İçeriğe geç
Politika

Türkiye’de Rejim Değişti mi? Değişen Nedir?

Türkiye’de rejim değişti. Parlamenter sistemin terk edilmesi, yürütmenin merkezileşmesi ve siyasal iktidarla devlet kurumları arasındaki mesafenin daralması basit bir hükümet değişikliği değildir. Ancak bu dönüşüm, yüz yıl boyunca değişmeden kalmış demokratik bir Cumhuriyet rejiminin ilk kez ortadan kaldırılması da değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca farklı rejimler ortaya çıktı. Bugünkü rejimde yeni olan, siyasal iktidarın merkezileşme ve kişiselleşme düzeyidir. Devam eden ise devletin merkeziyetçi ve güvenlikçi özellikleri ile Kürt meselesiyle kurduğu tarihsel ilişkidir.

Türkiye’de rejimin değiştiği uzun zamandır söyleniyor. Bu görüşe göre değişim 2010 Anayasa Referandumu’yla başladı, sonraki yıllarda hızlandı ve 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesiyle tamamlandı. Parlamenter sistemin yerini, yürütme yetkilerinin büyük ölçüde tek merkezde toplandığı otoriter bir yönetim aldı.

Bu tespitin bütünüyle yanlış olduğu söylenemez. Ancak ne her şeyi 2010 referandumuyla başlatabiliriz ne de Türkiye’de rejimin ilk defa bugünkü tek adam yönetimiyle değiştiğini söyleyebiliriz. Özellikle 2016 sonrasında belirginleşen dönüşümün önemli bir kırılma yarattığı açıktır. Parlamentonun önemi daha da azalmış, yürütme güçlenmiş, kuvvetler ayrılığı büyük ölçüde aşınmış, devlet kurumları yeniden yapılandırılmıştır. 2017 Anayasa değişikliği bu dönüşümün hukuki çerçevesini oluşturmuştur.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Evet, rejim değişti. Peki, değişen hangi rejimdir?

Bu soru önemlidir. Çünkü rejim değişikliğinden söz edenlerin önemli bir bölümü, 1923’te kurulmuş ve temel özelliklerini yaklaşık yüz yıl boyunca korumuş bir Cumhuriyet rejiminin AKP döneminde tasfiye edildiği varsayımından hareket ediyor. Böyle bakıldığında Türkiye’nin yakın tarihi iki döneme ayrılıyor: Bir tarafta Cumhuriyet, diğer tarafta ise onun kurumlarını ortadan kaldırarak yükselen tek adam rejimi.

Bir de bunun tam karşıtı olan başka bir görüş var. Bu görüşe göre Türkiye’de hiçbir şey değişmedi. Cumhuriyet, kuruluşundan itibaren merkeziyetçi ve otoriter bir devlet yapısına sahipti. Kürt meselesi başta olmak üzere farklı aidiyetlerin inkârı, güvenlik politikaları, siyasal muhalefet karşısında baskı ve devletin toplum üzerindeki belirleyici konumu Cumhuriyet’in her döneminde devam etti. Dolayısıyla bugün yaşananlar, yeni bir rejimin kuruluşundan çok, geçmişten gelen devlet anlayışının sürdürülmesidir.

Bu görüş de tamamen yanlış değil. Devletin kurucu kodlarının devam ettiği doğrudur. Ancak devletin tarihsel sürekliliğini vurgulamak, siyasal rejimde yaşanan değişimi önemsizleştirmez. Bir devletin temel özellikleri devam ederken siyasal iktidarın örgütlenme biçimi, toplumsal dayanakları ve sermayeyle kurduğu ilişkiler değişebilir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi de bu tür değişimlerle doludur.

Dolayısıyla bugünkü rejimi anlamak için yalnızca “Cumhuriyet yıkıldı mı, yıkılmadı mı?” diye sormak yeterli değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca ne değişti, ne devam etti? AKP döneminde gerçekten yeni olan nedir? Bugünkü merkezi ve kişiselleşmiş iktidar biçimi geçmişten bir kopuş mudur, yoksa geçmişten devralınan devlet pratiklerinin yeni koşullarda yeniden örgütlenmesi midir?

