Siyasal Kriminalizasyon Genişlerken Adli Mahpusu Yeniden Düşünmek: Bir Toplumsal Karşılaşma Alanı Olarak Hapishane
Adli mahpusla karşılaşmanın politik değeri, kolayca özdeşleşilebilecek yeni bir masum özne keşfetmekten değil, özdeşleşmenin zor olduğu yerde de insanı, toplumu ve cezayı politik olarak düşünebilmekten geliyor.
Bu yazının seslendirmesi
Türkiye’de hapishane söz konusu olduğunda solun bakışı tarihsel olarak büyük ölçüde siyasi mahpuslara yönelmiştir. Bunun güçlü nedenleri vardır. 12 Eylül cezaevlerinden Diyarbakır’a, Metris’e, F tiplerine, ölüm oruçlarına ve tecride kadar hapishane, devletin siyasal muhalefete yönelttiği şiddetin en görünür mekânlarından biri olmuş; siyasi mahpusların uğradığı hak ihlallerini teşhir etmek ve onlarla dayanışmak Türkiye solunun önemli tarihsel birikimlerinden birini oluşturmuştur. Bugün bu duyarlılığın önemi azalmıyor; aksine siyasal kriminalizasyonun kapsamı genişledikçe daha da artıyor. Zira öğrencilerden gazetecilere, avukatlardan akademisyenlere, hak savunucularından seçilmiş siyasetçilere kadar giderek daha geniş ve toplumsal olarak daha çeşitli kesimler tutuklulukla doğrudan karşılaşıyor. Fakat hapishanenin esas olarak siyasi mahpus üzerinden politikleştirilmesinin başka bir sonucu daha var: adli mahpus, solun politik düşüncesinin büyük ölçüde dışında kalıyor. Siyasi mahpus söz konusu olduğunda “neden içeride?” sorusu kritik bir soruya dönüşürken, adli mahpus söz konusu olduğunda çoğu zaman suçun adı cevabın kendisi haline geliyor. Böylece hapishanenin kendisinden çok, yanlış insanların hapishaneye konulması sorun haline gelebiliyor.
Siyasal kriminalizasyonun bugün genişlemesi tam da bu nedenle beklenmedik bir politik imkân yaratabilir. Bu genişleme yalnızca daha fazla insanın siyasi nedenlerle hapishaneye girmesi anlamına gelmiyor. Mahpus yakınları da ceza infaz sisteminin gündelik dünyasına çekiliyor. Cezaevi kapıları, açık ve kapalı görüşler, hastane sevkleri, nakiller ve cezaevi bürokrasisi daha geniş toplumsal kesimlerin hayatına giriyor. Hapishane yalnızca “başkalarının” uğradığı devlet şiddetinin uzaktaki mekânı olmaktan çıkıyor; daha fazla insan için doğrudan deneyimlenen bir toplumsal dünyaya dönüşüyor.
Bu karşılaşmanın önemi siyasi mahpus ile adli mahpus arasındaki farkı silmesinde değil; bu farkın nasıl ahlaki bir sınıra dönüşebildiğini görünür kılmasında yatıyor. Siyasal muhalefetin hapishane aracılığıyla bastırılması özgül bir devlet şiddeti pratiğidir ve bu özgüllüğü vurgulamaktan vazgeçmemek gerek. Ancak siyasi mahpusların “biz haksız yere buradayız” itirazı, adli mahpuslar söz konusu olduğunda bazen sessizliğe ya da “onlar burada olmayı hak ediyor” önermesine dönüşebiliyor; böylece siyasi/adli ayrımı, hapishaneyi kimin hak ettiği sorusuna dönüşebiliyor. Siyasal kriminalizasyonun genişlemesi tam da bu sınırı sorgulanabilir hale getirebilir. Hapishaneyle doğrudan ilişki kuran siyasi mahpuslar ve yakınları, kendi uğradıkları haksızlıktan hareketle adli mahpuslara ve kapatma rejiminin bütününe bakışlarını genişletebilir; ancak adli mahpuslar karşısındaki mesafelerini daha da sertleştirmeleri de mümkün. Dolayısıyla politik imkân karşılaşmanın kendisinde değil, karşılaşmanın “kim hapishaneyi hak eder?” sorusunu yeniden düşünmeye açıp açmamasında yatıyor.
