İçeriğe geç
Politika

Türk Entelektüelin Kürdü Nesneleştirmesi 

Nasıl Marx, metaların yani şeyler arasındaki ilişkilerin toplumsal ilişkileri görünmez kılmasını ele alıp eleştirdiyse, burada da aynı durum söz konusu olmalı. Normalde bir teknolojik ürünü elinize aldığınızda, nasıl o ürünün ardındaki emek, artı-değer sömürüsü, sermayenin çıkarları aklınıza gelmezse, Türk entelektüeli için de aynı durum söz konusu. Fetişizm açısından Türk entelektüeli tam da tanımadığı ve de bilmediği Kürdü, normal ölçü ve sınırların dışına çıkarıp ona aslında kendisinde olmayan bir tılsım, güç ve statü atfeder. Bu zaten çok bilinen bir şeydir: Batılı “yabancı” araştırmacı, gittiği sahada “yerli”yi araştırırken zamanla nesnel sınırları kaybedip “araştırma nesnesi”ni yüceltir. Hatta ona olağanüstü bir güç atfederek fetişist bir karakter yaratır. Bu açıdan Türk entelektüeli ifrat (ileri gitmek) ile tefrit (gerekeni yapmamak) arasında gider gelir. Oysa Kürt ne bir metadır ne de fetiş bir nesne.

Kemal İnal

Bu yazının seslendirmesi

Türk akademik aklın entelektüel tezgahında nesneleştirmeye açık bir düşünce iklimi, son birkaç on yıldır her türlü kullanıma açık hale getirilen Kürdi olan şeyleri kendi araçsal aklın bireysel çıkarlarına ya indirgedi ya da tercüme etti. (Post)kolonyalizmden feminizme, neo-Marksizmden çeşitli eleştirel kuramlara değin geniş bir teorik düşünce üretme ve uygulama sahasında Kürt ve Kürdi olan şeyler, ilk olarak akademik konu olarak nesneleştirildi. Akademik aklın kapitalist metalaştırma süreçleriyle çakıştığı noktalarda Kürdü, kendi özel kullanımı için değişim değerine indirgeyen Türk entelektüel için Kürt ve Kürdi olan birçok konu dibine değin deşildi. Bu süreçte Türk entelektüel, Kürdün kendi özneliği, bilinçli iradesi ve kültürel özgünlüğü olmadığını bir biçimde hissettirip kendi akademik aklını sırtlanarak bir tür soft ukala “yüksek akıl” rolüne soyundu. 

*** 

Bu “yüksek akıl”, Kürdü ve Kürdi olan şeyleri, sadece veya büyük ölçüde bir nesne, araç veya üzerinde akademik/politik işlem yapmaya değer bir araştırma konusu olarak gördü. Araçsallaştırıcı yüksek aklıyla Türk entelektüel, Kürdün ne istediğini anlamak ne düşündüğünü bilmek ve neyi nasıl yapacağını idrak etmekten ziyade, onu nasıl kullanabilirimin hesabına girdi, o yönde kavramsal bir terminoloji oluşturdu, kendinde ve kendisi için bir akademik gelenek kurdu. Bu, soft, demokratik veya dayanışmacı olsa bile, bir tür Batılı sömürgeci aklın Türkiye’de Türk eliyle yeniden üretilmesinden başka bir şey değildi. Akademik terfi ve atamada, sosyal prestij kazanmada, uluslararası bir çevre oluşturmada, kendi epistemik cemaatini yeniden üretmede bu kullanım, nesneleştirmeyi gayet objektif ve pozitivist akademik aklın doğrulanmış ve kanıtlanmış söylemi için(de) kendi dilini yarattı. Kuşkusuz bu dil, dosya, sayı, rakam, istatistik ve grafiklerden ziyade yüksek teori ve soyutlamasıyla Kürt entelektüel veya bilim insanında olmadığı varsayılan bir akademik yetkinliği temsil ettiği zehabına kapıldı. Bu akla göre, hala gelişmemiş, yardıma muhtaç ve olan biteni anlamaz görünen Kürdü, kendi dar semantik evreninden çıkarıp kamusal alanda aklını en iyi argümanın ikna ediciliği için kullanmaya dayalı bir tercüme, alışveriş ve etkileşim için bilgilendirmek şarttı. Habermas’ı anıp söylersek: Kürt ve Kürdi olan şeyler, “savaşın dili”nden “barışın söylemi”ne geçmek için “yaşam-dünyası”nda kurulacak bir ”ideal konuşma durumu” için eğitilmeliydi. “Ne çalışıyorsun?” “Kürt kadınını çalışıyorum.” “Ya sen ne çalışıyorsun?” “Kolonyalizm çerçevesinde Kürt aktörleri çalışıyorum.” Kürt sadece bir çalışma konusu yani araştırma nesnesidir. Bir duygu, anlama, samimiyet kurma, onunla bir hissetme, aynı şeyleri sezinlemeye çalışma meselesi değil; akademik nesneleştirme, bir araştırma konusu olarak gördüğü Kürdü ve Kürdi olan her şeyi, bir noktadan sonra, sahaya çıkıp yabancı dilini kendi diline tercüme etmeyi gerektiren bir “brikolaj” konusuydu sadece: Kürdi sahada parça-buçuk, kısmi, atomize olmuş, birbirleriyle alakasız, geçmişte hurdaya çıkarılmış ne kadar unsur varsa, bütün bunlardan anlamlı bir akademik bütün yaratmak. Kürt, “saha”da birlikte gerçekliği dönüştürecek bir özne değil, üzerine çalışılacak bir nesneydi. Ve de kendisinden siyaset alanında yararlanılacak uygun bir kapı, atlama taşı, kullanıma elverişli araç… Brikolör Türk entelektüel, nesnesini araştırırken siyasal alanı da, Habermasyen anlamda, kendi çıkarı için sömürgeleştirmekten geri durmadı.  