Bu sorulara cevap verebilmek için biraz geriye dönmek gerekiyor. Yüz yıllık bir tarihi anlatmak için değil, bugün değiştiğini söylediğimiz rejimin geçmişte nasıl şekillendiğini ve bugünkü dönüşümün nedenini anlayabilmek için.

Hangi Cumhuriyet? Hangi Rejim?

Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca 1923’ten başlatmak, öncesindeki siyasal arayışları ve farklı adımları gözden kaçırmak olur. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının önemli bir bölümü Osmanlı Devleti’nden gelen asker ve sivil bürokratlardan oluşuyordu. Amaçları, çözülmekte olan imparatorluğun yerine yeni bir devlet kurmaktı. Bu bakımdan Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden hem bir kopuşu hem de önemli bir kurumsal ve kadrosal sürekliliği temsil ediyordu.

Cumhuriyet’in ilk adımı 1919 yılında atıldı. 1921’de yeni bir anayasa hazırlandı. Savaş koşullarında hazırlanan bu anayasa, egemenliği kayıtsız şartsız millete verirken yerinden yönetime de geniş bir alan açıyordu. Vilayetlerin yerel işlerde özerkliğini tanıyan bu yapı, birkaç yıl sonra yerini daha merkeziyetçi ve tekçi bir devlet modeline bıraktı.

1923’te Cumhuriyet ilan edildi, 1924 yılında bu Cumhuriyet’in anayasası yeniden yazıldı. Birkaç yıl içerisinde siyasal alan giderek daraltıldı. 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkarılması, muhalefetin tasfiyesi ve özellikle Kürt coğrafyasına yönelik kolonyalist politikalar, devletin merkeziyetçi karakterinin güçlendiği yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Cumhuriyet, kuruluşunun ilk yıllarında kendi içindeki farklı siyasal ihtimalleri büyük ölçüde kapattı.

İktisadi alanda da buna paralel değişimler yaşandı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında özel girişimi teşvik eden, ancak devleti ekonominin dışında bırakmayan karma bir politika izleniyordu. 1929 Dünya Bunalımı ve içeride özel sermaye birikiminin zayıflığı, devletin ekonomide daha fazla rol üstlenmesini beraberinde getirdi. 1930’lardan itibaren devletçilik ağırlık kazandı. Devlet doğrudan sanayi yatırımlarına girişti, altyapı oluşturdu ve ekonomik kalkınmanın temel aktörlerinden biri haline geldi.

Bu devletçilik toplumcu-kamucu bir karakterde değildi. Amaç, özel mülkiyeti ortadan kaldırmak değil, sermaye birikiminin zayıf olduğu koşullarda sanayileşmeyi hızlandırmak ve yerli bir sermaye sınıfının gelişmesinin koşullarını yaratmaktı. Devlet bir taraftan ekonomik faaliyetlerini genişletirken diğer taraftan yeni bir burjuvazinin oluşmasına zemin hazırlıyordu.

Siyasal alanda ise aynı dönem tek parti rejiminin kurumsallaştığı yıllardı. Dolayısıyla 1930’ların Cumhuriyeti, 1921’in siyasal arayışlarından da Cumhuriyet’in ilk yıllarından da farklıydı. Devlet daha merkezi, siyasal alan daha kapalı ve tekçi, ekonomi ise daha devletçi bir nitelik kazanmıştı.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından başka bir dönüşüm başladı. 1946’da çok partili siyasal hayata geçilmesi ve 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi yalnızca iktidardaki partinin değişmesi anlamına gelmiyordu. Türkiye aynı dönemde dünya kapitalist sistemi içerisindeki yerini de yeniden belirliyordu.

