İçeriğe geç
Kent

Ya Yük Olma Ya Kahraman Ol: Engelli Bireye Bırakılan İki Seçenek

Bir toplumun kapsayıcılığının ölçüsü, birkaç engelli bireyin bütün engelleri aşarak ne kadar yükseğe çıkabildiği değildir. Asıl ölçü, hiç kimsenin insan haklarına erişebilmek için o engelleri aşmak zorunda kalmadığı bir düzen kurup kuramadığımızdır.

Elif Gamze Bozo

Engelli bireylere yönelik ayrımcılık yalnızca kaldırımın yüksekliğinde, rampası olmayan binada, erişilemeyen toplu taşımada veya istihdamdan dışlanmada karşımıza çıkmıyor. Ayrımcılığın çok daha sessiz, hatta zaman zaman iyi niyet görüntüsü altında yeniden üretilen başka bir biçimi var:

Engelli bireyin yaşamını sürekli olarak kanıtlamak zorunda bırakılması.

Toplum engelli bireye çoğu zaman iki rol sunuyor.

Ya ailesinin bakımına ihtiyaç duyan, başkalarını yoran, korunması gereken ve geleceği hakkında başkalarının karar verdiği “yük” olacaksınız;

ya da bütün engelleri aşacak, okuyacak, çalışacak, sanat yapacak, sporcu olacak, ödüller kazanacak, topluma “ilham verecek” ve engelin hiçbir şeye engel olmadığını kanıtlayan bir kahramana dönüşeceksiniz.

Arada sıradan bir insan olarak yaşayabileceğiniz alan ise neredeyse yok.

Oysa engelli bireylerin temel talebi kahramanlaştırılmak değildir.

Eşit yurttaş olarak yaşayabilmektir.

“Sen Yeter ki İste” Söyleminin Arkasındaki Gerçek

Engelli bireylerin başarı hikâyelerini hepimiz biliyoruz.

“Tüm engellere rağmen üniversiteyi bitirdi.”

“Engeline rağmen sanatçı oldu.”

“Tekerlekli sandalyesi onu durduramadı.”

“Azmiyle engelleri aştı.”

“Hayata küsmedi.”

“Engel tanımadı.”

Bu ifadeler ilk bakışta olumlu görünebilir.

Fakat biraz yakından baktığımızda başka bir mesaj ortaya çıkar:

Başarabilirsen sorun yok.

Yani sistem değişmek zorunda değildir.

Kent erişilebilir olmak zorunda değildir.

Okul erişilebilir olmak zorunda değildir.

İşveren ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda değildir.

Toplu taşıma erişilebilir olmak zorunda değildir.

Kişisel asistanlık sistemi kurulmak zorunda değildir.

Çünkü yeterince azimliysen bütün bunları zaten “aşabilirsin”.

Böylece toplumsal bir eşitsizlik bireysel motivasyon meselesine dönüştürülür.

Başarılı olan engelli birey kahramanlaştırılır.

Başaramayan engelli bireye ise görünmez biçimde şu soru yöneltilir:

“O yaptıysa sen neden yapamadın?”

İşte başarı hikâyelerinin politik tehlikesi tam burada başlar.

Engel Nerede?

Hak temelli engellilik yaklaşımı çok temel bir soruyla başlar:

Sorun gerçekten bireyin bedeninde mi, yoksa toplumun o bedene göre düzenlenmemiş olmasında mı?

Tekerlekli sandalye kullanan bir insan bir binaya giremiyorsa sorun onun yürüyememesi değildir.

Sorun binanın erişilebilir olmamasıdır.

Görme engelli bir öğrenci eğitim materyallerine ulaşamıyorsa sorun görememesi değil, materyalin erişilebilir formatta hazırlanmamasıdır.

İşitme engelli bir yurttaş kamusal hizmete erişemiyorsa sorun onun işitmemesi değil, gerekli iletişim olanaklarının sağlanmamasıdır.

Engelli birey destek olmadan evinden çıkamıyorsa bunu yalnızca kişinin “bağımlılığı” olarak açıklamak da yeterli değildir.

Kişisel asistanlık, erişilebilir ulaşım ve bağımsız yaşam hizmetlerinin bulunup bulunmadığına bakmak gerekir.

Fakat başarı hikâyeleri çoğu zaman tam tersini yapar.

Engelli bireyin sistem tarafından önüne konulan engelleri aşmasını alkışlar.

Engeli yaratan sistemi ise sorgulamaz.

