Silahlı Çatışmanın Sonlanmasında Kaybeden Kim, Kazanan Kim?
Kürt hareketi silahlı mücadeleden çekilirken ortaya çıkacak yeni siyasal alanı nasıl dolduracak? Kendi toplumsal örgütlülüğünü güçlendirebilecek mi? Türkiye’nin demokratik güçleriyle geçmişte kurduğu stratejik ilişkileri yeni koşullarda yeniden üretebilecek mi? Yoksa devletin istediği gibi silahların ortadan kalktığı ama demokratik siyasetin alanının genişlemediği bir tablo mu ortaya çıkacak?
Kürt meselesinde yeni bir döneme giriliyor. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesi ve devam eden müzakere süreci yalnızca devlet ile Kürt hareketi arasındaki ilişkiyi değil, Türkiye’deki siyasal tartışmayı da yeniden şekillendiriyor. Bir tarafta silahların bırakılması yıllardır dile getirilen bir talebin gerçekleşmesi olarak görülürken, diğer tarafta bunun kimin işine yarayacağı, sonunda kimin kazanıp kimin kaybedeceği tartışılıyor.
Oysa silahlı mücadeleye başlamak da onu sona erdirmek de yalnızca bir tercih meselesi değildir. Silahlı mücadelenin başlatılması nasıl dönemin koşullarının bir sonucuysa, bugün silahlı mücadeleye son verilmesi de dönemin koşullarından bağımsız değildir. Kürt hareketinin bunu uzun zamandır tartıştığı biliniyor. On beş yıl önce Suriye’de yaşanan gelişmeler ise bu kararı bir süre erteledi. Şimdi yeni bir durumla karşı karşıyayız.
Ancak yaşanan tartışmalarda ilginç bir durum dikkat çekiyor. Silahlı mücadele başladığında buna karşı çıkan çevrelerin önemli bir bölümü, bugün silahlı mücadelenin sona ermesine de karşı çıkıyor. Elbette gerekçeler aynı değil. 1984’te, 12 Eylül rejiminin ardından “sivilleşmeye doğru gidilirken” başlatılan silahlı mücadelenin hem sivilleşmeye karşı olduğu hem de Kürtleri büyük bir yıkıma sürükleyeceği söyleniyordu. Bugün ise tartışma tersinden kuruluyor: Silahların bırakılmasıyla Kürt hareketinin tasfiye edileceği, Saray’ın güçleneceği ya da Kürtlerin ulusal taleplerinden vazgeçileceği ileri sürülüyor. Tabii tam olarak bu denilmiyor. “Değişen ne ve neden şimdi?” deniliyor.
Adına müzakere diyeceğimiz sürece kabaca üç farklı çevreden itiraz geliyor.
Birincisi Zafer Partisi ve İYİ Parti gibi ırkçı-milliyetçi çevrelerden geliyor. Bunların itirazı müzakerenin kendisinedir. Kürt hareketinin ve özellikle Öcalan’ın siyasal muhatap haline gelmesini başlı başına bir taviz ve meşruiyet kazandırma olarak görüyorlar.
İkinci itiraz Türkiye solunun ulusalcı kesimlerinden geliyor. Bu çevrelerin temel ölçüsü Saray karşıtlığıdır. Dolayısıyla Kürt hareketinin iktidarla yürüttüğü müzakere, çoğu zaman müzakerenin kendi içeriğinden önce Saray’ın bundan ne kazanacağı üzerinden değerlendiriliyor. Saray’ın işine yarayan bir sürecin Kürt hareketinin de içinde bulunduğu bir süreç olması, giderek iki taraf arasında siyasal bir yakınlaşmanın kanıtı gibi okunuyor.
Üçüncü itiraz ise kendisini “Kürdî” olarak tanımlayan kimi çevrelerden geliyor. Bu çevrelerin önemli bir bölümü geçmişten bugüne Kürt hareketinin izlediği çizginin hemen bütün aşamalarına karşı çıkmıştır. Bugün “işbirlikçilik”, “devletin adamı”, “devletin hareketi” gibi kavramlarla yürütülen tartışmanın benzeri 1984’te de vardı. O dönemde silahlı mücadelenin başlamasını “provokasyon” olarak değerlendiren bu çevrelerin önemli bir bölümü, bugün silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye geçişe de karşı çıkmaktadır.
Bağımsız devlet hedefinden vazgeçilmesini ve birlikte yaşam fikrini ulusal taleplerden geri çekilme olarak değerlendiriyorlar. Bölge halklarıyla ve Türkiye’nin demokrasi güçleriyle kurulacak ittifaklardan çok, uluslararası güç dengelerine ve özellikle ABD ile kurulacak ilişkilere ağırlık veren bir yaklaşımı savunuyorlar. Son dönemde İsrail’in bölgedeki konumu da bu tartışmanın bir parçası haline gelmiş durumda.
