörülüyor. Reuters’ın 29 Temmuz tarihli seçim analizinde de Netanyahu’nun kamuoyu desteğinin zayıfladığı, ancak muhalefet içerisindeki parçalanma nedeniyle herhangi bir rakibin iktidara giden kesin bir yolunun bulunmadığı belirtiliyordu.[13]
ABD’de ise Demokratların Temsilciler Meclisi’ni alma, Cumhuriyetçilerin Senato’yu küçük bir farkla koruma ihtimali daha yüksek görünüyor. Böyle bir tablo Trump’ı İran konusunda bir “zafer ve çıkış” aramaya iterken, İsrail’deki siyasi belirsizlik Netanyahu’nun savaştan çıkmasını zorlaştırabilir.
Bütün bu gelişmeler değerlendirildiğinde, İran rejiminin kısa vadede tamamen çökmesi çok olası görünmüyor. Daha olası senaryo, ağır biçimde zayıflamış ama hâlâ ayakta duran bir İran ve bunun ardından başlayacak diplomatik bir pazarlık. Ancak rejimin gerçekten çözülmeye başlaması halinde Kürtler açısından hesap bir anda değişir. Böylelikle Rojhilat’taki örgütlerin bugünkü “bekle ve kapasiteni koru” stratejisi, “siyasi boşluğu doldur” stratejisine dönüşebilir.
Türkiye’nin çözüm süreci tam da bu nedenle yalnızca Ankara ile PKK arasındaki bir iç politika dosyası değildir. İran’ın geleceği, Suriye’nin yeni düzeni, Irak Kürdistanı’nın konumu, ABD’nin bölgesel stratejisi ve Türkiye’nin kendi Kürt meselesini çözme biçimi birbirine bağlanmıştır.
Gelişmelerin ortaya koyduğu durum: 2026’nın Kürtler açısından en önemli gelişmesi dört ayrı ülkedeki Kürt meselesinin ilk defa aynı jeopolitik denklem içinde değerlendirilmek zorunda kalınması olacak.
Türkiye açısından ise asıl soru şu: Ortadoğu yeniden kurulurken Ankara, Kürtleri bu yeniden yapılanmanın tehdidi olarak mı görecek, yoksa Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırabilecek bir siyasi aktör olarak mı kabul edecek? Önümüzdeki dönemin kaderini belirleyecek olan ise bu soruya doğru cevap verebilmektir.
[1] https://www.rcsgs.org/publications/research/the-u-s-israel-iran-war-strategic-and-military-dynamics
[2] RAND Corporation Report, “U.S. Strategic Competition with China: Middle East Implications” (2023)
[3] https://odi.org/en/publications/pathways-to-civil-and-diplomatic-engagement-the-iranian-kurds
[4] Iran: U.S. Policy and Options (CRS Report, 2020-2021)
[5] Brookings Institution, “Pressure Without War: Trump’s Iran Policy” (2020)
[6] Reuters, “White House divided over how to end Iran war, and what ‘victory’ means” (2 March 2026)
[7] Reuters, “U.S. shifts focus to squeezing Iran’s economy as conflict enters sixth month” (3 September 2026)
[8] Reuters, “Polls show Israelis uncertain or negative about war’s outcome” (29 August 2026)
[9] INSS (Tel Aviv University), “Public Opinion Survey: Israeli Assessments of the Iran War” (1 July 2026)
[10] Reuters, “Trump approval falls as Americans question Iran war” (31 August 2026)
[11] https://en.walaw.press/country/democratic_concerns/GPWXSPP/articles/iranian_kurdish_parties_seek_unified_front_as_alliance_launches_amid_unrest
[12] https://www.chathamhouse.org/2026/03/kurdish-groups-iran-face-risky-dilemma-amid-unclear-us-endgame
[13] Reuters, “Israeli elections: how they work and who is in the race” (29 July 2026)
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.