*** 

Son on yılda özellikle, HDP ile başlayıp DEM Parti ile birlikte aratarak süren bir eğilim de Kürdün sırtından “siyasal mobilite” arayışı oldu. İkbal, istikbal ve imkan için her türlü bedeli kırsalda ödemiş Kürdün oyuna talip ve fakat kalbine kapalı pragmatist siyasetçi Türk için Kürt partisi, bir birlikteliğin asıl veya ana omurgası değil, bütünün herhangi bir parçasıydı. Bütün içindeki parçalar arası ilişki de son derece değişken, esnek ve göreliydi: Öyle de olabilir, böyle de. Kürdi siyasal söylem, politik ikbal adına, yüce liberal değerlerin aşkın gücünün pratiğe aktarılabilmesi için sadece uygun bir araçtı. Öyle olunca da politik ikbal bakışı, Türk entelektüeli, Kürdün özgürleşmesinden ziyade kendi liberal yüce fikirlerinin doğrulanması yönünde yol almaya itti. Türk entelektüeli, kapitalizm gibi Kürdü bilmeden de olsa, kasıt gütmese de yabancılaştırmaya devam etti. Burada Kürt halkı ile Türk entelektüel arasındaki ilişki, nesneleştirmeyi “doldur-boşalt” yönetimiyle yöneten bir kulvara açıldı. Kürdün mücadelesi sayesinde oluşan havayla liberal/sol ciğerlerini dolduran Türk entelektüeli, aldıkça vermedi  

*** 

Bir başka mesele de akıl ve bilgi verme, yani istikamet çizmeydi. Brezilyalı halk eğitimcisi Paulo Freire, “bankacı eğitim” dediği modelde öğrencilere “bilgi”nin yatırıldığını söyler; yani öğrenci, sınıfta karşısına gelen her öğretmen veya uzmandan, entelektüel ya da araştırmacıdan bilgiyi hazır bekler ancak bilgiyi üreten bir özne olmasına izin verilmez. Freire, “bankacı eğitim” modelinin karşısına “problem tanımlayıcı” modeli koydu: Öğrenci, artık hazır bilgi almayı beklemez; gerçekliğin içindeki problemleri kendi saptar ve tarif eder, örneğin kendisini sömüren gerçekliği değiştirebilmek için onun bilgisini üreterek bilinçlenir. Freire, bu pratik içinde deneyimlere dayalı yaşantıların gerçekliğini problematikleştirerek eleştirel bilinçlenmeye yol açan duruma “conscientização” adını verdi. Bu kavram, Freire için, ezilenin (köylünün, işçinin, sömürülenin, baskıcı eğitim sistemi içindeki öğrencilerin vd.) içinde yaşadığı toplumsal gerçekliği fark edip onu dönüştürmek için eyleme geçmesini ifade ediyordu. Freire’nin bakışının tam aksine, Türk entelektüeli için Kürt, kendisi hakkında vereceği bilgi ve akılla farkındalık kazanması ve bilinçlenmesi gereken bir nesneydi. Türk entelektüelinin Kürdü nesneleştirmesi, bankacı eğitim modelini devam ettirir ve fakat bir praxis ortaya çıkarmaz. Kürdün neden ezildiğinin bilgisi “yüksek akıl” çerçevesinde analiz edilir ancak praxis için hiçbir şey yapılmaz. Eleştirel bilinç (conscientização) afili liberal kavramlara (toplumsal farkındalık, bilinç, özgürleşim gibi) kurban edilir. Kürt elbette bir sosyolojik gerçeklik içine yerleştirilir ancak bu sosyolojik gerçeklik “yüksek” kavramların (devlet, faşizm, sömürgecilik vd.) içinde yitip gider, kavramsal terminolojinin basit bir nesnesine dönüşür ve bir türlü kendi gerçekliğini bulamaz. 

