Tanrı, Adem ve Kürtçe Eğitim
İnsanlara göre Tanrı, Adem ile hangi dilde konuştu? Tüm Ortaçağ boyunca, hatta öncesinde, bu dilin İbranice olduğuna inanıldı ancak “Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı” adlı kitabında Umberto Eco’ya göre Kitab-Mukaddes’te böyle bir ifade yok. Yine de kilise buna inandı çünkü diğer diller, barbarların dilleriydi. Ne var ki Yeniçağla birlikte, bilhassa matbaanın gelişimi sonucu artan anadilinde kitap basımı, yerel dilde eğitim/konuşma ve Latince’nin “lingua franca” (ortak/egemen dil) etkisinin zayıflamasıyla birlikte her ulusal topluluk, Tanrının olsa olsa kendi dillerinde Adem’le konuşmuş olabileceğine inandı.
Bu yazının seslendirmesi
Tanrı, Adem ile hangi dilde konuştu?
Umberto Eco’ya göre Tanrıyı hiçe saymanın bir sonucu olan Babil Kulesi’nin inşasından önce Adem, Tanrıyla kusursuz bir dille konuşuyordu. Ancak sonrasında insanların Tanrıya ulaşmak amacıyla giriştikleri Babil Kulesi inşaatı sonucu bu kusursuz dil ortadan kalkar zira Tanrı, “tek dil” konuşan insanlara, kendisine ulaşma amacı güden kule inşaatının yarattığı kibirlerinden dolayı kızar ve onları birbirlerini anlamaz kılar, dil karmaşası (Confusio linguarum) yaratıp cezalandırır. Böylece bir iletişim problemi ortaya çıkar. Sanki bu ilahi cezalandırmayla ortaya dilsel çeşitliliğin çıktığı düşünülebilir ama değil. Burada mesele, farklılığın ontolojik olarak kendini var etmesi değil, ilahi kararla insanlığın dil ve iletişim kaynaklı anlaşmazlık düzeyinde bölünmesidir. Anlaşamamak, iletişim kaybına yol açar ancak tabii bu bir hikaye veya mitolojik anlatı. Yine de hoş bir anlatı, hiç olmazsa Tanrı’nın ilahi katta çokdilli olmayı doğal gördüğü ileri sürülebilir.
Sorumuza geri dönelim: İnsanlara göre Tanrı, Adem ile hangi dilde konuştu? Tüm Ortaçağ boyunca, hatta öncesinde, bu dilin İbranice olduğuna inanıldı ancak “Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı” adlı kitabında Umberto Eco’ya göre Kitab-Mukaddes’te böyle bir ifade yok. Yine de kilise buna inandı çünkü diğer diller, barbarların dilleriydi. Ne var ki Yeniçağla birlikte, bilhassa matbaanın gelişimi sonucu artan anadilinde kitap basımı, yerel dilde eğitim/konuşma ve Latince’nin “lingua franca” (ortak/egemen dil) etkisinin zayıflamasıyla birlikte her ulusal topluluk, Tanrının olsa olsa kendi dillerinde Adem’le konuşmuş olabileceğine inandı. İrlandalılar, İsveçliler, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler ve diğer pek çok topluluk, bu dil konusunda ilahi tekel kurma iddiasında bulunmada ölçüyü kaçırınca filozof Leibniz de, en sonunda bu durumla dalga geçip ilgili herkesi şöyle uyarıp “… günün birinde Avrupalılar gibi bilgili hale gelirlerse Türklerle Tatarların, kolaylıkla dillerini tüm insanlığın anadillerini konumuna getirecek bir yöntem bulacaklarını belirterek sözlerini bağlıyordu.” (s. 107, çev. Kemal Atakay, Afa Yayınları, 1995) Ancak aynı Leibniz, çeşitli Almanca lehçelerini inceledikten sonra Germen dilinin ilk dil olarak görülebileceği sonucuna vardı. Tabii burada kutsallık, saflık, kusursuzluk, eskilik, özgünlük, köklülük, zenginlik gibi iddialar, tüm ulusların kendi dillerinde içkin olarak bulunduğuna inandıkları özlerdi. Bu öz yarışı sonucu, Avrupalı uluslar, Latinceyi giderek dar, sınırlı ve elit din, saray (aristokrasi) ve akademi çevrelerine bırakıp kendi yerel dillerini konuşmaya ve geliştirmeye başladılar. Ve bu ulusal dil anlayışı, ulusların, Babil Kulesi hikayesi sonrası ortaya çıkan dilsel çoğulluğa karşı Tanrının Adem ile konuşurken kullandığı “kaybedilmiş kusursuz dil”in kendi dilleri olduğuna inanmalarına yol açtı. Adem’in Tanrıyla konuştuğu dili yeniden bulma çabası, ilahi görevi zamanla seküler bir misyona dönüştürerek milliyetçiliğe yol açtı. Dile ilişkin milliyetçi varsayımlar, Eco’ya göre, büyük Avrupa devletlerinin kesin bir biçim aldıkları ve kıtada üstünlük sorununun ortaya çıktığı 17. ve 18. yüzyılların tipik varsayımlarıydı. Sonrasında dillere ilişkin ilahi tezler önemini kaybederken siyasal hayatta her ulus kendi misyonlarını kurmaya başladı.