Elbette devletçilik bir anda ortadan kalkmadı. Kamu işletmeleri ve devlet yatırımları devam etti. Fakat özel sermayenin ağırlığı giderek arttı. Dış yardım, dış kaynak ve yabancı sermayeyle ilişkiler genişledi. Daha önemlisi Türkiye, savaş sonrasında ABD öncülüğünde şekillenen emperyalist sistemle ekonomik, siyasal ve askeri olarak daha güçlü biçimde ilişkilendi.

1952’de NATO’ya üyelik bu sürecin en görünür adımlarından biri oldu. Türkiye ordusu NATO’nun askeri yapısıyla bütünleşirken güvenlik anlayışı ve askeri doktrini de bu yeni konuma göre şekillendi. Böylece emperyalizmle ilişki, yalnızca dışarıdan Türkiye üzerinde kurulan bir bağımlılık ilişkisi olarak kalmadı. Emperyalist ilişkiler devletin, ordunun ve sermaye birikim düzeninin içine yerleşti; Mahir’in ifade ettiği gibi emperyalizm içselleşti.

Ancak bu bağımlılık, Türkiye devletini ve sermayesini bütünüyle edilgen hale getirmedi. Türkiye’nin egemen sınıfları, bu ilişkiler içerisinde sermaye biriktirmeye, güç kazanmaya ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye devam etti.

Çok partili hayata geçişle başlayan değişim de kalıcı ve kesintisiz bir parlamenter düzen yaratmadı. Sonraki otuz yıl boyunca yaşanan askeri müdahaleler, devletin siyasal biçimini yeniden şekillendirecekti.

Darbelerle Değiştirilen ve Yeniden Kurulan Rejimler

27 Mayıs 1960, çok partili dönemin ilk askeri darbesiydi. Demokrat Parti iktidarı devrildi. Ancak 27 Mayıs’ın ortaya çıkardığı anayasal yapı, sonraki askeri müdahalelerden farklı özellikler taşıyordu.

1961 Anayasası, bir darbenin ardından hazırlanmış olmasına rağmen temel haklar, örgütlenme özgürlüğü, sendikal haklar ve üniversite özerkliği açısından önceki döneme göre daha geniş bir siyasal alan açtı. Anayasa Mahkemesi kuruldu. Bununla birlikte askeri vesayetin kurumsal dayanakları da güçlendirildi; Milli Güvenlik Kurulu bu dönemde oluşturuldu.

Bu çelişki sonraki yılların siyasal hayatını da belirledi. Bir tarafta kendisini devletin ve rejimin koruyucusu olarak gören askeri-bürokratik yapı, diğer tarafta anayasanın açtığı görece geniş siyasal alan ve gelişen işçi hareketi, sendikalar, sosyalist hareket ve gençlik mücadelesi vardı.

12 Mart 1971 müdahalesi bu alanın daraltılmasının önemli dönemeçlerinden biri oldu. 1961 Anayasası’nın görece özgürlükçü hükümlerinin bir bölümü sınırlandırıldı, siyasal ve toplumsal muhalefet ağır baskı altına alındı. Bu yönelim, çok daha kapsamlı biçimde 12 Eylül 1980 darbesiyle sürdürüldü.

12 Eylül yalnızca parlamentoyu kapatan, partileri ve sendikaları yasaklayan bir askeri darbe değildi. Devletin toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden düzenleyen kapsamlı bir müdahaleydi. 1982 Anayasası güçlü yürütme, sınırlandırılmış siyasal katılım ve geniş bir güvenlik alanı üzerine kuruldu. Sendikal örgütlenme kısıtlandı, üniversiteler YÖK aracılığıyla merkezi denetime alındı, siyasal partilerin ve toplumsal örgütlerin hareket alanı daraltıldı. Türk-İslam sentezi devletin ideolojik yöneliminde daha fazla ağırlık kazandı.

Bu dönüşüme iktisadi alandaki değişim eşlik etti. 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan neoliberal program, 12 Eylül’ün yarattığı baskı koşullarında uygulanabildi. Böylece devletin otoriter biçimde yeniden örgütlenmesi ile sermaye birikim modelinin değiştirilmesi aynı tarihsel dönemde gerçekleşti.