*** 

Freire, Brezilyalı topraksız köylüler ve işsizlerle yaptığı halk eğitim çalışmalarında bu nesneleştirmeye yol açan akıl verme huyu veya yöntemi yerine, her zaman muhatabını dinleyip en azından onu anlamaya ve çözüm önermeye çalıştı. Türk entelektüeli, anlamak için değil anlatmak için var oldu hep. Yüksek akademik akıl, Bourdieu’cü kültürel/sosyal sermayeyle akademide ya da entelektüel/siyasal alanlarda donanmış ya da kısaca bir Homo Academicus olarak, prestijli okul diplomaları, yurt dışı deneyimi, epistemik cemaat yani birbirini kollayan ve yeniden üreten dar akademik çıkar çevreleri, deneyimli siyasal akıl gibi güçlerine dayanarak, bilgi edinmez edindirir, ders almaz verir, akla ihtiyaç duymaz akıllandırır (idi). Türk entelektüel, gerçeği bildiği iddiasıyla ortaya çıktığı için  Rancière’in “Cahil Hocası” değil(di); böyle olmak da istemedi ya da istemezdi. Sınıfa (“saha”ya, Kürdün yaşam alanına, onunla ilgili teorik dünyaya vb.) girdiğinde zaten her şeyi bildiğini sanan Türk entelektüeli için Kürdün “cehaleti” bir veriydi. Öğrencinin (Kürdün) zekasının, aklının veya kavrayışının öğretmenden (Türk entelektüelinden) daha aşağı olduğunu kabul edip eğitime (araştırmaya) başladığınızda zaten “Cahil Hoca” değilsiniz. Bilen ve bilmeyen arasında kurulan hiyerarşik ilişki, eşitsizliği yeniden üretir. Türk entelektüel, kendine bir görev ve statü biçmişti: Kürt için dünyayı okuyup öğrenme ve anlatma görevi. Türk akademisi ve siyasal dünyası zaten Türk entelektüeli için böylesi bir eşitsizlikçi pedagojik iktidar biçimini daha anaokulundan itibaren zihinlere kazımaya başlıyordu. En demokrat Türk entelektüeli bile, bir Kürt karşısında bu üstünlükcü konumunu, uzun yıllara varan bir pedagojiyle içselleştirdiği için, hep hatırlar, hissettirir ve aleyhe kullanmaktan çekinmez. Türklerin Kürtleri nasıl ezdiği, araçsallaştırdığı, asimile ettiği, sözleşmelerle boyun eğdirdiği bilgisini Kürdün kafasına boca etmenin ardında, Oryantalizmden Sömürgeciliğe, Liberalizmden Faşizme değin bir dolu ideolojik düşünce ve pratiğin Türk entelektüelini biçimlendirmesi süreçleri vardır. Freire bu süreçleri çok erkenden fark edip ezilenlere karşı hep dikkatli oldu. Çünkü ezilen, karşısındaki entelektüelin bilgi, akıl ve statüsü karşısında kendisini zaten ikircikli, rahatsız ve korunaksız bir pozisyonda hissettiği için, karmaşık duygular yaşar. Kürtler de karşısındaki Türk entelektüelleri kuşkusuz dostu, yoldaşı veya arkadaşı hissedebilir, hissetmiştir de ama o kadar; bir noktadan sonra Türk, Türktür. Entelektüel, demokrat veya sosyalist olması fark etmez. Kürdü Kürtten başkası hiçbir şekilde anlayamaz. Çünkü anlamak sadece bilgiyle olacak bir iş değil. Bir Kürdün hafızasındaki veya sırtındaki uzun sömürgeci geçmişin, asimilasyon ve inkarın, baskı ve şiddettin, coğrafya ve kültürün, kısaca tarihte yaşanmış her türlü durumun yarattığı bir yoğun duygu iklimi, aklı biçimi ve yapıp-etmenin oluşturduğu içkin özü ne anlamak mümkün ne de sırtlanmak.     