Dil iddiası, kimlik iddiasıdır. Avrupalılar, sömürgeleştirme süreçlerinde karşılaştıkları yerel halkların dillerini dil saymayıp aşağılasalar da bir süre sonra misyoner rahipler, ilk kültürel antropologlar olarak bu yerel dilleri öğrenip hristiyanlaştırma çalışmalarında iletişimi kolaylaştırma görevine soyundular. Hristiyan misyonerlik üzerinden sömürgeleştirme ile kusursuz dili bulma iddiaları eş zamanlı gelişti. Bir seküler görev olan sömürgeleştirme ile ilahi bir misyon biçilen Tanrıya yaraşır kusursuz dili bulma çabası kuşkusuz birbirini pek çok noktada destekledi. Bunlardan ilki, yabancı toplumları dışlama idi. Dışlama aslında eski Yunanlıların kendi dillerinden farklı dilleri konuşan halkları barbar (barbaroi) yani “anlaşılmaz tuhaf sesler çıkaran kimseler” olarak ifade etmeleriyle başladı ilkin. Yunanlılara göre barbar, Yunanca ses ile fikir arasındaki ilişkiyi bilmiyordu; dolayısıyla dil açısından onun durumu konu dışıydı. Fakat bu dışlama, bütün Ortaçağ ve sonrasında devam etmiş olsa da ticaret, siyasi ilişki ve diplomatik misyon, hatta eğitim gereği farklı diller arasında alışveriş ve tercüme trafiği hızlandı, bütün dillerin, Tanrı’nın yüksek ve yüce inayetine mazhar olmasa da, bir doğallığa sahip olduğu kabul edildi. Zamanla diller arasında ve üzerinden yapılan yarışma ve girilen rekabet, ulus-devletlerin kurulmasıyla yerini daha sistematik dışlama ve içerme politikalarına bıraktı: Dil politikaları, standartlaştırma, arındırma, geliştirme vb. Ulus-devletler, dillerin karışmasını önlemek, saflığını korumak, kökenini ortaya çıkarmak ve dilini zenginleştirmek için daha rasyonel dil politikalarına yöneldiler. Tanrı, Tufan’dan sonra kule inşaatı nedeniyle insanların kibrini cezalandırmak amacıyla bile olsa, insanlığı birçok dille donatmışken ulus-devletler, kendi dillerinin mümkün mertebe pek çok alanda (başta siyaset/devlet yönetimi, diplomasi, ve ticaret olmak üzere) egemen, tek ve biricik olması için ellerinden geleni yaptılar. Bunun iki sonucu oldu: İlki, yoğun etkileşimler (diplomasi, sömürgecilik, ticaret, göç vb.) sonucu yerel yapay dillerin ortaya çıkmasıdır. Örneğin Bricolage (yaptakçılık) dilleri, iki farklı uygarlığın karşılaşması sonucu kendiliğinden doğan diller oldu: Sömürge bölgelerinde ortaya çıkan “pidgin” ve “kreol” dilleri gibi. Bir başka örnek, çeşitli topluluk ve meslek gruplarının kendilerine özgü ürettikleri yapay ve sınırlı kod dillerdir. Fakat ilginç bir şey oldu: Bir yandan Yeniçağ ile birlikte yerel, ulusal ve kabile dilleri tarih sahnesine daha çok çıkarken öte yandan da uygarlığın değişik etkileri sonucu dillerin kaybolması süreci hızlandı. Asimilasyondan sömürgeciliğe, değişen konjonktürden çeşitli yerel faktörlere değin pek çok neden, dil kırımını, kaybolmasını ve asimilasyonunu hızlandırdı.