Üçüncü sayfa siyaseti ve görünürlük rejiminin dönüşümü
Adli mahpusun politik düşüncenin dışında kalmasını onun görünmez olmasıyla açıklamak yeterli değil. “Üçüncü sayfa siyaseti”ni de yalnızca bazı suçların gazetelerin üçüncü sayfalarına sıkıştırılması anlamında düşünmemek gerekiyor. Bugün özellikle çocuklara ve kadınlara yönelik bazı ağır şiddet olayları tam tersine olağanüstü görünür hale gelebiliyor. Narin Güran cinayeti gibi olaylar aylarca ülkenin ana gündemlerinden biri olabiliyor; televizyon programlarından sosyal medyaya kadar kamusal tartışma olayın her yeni ayrıntısına yoğunlaşabiliyor. Burada belirleyici olan failin kim olduğundan çok, olayın hangi biçimde kamusal bir anlatıya dönüştürüldüğü. Dolayısıyla mesele görünürlük ile görünmezlik arasındaki basit karşıtlık değil, neyin hangi biçimde görünür kılındığı.
“Üçüncü sayfa siyaseti” bu anlamda dönüşüyor. Bazı vakalar birkaç gün içinde unutuluyor; bazıları ise aşırı görünürleşerek ulusal bir ahlaki dramaya dönüşüyor. Kim yalan söyledi, hangi yeni delil bulundu gibi vaka içi ayrıntılar günlerce izlenebiliyor. Mağdurun masumiyeti, failin kötülüğü, ailenin sırları ve soruşturmanın polisiye ayrıntıları anlatının merkezine yerleşirken, olayı mümkün kılan toplumsal ilişkiler geri planda kalabiliyor. Görünürlük bu nedenle kendiliğinden politikleşme anlamına gelmiyor; aşırı görünürlük bazen yapısal olanı tekil vakanın ayrıntıları içinde görünmezleştirebiliyor.

Devletin bu görünürlük rejimi içindeki konumu da her vakada aynı değil. Uyuşturucu ve organize suçun üçüncü sayfadan birinci sayfaya taşınması, güvenlik aygıtının kapasite gösterisiyle iç içe geçiyor. Çocuk ve kadın cinayetleri gibi büyük toplumsal infial yaratan vakalarda ise devlet toplumun ortak ahlaki öfkesini temsil eden otorite olarak kurulabiliyor. Elbette bu görünürlüğü her zaman devlet üretmiyor. Bazı vakaların unutulmaması tam tersine ailelerin, kadın hareketinin, hak örgütlerinin ve gazetecilerin ısrarlı mücadelesinin sonucu. Aynı görünürlük devletin ihmalini açığa çıkarmanın da aracı olabiliyor. Dolayısıyla adli suç etrafındaki görünürlük aynı zamanda politik bir mücadele alanı.