Önce Engel Yarat, Sonra Aşanı Alkışla

Bu çelişkiyi açıkça konuşmamız gerekiyor.

Bir eğitim kurumunu erişilemez hale getiriyoruz.

Engelli öğrenci onlarca güçlüğü aşarak mezun olduğunda:

“Azmiyle bütün engelleri aştı!” diyoruz.

Bir şehri tekerlekli sandalye kullanan insanların hareket edemeyeceği biçimde tasarlıyoruz.

Bir engelli birey buna rağmen aktif bir hayat kurduğunda:

“Hiçbir engel onu durduramadı!” diyoruz.

İş yaşamında engelli bireylerin önüne sayısız bariyer koyuyoruz.

İçlerinden biri başarılı olduğunda:

“Engeline rağmen başardı!” diyoruz.

Peki o engelleri kim koydu?

Neden engelli bireyin hayatı sürekli bir engel aşma yarışına dönüştürülüyor?

Daha önemlisi:

Neden engelli bireyin olağanüstü çabasını alkışlamak, toplumun sorumluluğunu yerine getirmesinin yerine geçiyor?

Belki de alkışlamadan önce utanmamız gereken bazı merdivenler vardır.

İlham Olmak Zorunda Değiliz

Engelli bireylerin başarılarının görünür olması elbette değerlidir.

Sorun başarı değildir.

Sorun, engelli bireyin varlığının ancak başarı üzerinden anlamlandırılmasıdır.

Bir engelli birey üniversite bitirebilir.

Milletvekili olabilir.

Sanatçı olabilir.

Sporcu olabilir.

Akademisyen olabilir.

Gazeteci olabilir.

Şirket kurabilir.

Kitap yazabilir.

Ödül kazanabilir.

Bunların her biri kıymetlidir.

Ama engelli birey bunların hiçbirini yapmak zorunda değildir.

Bir insanın insan haklarına sahip olabilmesi için topluma olağanüstü bir başarı sunması gerekmez.

Engelli birey sıradan olabilir.

Başarısız olabilir.

İşsiz olabilir.

Üniversite okumayabilir.

Üretken olmayabilir.

Bir gün hiçbir şey yapmak istemeyebilir.

Ve bütün bunlara rağmen:

Onurlu bir yaşam hakkına sahiptir.

Çünkü insan hakları başarı ödülü değildir.

“Hayata Küsmemiş”

Engelli bireylerle ilgili haberlerde kullanılan en problemli ifadelerden biri de budur:

“Hayata küsmedi.”

Bu cümle bize aslında toplumun engelli bireyden ne beklediğini ele verir.

Engelli olduğu için hayata küsmesi normalmiş gibi kabul edilir.

Eğer gülümsüyor, çalışıyor, âşık oluyor, geziyor veya üretiyorsa şaşırılır.

Çünkü engellilik hâlâ birçok insanın zihninde yaşamın olağan bir parçası değil, trajedidir.

Bu nedenle engelli bireyin sıradan bir hayat sürmesi bile başarı hikâyesine dönüştürülür.

“Tekerlekli sandalyesine rağmen evlendi.”

“Engeline rağmen anne oldu.”

“Engeline rağmen çalışıyor.”

“Engeline rağmen tek başına seyahat ediyor.”

Oysa neden “rağmen”?

Bir insanın hayatını yaşaması neden kendi bedenine karşı kazanılmış bir savaş gibi anlatılıyor?

Kahramanlaştırmak da Ötekileştirebilir

Engelli bireyi yalnızca acınacak kişi olarak görmek ayrımcılıktır.

Fakat onu sürekli kahramanlaştırmak da masum değildir.

Çünkü iki yaklaşımın ortak noktası vardır:

İkisi de engelli bireyi sıradan insan olmaktan çıkarır.

Birinde zavallıdır.

Diğerinde olağanüstüdür.

Birinde “vah vah” denir.

Diğerinde “helal olsun”.

Fakat çok daha az sıklıkla:

“Bu insanın hakkı nedir?” diye sorulur.

Engellilik meselesini merhametten de hayranlıktan da çıkarıp haklar alanına taşımak tam olarak bu nedenle önemlidir.

Engelli bireyin ihtiyacı alkış değildir.

Erişilebilirliktir.

Engelli bireyin ihtiyacı acınmak değildir.

Eşitliktir.

Engelli bireyin ihtiyacı “Sen her şeyi başarırsın” denmesi değildir.

Başarmak istediği şeylere erişebilmesi için önündeki ayrımcı engellerin kaldırılmasıdır.