1983’te yeniden seçimlere geçildiğinde doğrudan askeri yönetim sona erdi. Fakat 12 Eylül’ün kurduğu düzen ortadan kalkmadı. 1982 Anayasası yürürlükte kaldı; siyasal alan üzerindeki sınırlamalar ve baskıcı devlet anlayışı sonraki dönemlere taşındı.

1990’lar bu yapıya başka bir boyut ekledi. Kürt direnişinin büyümesiyle birlikte olağanüstü hal, koruculuk sistemi, köy boşaltmaları, faili meçhuller ve genişleyen güvenlik aygıtı farklı bir yönetim biçimini oluşturdu. Türkiye’nin batısında parlamenter kurumlar görece işlemeye devam ederken Kürt coğrafyasında açık kolonyalist hukuk ve güvenlik rejimi gündelik yönetimin parçası haline geldi.

Dolayısıyla AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında geride kesintisiz işleyen demokratik bir Cumhuriyet rejimi yoktu. Tek parti döneminden askeri müdahalelere, 12 Eylül düzeninden Kürt coğrafyasındaki kolonyalist yönetime kadar farklı dönemlerin kurumları ve yönetim pratikleri üst üste birikmişti.

AKP böyle bir devlet yapısını devraldı.

Peki AKP ile Değişen Nedir?

AKP’nin ilk yıllarında Avrupa Birliği üyeliği, demokratikleşme, askeri vesayetin geriletilmesi ve hukuk devleti söylemi öne çıktı. Eski askeri-bürokratik vesayetin kimi kurumları zaman içerisinde zayıflatıldı. Fakat bu süreç devlet iktidarının toplum karşısında dağıtılmasıyla sonuçlanmadı. Eski iktidar odakları gerilerken devlet içerisinde başka bir iktidar odağı güçlendi.

2010 Anayasa Referandumu bu bakımdan önemli bir eşikti. Özellikle yargının yapısına ilişkin düzenlemelerle devlet içindeki güç ilişkileri değişti. Ancak bugünkü rejimin kuruluşunu yalnızca 2010’a bağlamak, sonraki yıllarda yaşanan siyasal çatışmaları ve ittifak değişimlerini gözden kaçırmak olur.

Gezi Direnişi, 17–25 Aralık süreci ve 7 Haziran 2015 seçimleri, iktidarın dayandığı siyasal ilişkileri ve devlet içindeki güç dengelerini yeniden şekillendirdi. Ancak asıl kırılma, Suriye savaşıyla birlikte Rojava’da ortaya çıkan yeni siyasal ve askeri yapı ile HDP’nin demokratik siyaset alanında artan etkinliği karşısında yaşandı.

Bu nedele devlet, 2015 yılından itibaren Kürt meselesinde müzakere yerine güvenlik merkezli bir stratejiye yöneldi. Müzakere masası dağıtıldı, çatışmalar yeniden başladı. Ankara Gar katliamı başta olmak üzere yaşanan şiddet olayları ve çatışmalarla birlikte siyasal alanın giderek daraltıldığı yeni bir dönem başladı.

Kürt hareketinin siyasal ve askeri etkinliğini tasfiye etmeye yönelik bu strateji, kimi çevrelerce “Sri Lanka modeli”, kimilerince “darbe mekaniği” olarak adlandırıldı. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL ve 2017 Anayasa değişikliği, bu dönüşümün yeni aşamalarını oluşturdu. Siyasal iktidarın tek merkezde toplanması, yalnızca bir hükümet sistemi değişikliği değil, 2015 sonrasında belirginleşen yeni devlet stratejisinin siyasal rejim düzeyindeki karşılığıydı.

Burada yalnızca bir anayasa değişikliğinden söz etmiyoruz. Cumhurbaşkanı aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanıdır. Bakanlar parlamentonun içinden çıkmak zorunda değildir. Meclisin yürütme üzerindeki denetim araçları zayıflamış, karar alma süreçleri büyük ölçüde Cumhurbaşkanlığı çevresinde toplanmıştır. Bürokrasi ile siyasal iktidar arasındaki mesafe de önemli ölçüde daralmıştır.