Bununla birlikte devlet çoğu durumda “bu nasıl mümkün oldu?” sorusunu “fail tutuklandı mı, kaç yıl ceza aldı?” sorusuna çevirebiliyor. Devlet, ortaya çıkmasını engelleyemediği zararın ardından cezalandırmanın başlıca öznesi olarak sahneye çıkıyor. Fail yakalanıp ağır cezaya mahkûm edildiğinde anlatının doğal kapanışına ulaşıldığı duygusu oluşuyor. Bu nedenle birkaç sütunda unutulan üçüncü sayfa vakası ile haftalarca ülkenin gündeminden inmeyen vaka düşündüğümüz kadar farklı olmayabilir. Birinde olay hızla bireysel patolojiye havale edilip unutuluyor; diğerinde aynı bireyselleştirme olağanüstü bir görünürlük içinde gerçekleşiyor. Fail ile toplum arasındaki bağ kesiliyor; suçu mümkün kılan iktidar ilişkileri görünmezleşiyor. Adli failin hapishane dışındaki aşırı görünürlüğü ile içerideki görünmezliği böylece birbirini tamamlayabiliyor. Fail, vaka kamusallaştığında aylarca kamusal gözün merkezinde olabilir; fakat hapishane kapısı kapandığında mesele de kapanıyor. Cezalandırıcı anlatı açısından hapishane sorunun başladığı değil, çözüldüğü yer haline geliyor. Oysa adli mahpusu politik düşüncenin konusu yapmak tam da bu kapanışı bozmayı gerektiriyor. Bir olayın kamusal alanda nasıl temsil edildiği ile o olayın failini nasıl düşüneceğimiz elbette aynı soru değil. Fakat cezalandırıcı anlatı bu iki soruyu birbirine bağlama eğiliminde: suçun adı giderek failin bütün kimliği haline geliyor. Hapishane kapısı kapandığında kamusal anlatı yalnızca olayın toplumsal nedenleriyle değil, artık “suçlu” kimliğine indirgenmiş insanla da ilgilenmeyi bırakıyor.
Adli mahpusu suçun adına indirgememek
“Adli mahpus” kategorisinin kendisi son derece heterojen bir nüfusu tek bir hukuki başlık altında topluyor. Mülkiyet suçlarından cinayete, aile içi şiddetten ağır cinsel suçlara kadar birbirinden çok farklı eylemler bu kategorinin içinde bulunuyor. Bu insanların toplumsal konumları, yaşam öyküleri, suçla ilişkileri birbirinden büyük ölçüde farklılaşıyor. Bu heterojenlik önemli, çünkü “adli mahpus” dediğimiz anda zihnimizde kolayca tek bir toplumsal tipoloji oluşabiliyor. Bu tipoloji çoğu zaman yoksul, eğitimsiz, şiddete yakın, kültürel olarak “başka” ve ahlaken kuşkulu bir figür. Oysa suç ile alt sınıf arasındaki bu doğal kabul edilen bağın kendisi tarihsel ve ideolojik olarak kuruluyor.
Edwin H. Sutherland’ın Beyaz Yakalı Suç’ta (1949) yaptığı müdahale bu nedenle hâlâ önem taşıyor. Sutherland, suçun alt sınıf hayatıyla özdeşleştirilemeyeceğini; yüksek toplumsal statü ve mesleki saygınlığın da ağır zarar üretiminin dışında olmadığını gösteriyor. Buradaki mesele yalnızca “zenginler de suç işler” demek değil. Sınıfsal konum, hangi zararların suç olarak adlandırıldığını, hangilerinin normal ekonomik faaliyet veya kurumsal karar biçiminde görünmezleştiğini, kimlerin kolaylıkla “suçlu” kimliğiyle özdeşleştirildiğini ve kimlerin verdiği zararın fail kimliğine dönüşmeden kalabildiğini de etkiliyor.
Fakat yapısal açıklama da tek başına yetmiyor. İnsanlar gerçekten başkalarına ağır zararlar verebiliyor. Failin kendisinin ağır yoksunluklardan geçmiş olması verilen zararı ortadan kaldırmıyor. Ağır suç failini “insanlık dışı” ilan etmenin ideolojik işlevlerinden biri tam burada ortaya çıkıyor. Bu ifade işlenen fiilin ağırlığını en güçlü biçimde mahkûm ediyor gibi görünürken fail ile toplum arasındaki bağı da koparıyor. Eğer karşımızdaki gerçekten insanlığın dışındaki bir varlıksa onun eyleminin bizim toplumsal ilişkilerimiz hakkında söyleyeceği pek bir şey kalmıyor. Toplum faili kendi dışına atarak kendi erkeklik biçimleriyle, aile yapılarıyla, bakım krizleriyle yüzleşmekten kurtulabiliyor.