“Ailene Yük Olma”

Başarı baskısının diğer yüzünde ise “yük olma” korkusu vardır.

Engelli bireyler daha çocukluktan itibaren doğrudan veya dolaylı biçimde şu mesajlarla karşılaşabilir:

“Anneni yorma.”

“Ailen senin için çok fedakârlık yapıyor.”

“Onlar da senin yüzünden çok yoruluyor.”

“Bizden sonra sana kim bakacak?”

Bu dil, engelli bireyin ihtiyaçlarını bir hak olmaktan çıkarıp aile tarafından karşılanan bir fedakârlık haline getirebilir.

Çocuk zamanla şunu öğrenebilir:

“İhtiyaçlarım başkalarına yük oluyor.”

Sonra yetişkin olur.

Ve artık başkasının söylemesine gerek kalmadan kendisi söyler:

“Fazla şey istememeliyim.”

“Kimseyi yormamalıyım.”

“Yardıma ihtiyacım olduğunu göstermemeliyim.”

“Bir şeyler başarmalıyım.”

“İşe yaramalıyım.”

“Bana verilen emeğin karşılığını vermeliyim.”

İşte burada “yük olma” korkusu ile başarı baskısı birbirine bağlanır.

Engelli bireye görünmez bir toplumsal sözleşme sunulur:

Sana destek veriyorsak, sen de olağanüstü bir şey başarmalısın.

Ya Yük Olma Ya Kahraman Ol

Böylece iki uçlu bir engellilik anlatısı ortaya çıkar.

Bir tarafta:

“Başkalarına muhtaç engelli.”

Diğer tarafta:

“Bütün engelleri tek başına aşan engelli.”

Birinci figür toplumun merhametini besler.

İkinci figür toplumun vicdanını rahatlatır.

Çünkü kahraman engelli anlatısı sayesinde şöyle diyebiliriz:

“Bakın, isteyince oluyor.”

Bu cümle son derece kullanışlıdır.

Çünkü sistemi değiştirme sorumluluğunu ortadan kaldırır.

Eğer mesele istemekse erişilebilirlik politikalarına ne gerek var?

Eğer mesele azimse ayrımcılığı neden tartışalım?

Eğer herkes kendi engelini aşabiliyorsa kamunun sorumluluğu nerede başlıyor?

Oysa hak temelli yaklaşım bunun tam tersini söyler:

İnsanların haklarına erişmek için kahraman olmaları gerekmemelidir.

Bakımın Görünmeyen Politikası

“Yük” söylemini tartışırken bakım emeğini görmezden gelemeyiz.

Engelli bireyin ihtiyaç duyduğu destek kamusal bir hak olarak örgütlenmediğinde sorumluluk aileye bırakılır.

Aile içindeyse bakım emeğinin büyük bölümü çoğunlukla kadınların üzerine düşer.

Anne yorulur.

Eş yorulur.

Kız kardeş yorulur.

Aile ekonomik olarak zorlanır.

Sonra sistemin yaratmış olduğu bu yorgunluğun faturası engelli bireye çıkarılır:

“Anneni yorma.”

Oysa sorulması gereken soru şudur:

Anneyi engelli birey mi yoruyor, yoksa bütün destek sorumluluğunu annenin üzerine bırakan sosyal politika eksikliği mi?

Devletin üstlenmediği sorumluluk aileye;

ailenin sorumluluğu kadına;

kadının yorgunluğu ise engelli bireye aktarılır.

Sonra engelli birey kendisini yük olarak görmeye başlar.

Böylece politik bir sorun psikolojik bir suçluluğa dönüştürülmüş olur.

“Bizden Sonra Ne Olacak?”

Engelli çocuğu bulunan ailelerin en ağır kaygılarından biri gelecektir.

“Biz öldükten sonra ona kim bakacak?”

Bu kaygı gerçektir.

Ancak bu soruyu da hak temelli bir yerden yeniden kurmak gerekiyor.

Neden bir engelli bireyin geleceğinin güvencesi yalnızca anne ve babasının hayatta olmasına bağlıdır?

Asıl soru:

“Bizden sonra ona kim bakacak?” değil,

“Ailesi olmadan da kendi tercihleri doğrultusunda yaşayabileceği bağımsız yaşam sistemini neden kurmadık?” olmalıdır.

Çünkü bağımsız yaşam, hiç kimseye ihtiyaç duymamak değildir.

Bağımsız yaşam; kişinin nerede, nasıl ve kiminle yaşayacağına karar verebilmesi ve ihtiyaç duyduğu desteğin biçimi üzerinde söz sahibi olabilmesidir.