*** 

Kürt, Türk entelektüeli için, hala kendi gerçekliğini okuyamayan, eleştirel özne olamayan ve dönüştürücü eylemde bulunamayan biridir. Yardıma muhtaç, yatalak biri. Böylesi bir bakış açısı, Lukács’ın “şeyleşme” kavramını akla getiriyor. Nasıl kapitalist bir toplumda insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkiler gibi görünmeye başlıyorsa, Türk entelektüeller ile Kürt nesneleri arasındaki ilişkiler de, nesneleştirmenin sonucu olarak şeyler arası ilişkiye dönüşüyor: Kürdü akademik, ekonomik veya politik amaçlarla metalaştıran (Kürt sayesinde vekil maaşı almaktan tutun da araştırma projesi için fon kullanmaya değin geniş bir alan söz konusu burada) Türk entelektüeli, iki kesim arasında olması gereken toplumsal ilişkileri şeyler (nesneler, araçlar, çıkarlar vd.) arası ilişkilere indirgiyorlar. Böylece Kürt, artık bir ‘şey’dir; meta, nesne, eşya, araç, araştırma konusu, terfi ve atama meselesi, statü edinme konumu, üzerine laf etme hakkının yarattığı bir tekel konusu, sayesinde otorite olmanın kendisine verdiği bir statü meselesi vb. Marksist olunsa da mantık bu. Bir nesne olarak bakılan Kürdün ardındaki tarihsel-toplumsal gerçeklik yani onun kimliği, dili, duyguları, sömürülmesi, statüsü, eylemleri, tutumları, sadece ve sadece bir araştırma konusu olabilir ancak hissedilecek bir şey değil. Talepleri demokrasi adına istenmeli, zinhar kendisi için değil. İstenen ve beklenen, Türk entelektüelin bilimsel, ideolojik ve politik konumu ile Kürtlerin deneyimleri, dilleri ve siyasal talepleri arasındaki açıklığın, Kürdün kendisi için değil, Türkiye demokrasisi için kapatılmasıdır. Kürdün ne söylediğini dinlemek gerekmez zira meta teoriler, zaten doğrusunu çok uzun zamandır söylediği için Batılı düşünce çerçevelerine başvurmak yeterli. Nesneleştirme,  otomatikman ve kendiliğinden, Kürdü dinlemeye değil, dinlettirmeye yönelir. Türk entelektüelinin başvuru kanonlarından biri olan Spivak’a bolca başvurulur mesela: Kürt yani madun, egemen (Türk, kapitalist, faşist, ırkçı, dinci vb.) bilgi, temsil ve düşünce hayatına karşı kendi adına konuşamaz zira  özyeterliliği ve özbilinci bunun için yetmez. Onun adına Türk entelektüel (başkalarıyla birlikte) kendi tercüme, filtreleme ve soyutlama süzgecinden geçirip konuşabilir. İktidarsız olan Kürt, nasıl konuşsun ki? Politikası sınırlı, dili tutuk, düşüncesi kilitli, varlığı tartışmalı Kürt için en iyisi, Türk entelektüelin onun adına eylemesidir. Kardeşler arasında büyük birader, küçük kardeşine sahip çıkmalı, değil mi?Eyleme yani tercüme, temsil ve ifade etmedir. Bütün bu tercüme, temsil ve ifade, Kürtlüğün kendisinin varlığı üzerinden değil, büyük demokrasi veya cumhuriyet idealleri üzerinden gerçekleştirilir. Burada Türk entelektüelin kendisine hak/reva gördüğü veya çabayla elde ettiği uzmanlık bilgisi, profesyonel bakış ve karizmatik kişilik, Kürt için bilgi üretim sürecini iyice soyutlayıp kendisinde bir keramet varmış algısını “zavallı” Kürdün kafasına boca etmekte bir beis görmez. Freire bu tarz entelektüellikten nefret etmişti ve eleştirel pedagogları bu konuda sürekli uyarmıştı. Aynısını Marx ve Lenin de yapmamış mıydı? Devrim, işçi sınıfının kendi eseri olacaktı(r). Temsil tehlikeli bir hale geldi zira Kürdü uzmanlık bilgisi, güçlü söylemi ve örgütsel bilinciyle temsil ettiği iddiasına soyunan Türk entelektüel, temsil ederken sorunu da kendi betimleme tekeline almaktan hiç çekinmedi. Oysa böyle yaparak, Kürdü, kendi egemen teorik söyleminin hapishanesine kapattı ve orada “zavallı” Kürt, hiç anlamadığı bir dilin çekip çevirdiği nesneye dönüştürüldü. Nesneleştirme, aynı zamanda Kürdü tanımlama girişimidir. Çünkü Kürt, kendisini bilmez, ona afili teorilerle kim olduğunu söylemek lazım. Lazımlığı bu şekilde koyan Türk entelektüel için üzerine konuşulan nesne olarak Kürt, bir türlü konuşan özne haline gelemedi, gelmesi istenmedi de.  