Adli mahpusu insan olarak görmek bu nedenle onu aklamak anlamına gelmiyor. Tam tersine verdiği zararı, maruz kaldığı zararları ve içinde biçimlendiği toplumsal ilişkileri aynı anda görebilmeyi gerektiriyor. Politik güçlük de zaten burada: siyasi mahpusla dayanışmada olduğu gibi kolayca özdeşleşebildiğimiz haksızlığa uğramış bir özneyle değil, bazen bize son derece uzak gelen ve gerçekten ağır zarar vermiş biriyle karşı karşıya kalıyoruz. Bu güçlük yalnızca failin eylemini nasıl anlamlandıracağımızla sınırlı değil; onunla hangi toplumsal konumdan karşılaştığımızı ve bu karşılaşmanın hangi sınıfsal mesafeleri açığa çıkardığını da düşünmeyi gerektiriyor.
Karşılaşmama ayrıcalığı
Hapishane dünyasındaki toplumsal karşılaşmaların önemli boyutlarından biri sınıfsal. Ancak bu sınıfsal ayrım siyasi/adli ayrımına denk düşmüyor. Siyasi mahpuslar da adli mahpuslar da, onların yakınları da kendi içlerinde sınıfsal olarak heterojen. Burada mesele bir mahpus kategorisinin başka bir sınıfa ait olması değil; farklı sınıfsal konumlardan gelen insanların gündelik hayatta sahip oldukları karşılaşma imkânlarının ve zorunluluklarının birbirinden farklı olması. Orta ve üst sınıfların önemli ayrıcalıklarından biri, kimlerle karşılaşacaklarını ve kimlerle karşılaşmayacaklarını büyük ölçüde belirleyebilmeleri. Kapitalist kent, sınıfları yalnızca farklı mahallelere dağıtmıyor; gündelik karşılaşmaları da örgütlüyor. Özel okul, özel hastane, güvenlikli site, farklı alışveriş ve tatil mekânları toplumsal dünyaları birbirinden ayırıyor. Alt sınıflarla temas olduğunda ise bu temas çoğu zaman bakıcı, temizlikçi, kurye, garson, güvenlik görevlisi veya şoför gibi önceden tanımlanmış hiyerarşik hizmet ilişkileri içinde gerçekleşiyor. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda (1845) Manchester üzerine yaptığı çözümleme bu mekanizmanın erken bir ifadesini sunuyor: burjuva kentin içinden geçebiliyor, fakat işçi sınıfının yaşadığı sefaletle gerçekten karşılaşmak zorunda kalmayacağı biçimde hareket edebiliyor.
Bugünkü orta ve üst sınıf hayatının “sterilliği” de bu karşılaşmama imkânına dayanıyor. Yoksulluk hakkında çok şey bilmek, eşitsizlik üzerine radikal politik görüşler savunmak mümkün; bütün bunlar yoksullarla aynı gündelik toplumsal ortamda bulunmadan da yapılabiliyor. Politik duyarlılık ile gündelik toplumsal temas arasında zorunlu bir ilişki yok. Üstelik karşılaşmama ayrıcalığı yalnızca sınıfsal hatlarda işlemiyor. Sınıf; etniklik, göçmenlik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim farklılıklarıyla kesişiyor. Kürtlerle, Romanlarla, göçmenlerle, translarla, seks işçileriyle ya da başka biçimlerde damgalanmış toplumsal kesimlerle kimlerin hangi koşullarda karşılaştığı da büyük ölçüde mekânsal ve sınıfsal olarak örgütleniyor. Dolayısıyla karşılaşmama ayrıcalığı, farklı toplumsal dünyaları gündelik hayatın dışında tutabilme imkânı anlamına geliyor.