Ulusalcılık ve Kemalizm ile malul sol ile Kürt milliyetçi çevrelerin siyasal konumları birbirinden oldukça farklıdır. Sürece karşı çıkışları da aynı değildir. Fakat farklı yollardan ortak bir sonuca varıyorlar: Kürt hareketinin mevcut müzakere çizgisinin sonunda kazananın devlet ve Saray iktidarı olacağını düşünüyorlar.
Son günlerde büyüyen Alevi ve Yavuz Selim–İdris-i Bitlisî tartışması da bir yanıyla bu daha geniş siyasal tartışmanın bir parçası gibi görünüyor.
Alevilerin Yavuz Selim’e ilişkin tarihsel hafızası ve bunun yarattığı hassasiyet elbette gerçektir. Bakırhan’ın kullandığı bazı ifadelerin sorunlu olduğu da açıktır. Fakat bugün tartışma artık bunun ötesine geçmiş bulunuyor. Altan Tan’ın sözlerinden, Yavuz Selim–İdris-i Bitlisî referansından ve devam eden müzakere sürecinden hareketle Kürt hareketinin Alevilerden, sosyalistlerden ve demokratik kesimlerden uzaklaşarak başka bir siyasal hatta yöneldiği sonucu çıkarılmaya başlanıyor.
Oysa bugün böyle bir yön değişikliğinden söz etmeyi mümkün kılacak emareler yok. Kimi söylemlerden hareketle bu sonuca varmak sahici değildir.
Buna rağmen tartışma özellikle dijital platformlarda ısrarla köpürtülüyor. Bunun arkasında yalnızca Alevilik ya da tarihsel hafıza bulunmuyor. Asıl sorun devam eden müzakere sürecine ilişkin yaşanan siyasal ayrışmadır. Bildiriye imza atan veya sonrasında destek veren herkesin aynı siyasal düşüncede olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak tartışmada öne çıkan isimlerin ve çevrelerin önemli bir bölümünün sürece mesafeli olduğu biliniyor. Bu mesafenin önemli nedenlerinden biri, müzakere sürecinin Saray iktidarı ile sürdürülmesi ve son tahlilde Saray’ı güçlendirdiği düşüncesidir.
Bu kaygının bütünüyle temelsiz olduğunu söylemek mümkün değil.
Bugünkü tabloya baktığımızda müzakere sürecinin Saray’ın elini belli ölçüde rahatlattığı görülüyor. Türkiye’de silahlı çatışmanın sona ermesi iktidarın uzun yıllardır istediği bir sonuç. Ayrıca Suriye’de Ankara’nın istediği yönde gelişmeler yaşanıyor. Irak’ta Kürt hareketinin silahlı varlığının sona erdirilmesi yönündeki baskı güçleniyor. İran’daki gelişmeler de bölgesel dengeleri yeniden şekillendirirken, en azından şimdilik Türkiye’nin aleyhine görünmüyor. Bu nedenle iktidar rahat davranıyor. Demokratikleşme yönünde ciddi adımlar atmıyor. Aksine muhalefet üzerindeki baskılar, kayyım uygulamaları ve siyasal alanın daraltılması devam ediyor.
Dolayısıyla verili fotoğrafa bakıldığında Saray’ın süreçten yararlandığını söylemek yanlış olmaz.
Fakat sorun tam da burada başlıyor. Saray’ın süreçten yararlanması ile Kürt hareketinin Saray’ın siyasal projesine eklemlenmesi aynı şey değildir. Yaşanan tartışmalarda bu iki durum arasındaki mesafe görülmüyor.
Sanki Kürt hareketi devletin niyetini bilmiyormuş, iktidarın Kürt meselesini çözmek ve Türkiye’yi demokratikleştirmek istediğine inanıyormuş gibi bir tablo kuruluyor. “Kürtler yine kandırılıyor” deniliyor. Oysa Kürt hareketinin devletin ve iktidarın hesabını görmediğini düşünmek, “kandırılıyor” demek, Kürt hareketinin elli yıllık siyasal pratiğinden, yüz yıllık hafızasından bihaber olmak demektir.
Bu durumda başka bir soru gündeme geliyor: Kürt hareketi bütün bunları bildiği halde neden müzakereyi sürdürüyor?
Bu soruya cevap vermeden bugünkü süreci anlamak mümkün değil.
Silahlı mücadelenin ortaya çıktığı bölgesel ve uluslararası dünya artık yok. Devletlerin askeri ve teknolojik kapasitesindeki değişim, sınırların denetlenme biçimi ve bölgedeki yeni güç ilişkileri, klasik gerilla savaşının hareket alanını geçmişe göre önemli ölçüde daraltmış durumda.
Silahlı mücadelede ısrarın bugünkü koşullarda daha büyük kayıplara yol açabileceği değerlendiriliyor. Dolayısıyla müzakereyi, karşıdaki iktidara güvenmekten çok, mevcut güç ilişkileri içerisinde başka bir mücadele alanına geçme arayışı olarak okumak daha anlamlıdır. Bunun başarılı olup olmayacağı ise ayrı bir tartışma konusudur.