Üretken Olmak Yaşam Hakkının Şartı Değildir

Başarı hikâyelerinin arkasında daha büyük bir toplumsal mesele daha vardır:

İnsanın değerini üretkenliği üzerinden ölçmek.

Modern toplum, insanları ne kadar çalıştıkları, ne kadar kazandıkları, ne kadar ürettikleri ve ne kadar “kendi kendilerine yettikleri” üzerinden değerlendirmeye eğilimlidir.

Bu anlayış engelli bireyler açısından çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Çünkü kişi çalışamıyorsa, yoğun desteğe ihtiyaç duyuyorsa veya toplumun üretkenlik ölçütlerine uymuyorsa değersizmiş gibi konumlandırılabilir.

Oysa insan haklarının temel mantığı tam tersidir.

İnsan onuru performansa bağlı değildir.

Bir kişinin değeri ekonomik üretimine bağlı değildir.

Yaşam hakkı bir performans değerlendirmesinin sonucu değildir.

İnsan önce başarılı olup sonra hak kazanmaz.

Hakları olduğu için insanca yaşamasının koşulları sağlanır.

Başarı Hikâyesi Değil, Hak Hikâyesi

Belki de artık engelli bireylerin hikâyelerini anlatma biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor.

“Tekerlekli sandalyesine rağmen üniversiteyi bitirdi.”

yerine:

“Üniversite, engelli öğrencilerin eşit eğitim hakkını sağlayabildi mi?”

“Engeline rağmen çalışıyor.”

yerine:

“İşveren erişilebilir ve ayrımcılıktan uzak bir çalışma ortamı sağlıyor mu?”

“Bütün engelleri aştı.”

yerine:

“O engelleri kim yarattı ve neden hâlâ oradalar?”

“Hayata küsmedi.”

yerine:

“Bu insanın yaşam hakkına saygı duyuyor muyuz?”

sorularını sormalıyız.

Çünkü mesele engelli bireyin ne kadar güçlü olduğu değildir.

Mesele, neden sürekli güçlü olmak zorunda bırakıldığıdır.

Engel Aşmak Değil, Engelleri Kaldırmak

Engelli bireylerin başarıları elbette kutlanmalıdır.

Ama başarı hikâyeleri, toplumsal eşitsizlikleri görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir.

Bir insan erişilemeyen bir binaya olağanüstü çabayla girebildi diye o bina erişilebilir hale gelmez.

Bir öğrenci bütün ayrımcılıklara rağmen mezun oldu diye eğitim sistemi kapsayıcı olmaz.

Bir engelli birey iş bulabildi diye istihdamdaki ayrımcılık ortadan kalkmaz.

Bir aile yıllarca bütün bakım sorumluluğunu taşıyabildi diye sosyal devlet görevini yerine getirmiş olmaz.

Bireysel başarı, sistemsel başarısızlığın üzerini örtemez.

Bu nedenle engelli bireylere artık:

“Engelleri aş.”

demek yerine topluma:

“Engelleri kaldır.”

demek gerekiyor.

Engelli insanlara “kimseye yük olmamaları” gerektiğini öğretmek yerine, destek almanın bir hak olduğunu anlatmalıyız.

Onlardan sürekli güçlü olmalarını istemek yerine kırılgan olabilme haklarını da tanımalıyız.

Kahraman olmalarını beklemek yerine sıradan olabilmelerine alan açmalıyız.

Çünkü engelli bireylerin topluma kendilerini kanıtlama borcu yoktur.

Yaşam hakkı için madalya kazanmak gerekmez.

Eşit yurttaş olmak için ilham vermek gerekmez.

İnsan onuru için üretkenlik belgesi gerekmez.

Ve bir toplumun kapsayıcılığının ölçüsü, birkaç engelli bireyin bütün engelleri aşarak ne kadar yükseğe çıkabildiği değildir.

Asıl ölçü, hiç kimsenin insan haklarına erişebilmek için o engelleri aşmak zorunda kalmadığı bir düzen kurup kuramadığımızdır.

Bu yazıyı paylaş

Yazar

Elif Gamze Bozo

Yazar ve fotoğraf sanatçısı. 1984 yılında Ankara’da cam kemik hastası olarak dünyaya geldi. Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Gazetecilik bölümü mezunu. Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi okuyor. Fotoğraf ve resim sanatıyla ilgileniyor. Edebiyat ve fotoğraf alanında uluslararası ödülleri var.

Yorum yazın

Yayımlanmaz.

Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.