Hapishane ve onun çevresinde oluşan toplumsal dünya bu filtrelerin bir bölümünü bozabiliyor. Mahpuslar ve mahpus yakınları, koğuşlardan cezaevi kapılarına kadar, dışarıdaki hayatlarında pek az temas edebilecekleri insanlarla aynı mekânları ve süreçleri paylaşabiliyor. Burada belirleyici olan kişinin siyasi ya da adli mahpus olması değil; hapishanenin, dışarıda büyük ölçüde birbirinden ayrıştırılmış toplumsal konumları zorunlu bir yakınlığın içine sokabilmesi. Fakat fiziksel yakınlık toplumsal mesafeyi kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Sınıfsal ve kültürel hiyerarşiler hapishane kapısından geçerken çözülmediği gibi, karşılaşma sırasında yeniden kurulabiliyor. Daha ayrıcalıklı bir toplumsal konumdan gelen kişi karşısındaki insanı eşit bir toplumsal özne olarak değil, “başka bir dünyanın” temsilcisi olarak görebiliyor. Konuşma biçimi, bedeni, cinselliği, dini veya doğaüstü inançları, aile ilişkileri, sevgililikleri ve kavgaları gözlemlenecek özelliklere dönüşüyor. Karşılaşma anlamaya değil seyretmeye açılabiliyor.
Bu bakışın önemli bir özelliği, gözlemlenen insanı aşırı görünür hale getirirken gözlemleyeni görünmez bırakması. “Onlar böyle konuşuyor”, “şuna inanıyor” denirken gözlemleyen kişinin kendi hayat tarzı açıklama gerektirmeyen norm olarak kalıyor; karşısındaki hayat ise açıklanması gereken farklılığa dönüşüyor. Böylece karşılaşma, toplumsal mesafeyi ortadan kaldırmak yerine onu başka bir düzeyde yeniden üretebiliyor. Sınıfsal ahlakın ikili standartları da burada görünür hale geliyor. Alt sınıfların doğaüstü inançları kolaylıkla “cehalet” diye adlandırılırken orta sınıfları+n spiritüel pratikleri başka bir kültürel sözlük içinde normalleşebiliyor. Alt sınıfların beden ve cinsellik hakkında doğrudan konuşması bayağılık olarak görülürken orta sınıfların benzer meseleleri farklı estetik diller aracılığıyla konuşması meşru kabul edilebiliyor. Alt sınıfın açık kavgası hemen şiddet olarak tanınırken daha ayrıcalıklı çevrelerin sembolik saldırganlığı çok daha kolay görünmezleşebiliyor. Burada hangi toplumsal farklılıkların hangi mekanizmalarla ahlaki üstünlük göstergesine dönüştürüldüğünü sormak gerekiyor. Toplumsal karşılaşmanın politikleşmesi bu nedenle yalnızca daha önce görmediğimiz insanları görmekle gerçekleşmiyor. Bakışın nesnesi kadar bakışın kendisini de politik düşüncenin konusu yapmak gerekiyor. Hapishane karşılaşmama ayrıcalığını kısmen bozabiliyor; fakat sınıfsal hiyerarşileri ve ayrıcalıklı bakışı kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

Adli mahpusa yakından bakmak
Adli mahpusu görünür kılmak tam da bu nedenle kolay değil. Zeki Bayhan’ın Dipnot Yayınevi’nden yeni çıkan Kapatılmışların Dünyasından: Yüzleşmeler, Sesler, Algılar (2026) kitabının önemli yanı burada ortaya çıkıyor. Bayhan uzun siyasi mahpusluk deneyiminden hareket ederken hapishaneyi dışarıdaki toplumdan ontolojik olarak ayrı bir dünya biçiminde kurmuyor. Hapishane bir “kapalı kutu” olarak işliyor: duvarlar yalnızca insanların dışarı çıkmasını engellemiyor, içeride yaşananları da toplumun bakışından uzaklaştırıyor. Fakat duvarın iki tarafındaki toplumsal ilişkiler birbirinden kopmuyor. Cinsiyetçilik, sömürü, aile içi şiddet, gündelik zorbalık, başkasını araçsallaştırma, bakım, bağımlılık, dayanışma ve ekonomik güç ilişkileri hapishanede ortaya çıkmıyor; dışarıdaki toplumda üretilen ilişkiler kapatma koşullarında yoğunlaşıyor ve yeniden örgütleniyor.