UNESCO’ya göre kaybolan diller, “yok olmuş diller”dir. Ancak “yok olma” (pasif durum) ile “yok etme” (aktif müdahale) arasında bir ayrım çizgisi çekilmeli. Bazı “ölü diller” (Sümerce gibi eski/kadim diller, eski Yunaca ve Latince gibi antik diller, İbranice gibi İsrail devleti tarafından sonradan canlandırılan diller, son konuşucusunın ölmesiyle yok olan yerel diller) ile süreç içinde öldürülmeye çalışan “canlı diller” arasında önemli bir fark var. 15. yüzyıldan itibaren bu iki dil grubu eş zamanlı olarak aynı akıbete uğramaktan kaçamadı. Genel bir ifadeyle, 15. yüzyıldan bu yana on beş bin kadar dilin yaklaşık yarısını yok olduğuna inanılmaktadır. UNESCO’ya göre sırf 1950’den bu yana en az 244 dil yok oldu. Daha kötüsü ise, “yok olma” tehlikesi altında bulunan çok sayıda dilin varlığıdır. UNESCO’ya göre, 2016 yılı itibariyle, 6.700 dilin % 40’ı (2.304 adet dil) yok olma riski yaşamaktadır. Bunun anlamı şu: Dil, bir işaretler ve iletişim aracı olmanın yanı sıra belli bir topluluğun bilgi, tarih, kültür, kimlik ve dünya görüşünün haz(i)nesi olduğu için kayıp aslında dünya uygarlık mirasından önemli bir unsurun eksilmesini ifade ediyor.
Bugün artık tüm dilbilimci, pedagog ve antropologların kabul ettiği bir gerçek var: Okulda sistematik biçimde eğitim dili olmayan bir dil veya anadili yaşayamaz. Yani, eğitim şart. Kaybolma riski veya tehlikesi altında olan dillerin, müzeler, akademik çalışmalar, folklorik incelemeler, çeşitli kayıt ve tespit mekanizmaları, edebiyat ve sanat çalışmaları korusa bile yeniden üretimini, canlılığını ve gelişimini sağlayamaz. O yüzden tüm dünyada sömürgeleştirilen, asimilasyona tabi tutulan ve kimlikleri inkar ve imha edilen topluluklar (uluslar, etnisiteler, kabileler vd.) kendi anadillerinde eğitim verilmesi veya alınması için siyasi mücadele veriyorlar. Pek çok araştırma Türkiye’nin çokdilli bir ülke olduğunu ortaya koydu (40 ile 70 farklı dilin konuşulduğu iddia ediliyor). Fakat bu dilleri konuşan topluluklar içinde sadece Kürtler, kendi anadillerinde eğitim veya okulda öğretim talebinde bulundu. Bu noktaya gelinceye değin çeşitli aşamalardan (Kürtçe özel kurs, TRT Şeş Kanalı, çokdilli belediyecilik, Kürtçe dilinde “Sivil Cuma” vd.) geçildi. “Bilinmeyen dil”den en azından biçimsel olarak “tanınan dil”e geçildi ancak “Kürtçe Eğitim” önünde çok büyük engeller söz konusu.