Bu nedenle rejimin değiştiği tespitine itiraz etmek için bir neden yoktur. Ancak değişimin niteliğini anlamak için iki noktayı birbirinden ayırmak gerekiyor: Bugünkü rejimde yeni olan nedir? Geçmişten devralınıp sürdürülen nedir?

Yeni olan, siyasal iktidarın merkezileşme ve kişiselleşme düzeyidir. Fakat “tek adam rejimi” tanımı, yaşanan dönüşümün yalnızca bir bölümünü anlatır. Çünkü hiçbir siyasal rejim yalnızca bir kişinin iradesiyle ayakta kalmaz. Onu taşıyan uluslararası dinamikler, devlet kurumları, güvenlik aygıtları, sermaye çevreleri, siyasal ittifaklar ve toplumsal dayanaklar vardır.

Nitekim AKP’nin ilk dönemindeki siyasal ittifaklarla bugünkü ittifaklar aynı değildir. Bir dönem askeri vesayete karşı liberal çevrelerin ve Gülen hareketinin desteğini alan AKP, daha sonra bunlarla çatıştı. Özellikle 2015 sonrasında milliyetçi ve güvenlikçi devlet geleneğiyle daha güçlü bir yakınlaşma ortaya çıktı. AKP ile MHP arasında gerçekleşen ittifak bunun somut örneği oldu.

Burada dikkat çekici bir durumla karşılaşıyoruz. Cumhuriyet’in eski kurumlarının bir bölümünü tasfiye eden veya dönüştüren AKP, aynı zamanda Cumhuriyet devletinin güvenlik bürokrasisinin en milliyetçi kesimiyle ittifak kurmuştur. Dolayısıyla bugünkü rejimi 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’in mutlak karşıtı olarak okumak da onu geçmişin basit bir devamı saymak da yeterli değildir.

Elbette önemli kopuşlar yaşandı. Laiklik anlayışından bürokrasinin yapısına, devlet ile dini kurumlar arasındaki ilişkiden eğitim sistemine kadar birçok alanda ciddi değişiklikler oldu. Ancak merkeziyetçilik, güvenlikçi devlet anlayışı, milliyetçilik ve Kürt meselesinin devlet açısından taşıdığı stratejik önem ortadan kalkmadı.

Askeri-bürokratik vesayetin geriletilmesi, devletin zor ve denetim kapasitesinin geriletilmesi anlamına gelmedi. Aksine, bu kapasite yeni iktidar yapısı içerisinde farklı biçimde örgütlendi. Eskiden siyasal iktidarın karşısında veya üzerinde konumlanabilen bazı devlet kurumları, bugün yürütmeyle daha doğrudan bütünleşmiş durumdadır.

Bu nedenle yeni rejimin niteliğini yalnızca parlamentonun yetkilerindeki azalma üzerinden açıklayamayız. Devletin baskı araçlarının, siyasal ittifaklarının ve toplumsal dayanaklarının nasıl yeniden düzenlendiğine de bakmak gerekiyor. Geç faşizm, otokratik faşizm veya başka kavramlar etrafında yürütülen tartışmalar anlamsız değildir. Bir rejime ad vermek önemlidir. Ancak ad vermek, rejimin hangi ilişkiler üzerinde yükseldiğini açıklamaya yetmiyor.

Bugünkü rejimde hem kopuş hem süreklilik vardır. Kopuş, siyasal iktidarın örgütlenme biçimindedir. Süreklilik ise devletin tarihsel olarak oluşmuş kimi özelliklerinde görülür. Üstelik bu özellikler olduğu gibi korunmamış, değişen ekonomik ve bölgesel koşullar içerisinde yeniden biçimlendirilmiştir.

Tam da bu nedenle rejim tartışmasını yalnızca Türkiye’nin iç siyasal dengeleriyle açıklamak eksik olur. Çünkü devletin yeniden örgütlenmesi ve bunun sonucunda oluşan otokratik rejim, Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlenmeye çalıştığı rolle de bağlantılıdır.