Bu nedenle adli mahpusun dünyasına yakından bakıldığında yalnızca devletin mağdur ettiği insanlar görülmüyor. Mahpusların birbirlerine zarar verebildiği, ekonomik ve sosyal ağların içeride de eşitsizlik ürettiği, zorbalığın ve şiddetin kapatma koşullarında yeni biçimler aldığı da görülüyor. İnsanların bulundukları ortamdan çıkma, ilişkiyi kesme ve karşısındakinden uzaklaşma imkânlarının ortadan kaldırılması bu ilişkilerin sonuçlarını daha da ağırlaştırıyor. Hapishane dışarıdaki hiyerarşileri temizleyen bir yer olmadığı gibi, alt sınıf hayatı da kendiliğinden dayanışmacı bir dünya oluşturmuyor.
Adli mahpusu politik olarak düşünmenin güçlüğü de burada yatıyor. Onu görünür kılmak “aslında hepsi sistemin mağduru” demek olmadığı gibi, ağır zararları hafifletmeyi de gerektirmiyor. Adli mahpusun hayatında mağduriyet ile faillik, bakım ile sömürü, dayanışma ile zorbalık, sevgi ile şiddet yan yana bulunabiliyor. Bu çelişkiler onun insan oluşunun parçası. Adli mahpusu üçüncü sayfanın grotesk figürü olmaktan çıkarmak da ancak bu çelişkileri taşıyabildiğimiz ölçüde mümkün hale geliyor. Burada “yakından bakmak” ile egzotikleştirmek arasındaki ayrım belirleyici. Egzotik bakış farklılığı toplumsal ilişkilerinden koparıp sergiliyor; yakından bakmak ise kişinin hayatını mümkün kılan ilişkileri, bağımlılıkları, seçimleri, verdiği zararları ve maruz kaldığı zararları birlikte anlamaya çalışıyor.
Masumiyet şartı olmayan bir hapishane eleştirisi
Hapishane eleştirisinin belki de en önemli eşiği burada bulunuyor. Siyasi mahpusla dayanışmanın güçlü ahlaki zemini çoğu zaman masumiyet ya da haksız kriminalizasyon iddiasından geliyor: bu kişi burada olmamalı. Bu iddia siyasi kriminalizasyon karşısında vazgeçilmez önem taşıyor. Fakat hapishane eleştirisi burada durduğunda ceza rejiminin kendisinden çok kimin bu rejime tabi tutulmasının yanlış olduğu tartışılıyor.
Angela Davis’in Hapishaneler Miadını Doldurdu mu? (2003) kitabındaki hapishane eleştirisinin zorlayıcı yanı tam da burada ortaya çıkıyor. Hapishaneyi eleştirmek için bütün mahpusların masum olduğunu varsaymak gerekmiyor. Soru, gerçekten ağır zarar vermiş bir insan söz konusu olduğunda bile kapatmanın bu zarara ne yaptığı. Kapatma mağdurun uğradığı zararı geri almıyor; failin davranışını ve bu davranışı mümkün kılan ilişkileri dönüştürmeyi esas alan bir mekanizma da sunmuyor. Esas olarak faili toplumun görüş alanından çıkarıyor. Bu nedenle hapishane eleştirisi en kolay örnekten, yani haksız kriminalizasyonu açıkça görülebilen siyasi mahpustan değil, en zor örnekten de geçmek zorunda: gerçekten ağır zarar vermiş bir adli mahpusla ne yapıyoruz? Mağdurun güvenliği nasıl sağlanıyor? Fail verdiği zararın sorumluluğunu nasıl üstleniyor? Zararın mümkün olduğu ölçüde onarılması nasıl sağlanıyor? Aynı kişinin yeniden zarar vermesi nasıl engelleniyor? Benzer zararları üreten toplumsal ilişkiler nasıl dönüştürülüyor? Hapishane bütün bu farklı sorulara tek bir kurumsal cevap veriyor: kapatma.