Buna benzer tartışmaları daha önce de yaşadık.
2013–2015 müzakere sürecinde Kürt hareketinin AKP ile işbirliği yaptığı, iktidara zaman kazandırdığı ve kendi tarihsel taleplerinden uzaklaştığı söylenmişti. Bugün eleştiri konusu yapılan bazı düşünsel referanslar da o zaman vardı. Demokratik ulus savunuluyor, bağımsız ulus-devlet hedefi reddediliyordu. İdris-i Bitlisî’ye ilişkin tarihsel göndermeler yapılmıştı. Medine Sözleşmesi referansı verilmişti. Bugün eleştirilen bu referanslar o zaman da tartışma konusu olmuştu.
Ama aynı dönemde başka bir şey daha oluyordu. Kürt hareketinin Türkiye sosyalistleriyle, Alevilerle, kadın hareketiyle, Ermenilerle, Süryanilerle ve farklı demokratik toplumsal kesimlerle stratejik birlikteliği savunuluyordu. HDK bu anlayışın önemli sonuçlarından biri oldu; ardından HDP ortaya çıktı.
Sonrasını biliyoruz. HDP yalnızca Kürt illerinde değil Türkiye’nin batısında da önemli bir siyasal güç haline geldi. Suriye’de Rojava bambaşka bir çizgi izledi. Bu çizgi Kürt meselesine bölgesel ve uluslararası ölçekte yeni bir görünürlük kazandırdı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde HDP yüzde 13’ü aşarken AKP tek başına hükümet kuracak Meclis çoğunluğunu kaybetti.
Yani başlangıçta AKP’nin işine yaradığı düşünülen bir süreç, birkaç yıl içerisinde başlangıçta öngörülmeyen siyasal sonuçlar üretti.
Bunu hatırlatmak, bugün de aynı şeylerin yaşanacağını söylemek değildir. Çünkü bugün başka bir zamandayız. Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta ve İran’da güç dengeleri 2013’teki gibi değil. Rusya’nın bölgedeki nüfuzu önemli ölçüde zayıflarken ABD’nin bölgesel öncelikleri, Suriye’nin durumu ve İran’ın konumu da değişmiş durumda. Kürt hareketinin koşulları da aynı değil. Dolayısıyla 2013–2015 deneyiminden bugüne düz bir çizgi çekmek mümkün değildir.
Fakat o deneyim bize önemli bir şeyi gösteriyor: Bir müzakere sürecinin başlangıcındaki güç dengesi, sürecin sonunda ortaya çıkacak güç dengesini tek başına belirlemez.
Bugün Saray avantajlı görünüyor. Ama bunun devam edeceğine dair bir garanti yok. Aynı şekilde Kürt hareketinin bu süreçten daha güçlü çıkacağını da bugünden söyleyemeyiz. Bunu belirleyecek olan yalnızca masada ne konuşulduğu değil, silahlı çatışmanın sona ermesiyle açılabilecek siyasal alanın nasıl değerlendirileceğidir.
Belki de asıl tartışılması gereken mesele budur.
Kürt hareketi silahlı mücadeleden çekilirken ortaya çıkacak yeni siyasal alanı nasıl dolduracak? Kendi toplumsal örgütlülüğünü güçlendirebilecek mi? Türkiye’nin demokratik güçleriyle geçmişte kurduğu stratejik ilişkileri yeni koşullarda yeniden üretebilecek mi? Yoksa devletin istediği gibi silahların ortadan kalktığı ama demokratik siyasetin alanının genişlemediği bir tablo mu ortaya çıkacak?
Bu nedenle Kürt hareketinin gelecekteki yönünü Yavuz Selim–İdris-i Bitlisî ilişkisine yapılan bir göndermeden, Altan Tan’ın Alevilik anlayışından ya da birkaç kişinin açıklamasından çıkarmak yerine önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak programa, toplumsal ittifaklara ve siyasal pratiğe bakmak gerekiyor.
Alevilerin tarihsel hafızası gerçektir ve saygıyı hak etmektedir. Saray’ın bugünkü süreçten yararlandığı da görmezden gelinemez. Fakat bu iki gerçekten hareketle henüz gerçekleşmemiş üçüncü bir sonucu, Kürt hareketinin Alevilerden ve demokratik güçlerden uzaklaşarak Saray’ın siyasal projesine yaklaştığını, olmuş bitmiş bir gerçeklik gibi ilan etmek başka bir şeydir.
Başlıktaki soruya dönersek: Silahlı çatışmanın sona ermesinde kazanan kim, kaybeden kim?
Bugünkü fotoğraf bize kimin avantajlı olduğunu gösterebilir. Ama henüz kimin kazandığını göstermez. Çünkü siyasal mücadelede sonuç, yalnızca bir tarafın elindeki araçlardan vazgeçmesiyle değil, onun yerine ne koyabildiğiyle de belirlenir.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.