Bağımlı Ülkeden Alt-Emperyal Güç Olmaya

Türkiye’nin kendi sınırlarının ötesinde nüfuz alanları oluşturma arayışı artmıştır. Ancak bu yönelim AKP ile başlamadı. Hatay’ın Türkiye’ye katılması, 1974’te Kıbrıs’a yapılan askeri müdahale ve Özal dönemindeki bölgesel güç arayışları farklı tarihsel koşullarda ortaya çıktı. Ancak özellikle 2000’lerden sonra Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri etkinlik arayışı yeni bir ölçeğe ulaştı.

Bu nedenle son yıllardaki dış politikayı yalnızca “Yeni Osmanlıcılık” kavramıyla açıklamak yeterli değildir. Osmanlı geçmişinin AKP’nin siyasal söyleminde önemli bir yeri vardır. Fakat Türkiye’nin bölgesel güç arayışı, bir tarihsel mirasa öykünmenin ötesinde, devletin ve sermayenin bugünkü arayışlarıyla ilgilidir.

Türk sermayesinin Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan faaliyetleri genişledi. İnşaat, enerji, ulaştırma, bankacılık ve ticaret ağlarına savunma sanayisinin büyümesi eşlik etti. Türkiye sınırlarının dışında askeri varlıklar oluşturdu; Suriye ve Irak’ta doğrudan askeri operasyonlar yürüttü. Diplomasi, ticaret ve askeri güç aynı bölgesel etkinlik arayışının farklı araçları haline geldi.

Fakat Türkiye bütün bunları emperyalist sistemin dışında duran bağımsız bir güç olarak yapmadı. Ekonomisinin dış finansmana, teknolojiye ve uluslararası pazarlara bağımlılığı devam etti. Askeri olarak NATO’nun parçası olmayı sürdürdü. ABD ve Avrupa kapitalizmiyle kurulan ilişkiler, Türkiye’nin ekonomik ve güvenlik yapısının temel unsurları olmaya devam etti.

Burada ilk bakışta çelişkili görünen bir durum var: Bir devlet kendisinden daha güçlü ülkelere bağımlı olurken kendi bölgesinde ekonomik, siyasal ve askeri üstünlük kurmaya çalışabilir mi?

Dünya kapitalizmini eşitsiz ve hiyerarşik bir sistem olarak düşündüğümüzde bu sorunun cevabını vermek mümkündür. En tepede ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesi çok daha yüksek güçler bulunurken aşağıya doğru farklı güç ve bağımlılık düzeylerine sahip devletler yer alır. Bir devletin yukarıya doğru bağımlı olması, kendisinden daha zayıf ülkeler ve halklar üzerinde tahakküm kurmasını engellemez.

Alt-emperyalizm kavramı bu ara konumu anlamaya yardımcı olur.

Bu kavramı yalnızca sınır ötesi askeri operasyonlarla açıklamak doğru olmaz. Mesele, sermayenin dışarıya açılması, bölgesel nüfuz alanları oluşturulması ve askeri kapasitenin bu ilişkilerle birlikte gelişmesidir. Türkiye’nin emperyalist merkezlerle kurduğu bağımlılık ilişkisi sürerken kendi sermayesinin hareket alanını genişletmesi ve bölgesinde daha etkin bir güç olmaya çalışması bu çerçevede ele alınabilir.

Bu tablo Türkiye’yi ABD ile aynı düzeyde bir emperyalist güç haline getirmez. Alt-emperyalizm kavramının anlamı da bu değildir. Kavram, dünya sistemi içerisindeki eşitsizliği ve ara basamakları görebilmek için gereklidir.

Türkiye’nin bölgesel güç arayışını yalnızca dış politikadaki tercihlerle açıklamak da eksik kalır. Savunma sanayisinin büyümesi, sınır ötesi askeri varlığın süreklileşmesi ve güvenlik siyasetinin ağırlık kazanması, içeride devletin örgütlenmesini de etkiler. Bölgesel güç arayışı ile içerideki merkezi ve güvenlikçi yönetim biçimi birbirinden bütünüyle ayrı süreçler değildir.