Burada kapatmanın birbiriyle farklı yönlerde işleyen cezalandırıcı biçimleri ortaya çıkıyor. Özellikle adli koğuşlarda insanların içinde bulundukları ortamı terk etme imkânlarının ortadan kaldırılması, enformel hiyerarşilerin ve mahpuslar arasındaki zorbalığın etkisini ağırlaştırabiliyor. Bunun neredeyse karşı ucunda ise insanın başkalarıyla ilişkisinin sınırlandırılması, yalnızlaştırılması ve hücre yoluyla tecrit edilmesi var; bu da siyasi mahpusların doğrudan maruz kaldığı ceza rejiminin önemli bir parçası. Fakat bunlar birbirinden bütünüyle ayrı iki ceza dünyası oluşturmuyor. Kurumun cezalandırıcı pratikleri siyasi ve adli mahpusları içine alan ortak bir ceza rejimi kurarken, bu rejimin etkileri koğuşların kendi toplumsal ilişkileri içinde farklılaşıyor. Adli koğuşlarda devletin görmezden gelebildiği enformel şiddet ve hiyerarşiler kapatmanın baskısını ağırlaştırabilirken, siyasi koğuşlarda kolektif ve örgütsel dayanışma bunun etkilerini kısmen sınırlayabiliyor. Siyasi mahpus olmak böylece ceza rejiminin dışında kalmak değil, onun karşısında daha güçlü kolektif dayanışma imkânlarına sahip olabilmek anlamına geliyor. Hapishane karşıtı bir politika da kurumun cezalandırıcı pratikleri ile kapatma koşullarının ürettiği ya da ağırlaştırdığı bu enformel tahakküm biçimlerini birbirinden ayırmadan karşısına almak zorunda.
Ceza rejiminin ortaklığı mahpusun kendisiyle de sınırlı değil; ceza onun yakınlarının hayatına doğru yayılıyor. Bu süreçte, mahpus yakınları kendileri hukuken hapsedilmiş olmasalar da cezaevi kurumunun disiplinine tabi hale geliyor. Açık ve kapalı görüşlerden aramalara, uzun yolculuklardan beklemelere, cezaevi bürokrasisinden ekonomik ve duygusal yüklere kadar ceza infaz sistemi mahpusun çevresindeki insanların hayatına da nüfuz ediyor. Siyasi ya da adli ayrımı bu yayılmayı ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle hapishane eleştirisi yalnızca kimin hapsedilmesinin haksız olduğunu değil, cezanın mahpustan ailesine ve toplumsal çevresine doğru genişleyen bu yapısını da sorgulamak zorunda.
Bu nedenle adli mahpusla karşılaşmanın politik değeri, kolayca özdeşleşilebilecek yeni bir masum özne keşfetmekten değil, özdeşleşmenin zor olduğu yerde de insanı, toplumu ve cezayı politik olarak düşünebilmekten geliyor. Siyasal kriminalizasyonun genişlediği bugünkü momentin açtığı imkân da “biz hapishanede olmamalıyız” itirazından vazgeçmekte değil, bu itirazı “peki neden onların burada olması bize bu kadar doğal geliyor?” sorusuna doğru genişletmekte yatıyor.
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.