İlk engel, haliyle siyasal nitelikte. Anayasanın değişik maddeleri, devletin resmi dilinin ne olduğunu (Madde 3/1: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”), bu üçüncü maddenin değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemezliğini (Anayasanın 4. maddesi), okullarda eğitim/öğretimin hangi dilde yapılacağını (Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası antlaşma hükümleri saklıdır”) düzenlemiştir. Fakat, uzmanların dikkat çektiği gibi, bu maddelerde bazı şeylerin açıklanması gerekir. İlk olarak, devletin resmi dilinin Türkçe olması, gündelik hayatta pek çok dilin konuşulmasını yasak getirmez. Dolayısıyla resmi dil ile gayriresmi diller arasında bir örtüşme veya çakışma yok, olamaz da zaten. Gündelik hayatın dinamiği ayrıca buna izin vermez. “Türkiye’de sadece Türkçe konuşulur” diye resmi bir düzenleme yok ama tabii 1940’lardaki “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyasından okullarda Kürtçe konuşma yasağı ile 12 Eylül hapishanelerinde Türkçe konuşmaya zorlama gibi olgular da söz konusudur.
İkinci olarak, Anayasanın 10/1 maddesi de eşitlik ilkesiyle ilgili: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Eşitlik ilkesi gereği insanlar arasında soy-sop, kimlik, köken, cinsiyet, sınıf, dil gibi bağlamlarda bir ayrımcılık yapılamaz. Dolayısıyla 42. madde ile 10/1 maddesi birbiriyle çelişmektedir. Öte yandan Anayasanın 26. maddesi, dil kullanma ve ifade özgürlüğünü, 27. maddesi ise bilim ve sanatı öğrenme/öğretme özgürlüğünü güvence altına almıştır. Ne var ki özel yaşamda anadillerinin kullanımına ilişkin bir yasak olmasa da, resmi katta kısıtlama ve yasak söz konusudur. O halde, anadilinde eğitim için Anayasa değişikliği şart. Mesele, hukukla ilgili ama bundan da ibaret değil. Bu bağlamda, üçüncü olarak, kültürel faktörler anadilinde eğitim yani “Kürtçe Eğitim” konusunda negatif bir rol oynamıştır. Milliyetçi ve ırkçı çevrelerde, Türkçenin itibar, köken ve yaygınlığının tarihsel temellerde çeşitli faktörlere göre savunulmasının arka plan rolü oynadığı bir bağlamda Kürtçe, kadim bir dil olmamakla, kırma ve yoz özellikler göstermekle, uygarlık açısından ileri doğru bir gelişimi temsil etmemekle, kültür açısından arada sıkışıp kalmak ve kendisini ifade etmeye yetmemekle, bir devlet kuracak denli dilsel potansiyel göstermemekle eleştirilmiştir. Bu eleştiriler, Kürdü (ve Kürtçeyi), daha belirsiz, zayıf ve dar bir “etnisite” sınırlarına hapsederken onun karşısına Türkçeyi belirli, güçlü ve geniş bir “ulus/al” temele yerleştirerek bir azgelişmişlik ve gelişmişlik dikotomisi temelli evrim çizgisi oluşturmuştur. Dolayısıyla arkaik ve modern karşılaştırması, Kürtlerin soy çizgisini her ne kadar eskiye doğru çizse de, bu çizgi yeniyi, modern hayatın gelişmiş potansiyellerini içermemek anlamında mahkum etmiştir. Kaldı ki mantık, giderek, Türkçeyi ilk, eski ve köken dil (Ursprache) mertebesine (Güneş-Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi) yerleştirirken üstünlükçü konumunu sürekli diğer dillerin aleyhine kullanmaktan çekinmedi.