Bu ilişkinin en belirgin biçimde görüldüğü alanlardan biri Kürt meselesidir. Çünkü Türkiye’nin bölgesel güç arayışının yoğunlaştığı coğrafya, aynı zamanda Kürtlerin dört devlet arasında bölündüğü coğrafyadır.

İçeride İç Sömürgecilik, Dışarıda Bölgesel Güç

Kürt sorunu çoğu zaman Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarından biri olarak ele alınıyor. Kuşkusuz demokratikleşmeyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak meseleyi yalnızca demokrasi eksikliği üzerinden açıklamak yeterli değildir. Çünkü burada yalnızca hakları sınırlandırılmış yurttaşlardan değil, tarihsel olarak var olan ve dört devlet arasında bölünmüş bir ülkenin ve halkın durumundan söz ediyoruz.

Kürdistan klasik denizaşırı sömürgelere benzemez. İç sömürgeciliğin ayırt edici özelliklerinden biri, sömürgeleştiren devlet ile sömürgeleştirilen ülke arasındaki coğrafi ve demografik iç içeliktir. Zaten sömürgeciliğin bütün biçimlerinin birbirine benzemesi beklenemez. Türkiye’de Kürt coğrafyasının uzun yıllar olağanüstü hukuk, askeri yönetim, zorunlu göç, köy boşaltmaları, dil üzerindeki yasaklar ve merkezi idarenin özel güvenlik politikalarıyla yönetilmesi, devletin belirli bir coğrafya ve halkla kurduğu tarihsel ilişkinin somut biçimleridir.

Bu ilişki Türkiye sınırlarında da sona ermiyor. Irak Kürdistanı’ndaki statü, Suriye’de ortaya çıkan Kürt siyasal ve askeri yapısı ve İran’daki gelişmeler Ankara açısından yalnızca komşu ülkelerde yaşanan olaylar değildir. Bunların her biri Türkiye’deki Kürt meselesiyle bağlantılı bir güvenlik ve bölgesel güç sorunu olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki askeri varlığı ile içerideki Kürt politikası birbirinden tamamen ayrı iki alan değildir. İçeride tarihsel olarak oluşmuş güvenlik anlayışı sınırların ötesindeki politikaları etkilerken dışarıdaki gelişmeler de içeride devletin siyasal örgütlenmesine yansıyor.

Burada Şebnem Oğuz’un işaret ettiği çerçeve üzerinde durmak gerekiyor. Türkiye aynı anda farklı ölçeklerde farklı konumlarda bulunabilir: Dünya kapitalizmi içerisinde merkez ülkelere bağımlı, kendi bölgesinde alt-emperyal bir güç ve Kürt coğrafyası karşısında iç sömürgeci bir devlet.

Bu üç ilişki birbirini geçersiz kılmaz. Tersine, bugünkü devlet yapısında birbirleriyle bağlantılı hale gelir.

Özellikle 2015 sonrasında güvenlik siyasetinin yeniden ağırlık kazanması, Suriye ve Irak’taki askeri müdahalelerin süreklileşmesi, savunma sanayisinin büyümesi, yürütmenin merkezileşmesi ve milliyetçi devlet söyleminin güçlenmesi aynı tarihsel dönemde gerçekleşti. Bu eşzamanlılık, bütün bu gelişmelerin tek bir nedenle ortaya çıktığı anlamına gelmez. Ancak aralarındaki ilişkiyi görmeden bugünkü rejimin niteliğini açıklamak da güçleşir.

Kürt coğrafyasında uzun zamandır var olan savaş ve güvenlik rejimi, sınır ötesindeki askeri müdahalelerle yeni bir bölgesel boyut kazanırken devletin zor kapasitesi de yeniden örgütlendi. Bu nedenle Kürt meselesi, bugünkü rejimin yalnızca ilgilendiği sorunlardan biri değildir; devletin içeride ve dışarıda nasıl konumlandığını anlamak bakımından da belirleyici bir alandır.