*** 

Modernite paradigması içinde Kürt adına önce devlet konuştu: Feodal gerilik, modern kalkınma hamlesiyle çözülecekti. Sonra devletin liberalleri söz aldı: Kürdün demokrasiyi yaşaması için Türkiye demokratikleştirilmeliydi. En son, sıra, Türk sol entelektüellerine geldi: Kürdün sorunu sınıf, ulus ve cinsellik gibi pek çok faktörün iç içe geçip ürettiği bir sorundur; o halde bunlardan özgürleşmek şart idi.  Bu üç bakış açısı yani ekonomik kalkınma (modernite), siyasal demokratikleşme (liberalizm) ve toplumsal kurtuluş (özgürleşme), Kürtlerin kendilerinin ürettiği bilgi, deneyim ve tarihe kulak vermedi. Öte yandan bu durum, başka sorunları da yarattı: Örneğin ekonomik kalkınmanın asimilasyona yol açması, siyasal demokratikleşmenin Kürtlerin haklarını soyut “insan hakları” olarak kodlaması, toplumsal kurtuluşun Kürde özgürlüğü yukarıdan, sadece yasalarla vermeyi uygun görmesi. Bir başka misal: okullarda Kürtçe dilinde eğitim talebi “anadilinde eğitim” gibi soyut ve fazlasıyla genel bir kavram içinde görünmez kılındı. Kürdün taleplerini bu genel ve evrensel teorik kategorilerle tercüme etme girişimi, Kürtlük gibi tarihsel bir kategoriye sadece demokrasiye indirgemiş oldu. Kürde dair dili ille de siyasallaştırma girişimi, garip bir paradoks yarattı ve Kürt, kendi adına eylemekten menedilip siyasetin dışına atıldı. Giderek şunu gördük: Türk entelektüel, Kürt için aracılık (dolayım) yapayım derken aslında onun sesini kısmış oldu. Freire, sözü (word) okumanın dünyayı (world) okumaktan ayrılamayacağını ya da kopartılamayacağını söylemişti çünkü sözü okumak, okuryazar olmak için yeterli değil. O sözün (diyelim köylü için sabanın) dünyadaki gerçekliği içine yerleştirilmesi gerekiyordu: O saban, köylü için geçim kaynağıdır, üretim aracıdır, toplumsal ve kültürel bir anlamı vardır. Dünya, doğadan başlayıp toplumsal/kültürel evrene değin uzar. Saban kelimesini yazı tahtasında öğrenen ezilen köylü, o söz nezdinde bir dünya şeyi öğrenir: Dili, kültürü, ezen-ezilen ilişkisini, iktidar ve kurumlarını, üretimdeki eşitsizlik ilişkilerini, sömürüyü vb. Ezilen köylü, okuma-yazmayı öğrenirken kendi sözünü söylemeyi de öğrenir, dünyayı kendi deneyimleriyle adlandırır. Türk entelektüeli ise kendisine bir baş görev belledi: Kürdün sesini geniş kamuoyuna duyurmak gerekiyordu ama bu, onları konuşturmayı içermiyordu. Sen zahmet etme, senin adına ben konuşurum.    