Dördüncü faktör de dilbilim ve dilbilgisiyle ilgili. Ancak burada bir ayrım yapılmaktadır. Buna göre, Kürtçeyi ideolojik/ırkçı bakış açısının herhangi bir dilbilimsel ve dilbilgisel kanıt göstermeksizin aşağılayıcı ve mahkum edici yaklaşımı (ki bu yaklaşım Kürtçeyi ilkel, bozuk, yozlaşmış, standartlaşmamış ve yetersiz bulmaktadır) ile ilgili uzmanların teknik açıklamaları arasında önemli farklar vardır. Sentaks (sözdizimi), semantik (anlambilim) ve morfoloji (biçimbilim) bağlamında kimi dilbilimsel çevreler, daha ziyade Kürtçenin tek bir dil değil, lehçeler topluluğu/toplamı olduğu, standart gramerinin bulunmadığı, gramerinin düzensiz bir yapı gösterdiği, anlatım ve yazımda kelime haznesinin yetersiz kaldığı, yazı dilinin gelişmediği, bilimsel ve akademik terminolojisinin yetersizlik gösterdiği eleştirilerinde bulunmuştur. Bütün bunlara dayanarak, son olarak, Kürtçe diliyle bilim ve eğitim yapılamayacağı iddia edildi. Kuşkusuz, dilin yapısı (özel alan) ile tarihsel geçmiş (genel çerçeve) arasında bağlantılar kurulurken Kürtlerin neyi (devleti, bürokrasiyi, kendine ait bir eğitim sistemini, standart bir yaşamı vb.) neden yaşayamadıkları sorun edilmedi. Bir ulusun (hadi dil topluluğunun diyelim) farklı ülkeler arasında parçalı kalmaktan kaynaklı çeşitli sorunlar (bölünmüş akrabalık ilişkileri, o devlete göre sisteme uyarlanma sorunları, merkez-yerel çelişkileri, sınır ötesi geçişlerde yaşanan problemler vb.) düşünülmedi. Parçalı olmak veya parçalanmak, zaten bir kültür ve kimlik grubunun dilinin standart, merkezi ve tutarlı bir bütün olma kapasitesini düşürür. Ancak buna rağmen Kürt dilinin bütünlüklü tarihi, yapısı ve gelişimi, pek çok Batı ülkesinin Kürdoloji bölümlerinin yanı sıra yerel/yerli (Kürt) araştırmacısı tarafından gayet sistematik biçimde ortaya konuldu. Örneğin Faik Bulut’un “Kürt Dilinin Tarihçesi” (Berfin, 2002/2006) adlı kitabı Kürtçenin derin tarihini (Hint-Avrupa dil ailesine mensup 6000 yıllık bir geçmiş) açık biçimde gösterdi. Dolayısıyla yapay, geri, feodal, ilkel ve yetersiz bir dil değil Kürtçe. Eğitimi de okulda yapılabilir.
Kürtçenin terminoloji, gramer, kelime haznesi bakımından okul eğitiminde bir kurumsallaşma yaratamayacağı tezi yanlış zira Rojava bölgesinde Kürtçe eğitimin okul öncesinden üniversiteye kadar yapılabileceği kanıtlandı. Kaldı ki Ortadoğuda binlerce yıllık tarihsel birikim ve mirası, Kürtçe dilinde (diğer pek çok Ortadoğu halkının anadilinde olduğu gibi) otantik, kadim ve geleneksel okul eğitimi/öğretimi yapılabildiğini göstermektedir. Burada Kürtçe eğitim yapılamayacağı şeklindeki dışlayıcı yaklaşımın kendine baz aldığı ilerilik ve gelişmişlik adına modern bilim, teknoloji ve soyut düşünce/düşünme bağlamında negatif düşünmenin ardında psikolojik faktörler de var. Sürekli dışlanan, aşağılanan ve yetersiz görülen bir topluluğun/toplumun diliyle eğitim yapılamayacağı inancı, sadece bir inançtır ve politik-psikolojik nedenlerden beslenmektedir. Etnosantrizm, zaten ötekine negatif bakışla inşa edilmekte ve işletilmektedir. Hatta zaman zaman Türkçe bilim yapılamayacağı bile iddia edildi. Oysa diller gelişime açıktır: Yeni kelime üretme, diğer dillerden alışveriş vb. Ama en çok da bir dil, devletin dili, eğitimin lisanı olduğunda kurumsallaşır ve gelişir. Kürtçenin şimdiye değin bu bağlamda yani kendini var etme anlamında çok az şansı oldu. Ancak bu, Kürtçenin gelişmeden olduğu gibi kaldığı anlamına gelmez.