Bu noktada anti-emperyalizm tartışması da farklı bir anlam kazanıyor. Türkiye’nin emperyalist merkezlere bağımlı olması, Kürtler üzerinde kurduğu egemenlik ilişkisini ortadan kaldırmıyor. Aynı şekilde Kürt hareketinin uluslararası güçlerle kurduğu ilişkiler de Kürt sorununun tarihsel ve siyasal niteliğini kendiliğinden değiştirmiyor.

Bir ilişkinin varlığını saptamakla onun niteliğini açıklamak aynı şey değildir. Temas, geçici çıkar ortaklığı, taktik askeri ilişki, stratejik ittifak ve bağımlılık farklı ilişki biçimleridir. Bunların hepsini tek bir başlık altında toplamak, tarihsel ve güncel siyasal çözümlemenin yerini hazır hükümlere bırakır.

Üstelik Kürt hareketinin emperyalist bir güçle kurduğu dönemsel ilişki tartışılırken karşısındaki Türkiye devletinin NATO sistemiyle onlarca yıllık kurumsal bütünleşmesini çözümlemenin dışında bırakmak da tutarlı değildir. Emperyalizm tartışmasında ölçüt, ilişkiyi kuran aktöre göre değişemez.

Asıl mesele, bir devletin veya hareketin dünya sistemi içerisinde hangi maddi ilişkilerde bulunduğu, bu ilişkilerin hangi koşullarda kurulduğu ve ne tür sonuçlar doğurduğudur.

Türkiye’nin bugünkü rejimini anlamak için de aynı yönteme ihtiyaç var. Yalnızca Ankara’daki iktidar yapısına bakarsak merkezileşmeyi görürüz. Yalnızca dünya kapitalizmi içerisindeki yerine bakarsak bağımlılığı görürüz. Bölgesel ilişkilerine ve Kürdistan’la kurduğu tarihsel ilişkiye baktığımızda ise devletin başka özellikleriyle karşılaşırız.

Bunlar birbirinden kopuk tablolar değildir. Bugünkü rejimin niteliği, bu ilişkilerin nasıl bir araya geldiğine bakılarak anlaşılabilir.

Sonuç: Değişen Rejim, Devam Eden Devlet

Türkiye’de rejim değişti. Parlamenter sistemin terk edilmesi, yürütmenin merkezileşmesi ve siyasal iktidarla devlet kurumları arasındaki mesafenin daralması basit bir hükümet değişikliği değildir. Ancak bu dönüşüm, yüz yıl boyunca değişmeden kalmış demokratik bir Cumhuriyet rejiminin ilk kez ortadan kaldırılması da değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca farklı rejimler ortaya çıktı. Bugünkü rejimde yeni olan, siyasal iktidarın merkezileşme ve kişiselleşme düzeyidir. Devam eden ise devletin merkeziyetçi ve güvenlikçi özellikleri ile Kürt meselesiyle kurduğu tarihsel ilişkidir.

Ancak bu süreklilik, geçmişin olduğu gibi devam ettiği anlamına gelmiyor. Devletin tarihsel özellikleri, değişen sermaye birikim ilişkileri ve bölgesel güç arayışı içerisinde yeniden biçimleniyor. Türkiye’nin emperyalist merkezlere bağımlılığı, kendi bölgesinde alt-emperyal bir güç olma arayışı ve Kürdistan’la kurduğu iç sömürgeci ilişki, bugünkü devlet yapısının farklı boyutlarını oluşturuyor. Dolayısıyla bugünkü rejimi yalnızca iktidarın tepesindeki kişiye veya hükümet sistemine bakarak açıklayamayız. Asıl mesele, siyasal iktidarın nasıl örgütlendiğini ve devletin tarihsel özelliklerinin bugünkü koşullarda nasıl yeniden biçimlendiğini birlikte kavramaktır.

Bu yazıyı paylaş

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.