*** 

Nasıl Marx, metaların yani şeyler arasındaki ilişkilerin toplumsal ilişkileri görünmez kılmasını ele alıp eleştirdiyse, burada da aynı durum söz konusu olmalı. Normalde bir teknolojik ürünü elinize aldığınızda, nasıl o ürünün ardındaki emek, artı-değer sömürüsü, sermayenin çıkarları aklınıza gelmezse, Türk entelektüeli için de aynı durum söz konusu. Fetişizm açısından Türk entelektüeli tam da tanımadığı ve de bilmediği Kürdü, normal ölçü ve sınırların dışına çıkarıp ona aslında kendisinde olmayan bir tılsım, güç ve statü atfeder. Bu zaten çok bilinen bir şeydir: Batılı “yabancı” araştırmacı, gittiği sahada “yerli”yi araştırırken zamanla nesnel sınırları kaybedip “araştırma nesnesi”ni yüceltir. Hatta ona olağanüstü bir güç atfederek fetişist bir karakter yaratır. Bu açıdan Türk entelektüeli ifrat (ileri gitmek) ile tefrit (gerekeni yapmamak) arasında gider gelir. Oysa Kürt ne bir metadır ne de fetiş bir nesne. Kendisinde özcü yaklaşımla yüceltilecek, fetişleştirilecek bir şey yok ama doğru anlaşılması gereken şey çok. Tarihsel bir halk olarak Kürtler, bütün ezilen ve sömürülen halklarla ortak özellikler gösterirler. Ama bu ortaklık kurulmaz. Onun yerine Türk entelektüeli, Kürt için kendi yakın pozisyonunu bilinçten vicdana, siyasetten ahlak dünyasına değin bir dolu kavramla temize çekmek için teori üretmeden temsile değin bir dolu şey yapar. Ancak yaptığı şey, Kürdü araçsallaştırıp kendi (sol) demokrat veya liberal kimliğini inşa etmekten ibaret kalır çoğu zaman. Bu kimlik “vericidir”: Kürtlere hangi haklar verilmeli, ne tür bir yaşam bahşedilmeli, nasıl bir sistem talep edilmeli? Büyük harfle “Politika” dünyasının iddialı kavram ve talepleri (temsil, statü, eşitlik vb.) pek de Kürt tarihi, hafızası, geçmişi, gelenekleri, yapıp-etme biçimlerini içermez. Merkezden ve merkezi kavramlarla konuşup yazınca, yerel buhar olur gider. Batılı epistemolojiler, Kürdi ontolojiyi yutar. Marksist devrim kuramında olduğu gibi liberal evrenselcilik de Kürdün taleplerini bir başka bahara (evrensel insan hakları, yurttaşlık felsefesi, modern yaşam vb.) erteler veya kaydırır. Etnosantrik Türk merkezciliği, uygarlığı ve gelişmişliğinin ontolojik olarak kendini var ettiği Türkiye coğrafyasında, ortak bayrak altında ve bin yıllık kardeşlik masalı içinde konu çözüme bağlanmış olur. Asimilasyon yerine entegrasyon, tebaa yerine yurttaşlık, feodalite yerine egemenlik, hak yerine adalet, ayrımcılık yerine eşitlikle sorun giderilir. 

Bitirirken: Kürt entelektüellerinin bir kısmının da Türk entelektüelleri gibi düşünüp davrandığını söylemek lazım. Bu da başka bir yazı konusu olsun.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Kemal İnal

1964 yılında İzmir'de doğdu. İzmir ve Ankara'da sosyoloji ve pedagoji eğitimi aldı. 1989'da Ankara Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinde başladığı akademik hayatı, Gazi Ü. İletişim Fakültesi'nde çalışırken 1 Eylül 2016'da yayımlanan KHK ile son buldu. İşine dönüş için hâlâ mahkeme süreci devam etmektedir. 2020-2023 yılları arasında Helmut Schmidt Üniversitesi'nde pedagoji ve göç üzerine dersler verdi. Çok sayıda telif kitap, makale ve çevirisi yayımlandı. Çalışmaları ağırlıkla eleştirel pedagoji açısından statükocu eğitim düşünce ve pratiklerinin eleştirisi üzerinedir. Eleştirel pedagojiyle ilgili akademik kongre ve çalıştaylar düzenlemekte, yayınların çıkmasına öncülük etmektedir.

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.