Türkiye’de kamu ve özel okullarda Kürtçe dilinde eğitim, Kürtçenin yapısıyla değil, devletin dil politikasıyla ilgili bir sorundur. Eğer siyasi iktidar, evrensel bir dil hakkının kullanımı, bir kültürel zenginliğin korunması ve toplumsal barışın sağlanmasını istiyorsa, bir barış üretme mekanizması olarak Kürtçe eğitime okullarda izin vermelidir. Demokratik entegrasyon bunu gerektiriyor. Barış, çeşitli hakların kurumsallaştırılmasıyla mümkün. Kürt Sorunu, bir bakıma dil sorunudur. Kürtler kendi dillerini sadece siyasal kimlik iddiasıyla dile getirmiyorlar; aksine bir kültürün yaşatılması gerekiğine de inanıyorlar. Zira Kürtçe (bilhassa Zazaca lehçesi), UNESCO’nun yok olma tehlikesi altında gördüğü dillerden biridir. 2010’da Eğitim Sen Genel Merkezi’nde bir grup bilim insanı olarak, 26 ilde 781 kişiyle yaptığımız saha araştırmasına dayalı yazdığımız “Eğitimde Anadilinin Kullanımı ve Çift Dilli Eğitim: Halkın Tutum ve Görüşleri Türkiye Taraması” (21 Şubat 2011) adlı raporda belirttiğimiz en önemli bulgulardan biri de, Türkiye’de Türkçe dışındaki anadillerinin tek kuşakta kullanımının % 17 azalmasıdır. “Türkçe dışında bir anadili olanlar anneleriyle % 72, eşleriyle % 50 ve çocuklarıyla % 27 oranında anadilinde iletişim kuruyor. Bu durum da her kuşakta kaybın daha da arttığını gösteriyor… Yani, Türkçe dışındaki anadilleri kuşaktan kuşağa, yıldan yıla giderek erimektedir. İlginçtir, anadillerinde tek kuşakta kayıp en çok, Kürtçe (% 14,43) ve Zazacada ( % 24, 23) değil, Balkan ve Kafkas dillerinde (toplam % 38,46) yaşanmaktadır. Ancak Kürtçe ile Zazacayı aynı kategoriye koyarsak oranlar hemen hemen eşitlenmektedir. Özcesi, hakim dil grupları dışındaki tüm anadillerinin giderek kaybolduğu kestirilebilir. Ancak bu genel bulgu, Türkiye’de asimilasyon politikalarının geldiği noktada başarısını mı gösteriyor? Ve yarattığı tahribatı mı?” (s. 63) Tahribatın en önemli sonuçlarından biri de şu: Kürtçe, hızla “anadilin”den “nene dili”ne doğru kaymaktadır. İstanbul Kürt Enstitüsü Başkanı Sami Tan’ın bu ifadesi, kuşaklar arası dil aktarımında yaşanan aksaklığı ve kırılmayı göstermektedir. Anadili sadece annelere özgü olarak görülemez ya da yalnızca annelere atfedilemez; anadili, evde, aile içinde ve yakın akrabalık ve komşuluk ilişkileri içinde doğrudan, kendiliğinden ve öğrenilmeksizin edinilir. “Nene dili” haline gelmekte olan Kürtçenin artık sadece ve çoğunlukla, büyük ölçüde yaşlı kuşaklar tarafından kullanılıyor olması durumu söz konusudur. Bu, Kürtçenin gündelik, rutin ve hatta kurumsal alandan geri çekilip tükenmeye doğru gitmesidir. Dahası, Kürtçenin, yaşla eşdeğer olan bir kültürel hafıza, dilsel hazine ve kimlik alanına sıkıştırılarak etkisizleş(tiril)mesi demektir.
Başa dönelim: Tanrı, Adem ile Kürtçe dilinde konuşmuş olabilir mi? Yani ilk dil, Kürtçe olabilir mi? İroni bir yana, Kürtler genelde dillerine kutsallık atfederler. Bu kutsallığın dinle ilgili olmadığı açık; daha ziyade, binlerce yıldır konuşulan bir dilin kendini değerli hissettiren, anlamayı ve konuşmayı yerli yerine oturtan, dünyayı yorumlamada önemli bir kanal açan, her şeyin bilgisini üretmede önemli bir araç olan yapısıyla ilgili. Ancak Tanrı, Babil Kulesini inşa etmeye girişen insanlığı, kibirleri nedeniyle cezalandırmak istediğinde onları aralarında anlaşamaz kılmak için birden fazla dille donattığında, o dillerden birinin de Kürtçe olduğu varsayılabilir. O halde Kürtçe, Tanrı vergisi bir dil mi? Yani köklü, eski ve kadim? Çokdillilik bir ceza değil de, bir zenginlik değil mi?
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.