Yavuz-Bitlisi İttifakı Kime Ne Getirdi, Kimden Ne Götürdü?
Yavuz'un Anadolu'daki Alevi-Kızılbaş topluluklara yönelik politikalarının ayrıntılarını burada yeniden sıralamaya gerek yok. Ancak Yavuz sonrasında Anadolu'da ortaya çıkan isyanlara, bu isyanların nedenlerine ve devlet tarafından nasıl bastırıldıklarına yeniden bakmak, bugünkü tartışma açısından daha öğretici olabilir.
Bu yazının seslendirmesi
Tarihsel olguları tek bir pencereden okumak, en iyi ihtimalle yapacağımız analizlerin eksik kalmasına; biraz daha kötü bir ihtimalle ise bugünü ve yarını anlamak için yanlış tarihsel referanslara yaslanmamıza ve bunun sonucunda derin bir yanılgının temelini atmamıza yol açabilir.
Çünkü tarih sahnesi yalnızca başrolde bulunan ve üzerine spot ışıkları tutularak öne çıkarılmış aktörlerden ibaret değildir. Sahnede, sahnenin gerisinde ve hatta görünmeyen alanlarında çok sayıda başka özne vardır. Devletler, hükümdarlar, ordular, yerel güç odakları, inanç toplulukları, köylüler, tüccarlar ve sıradan halk kitleleri aynı tarihsel sürecin farklı taraflarında yer alırlar. Bütün bu özneleri birbirleriyle ilişkileri içinde ele almadığımızda ya eksik çıkarımlarda bulunuruz ya da yanlış tarihsel referanslar üreterek bugüne dair değerlendirmelerimizi de sakatlarız.
Bunun örneklerinden biri, 15. ve 17. yüzyıllar arasında Avrupa’nın denizaşırı yayılmasıdır. Avrupalılar açısından büyük ölçüde “keşif” olarak adlandırılan süreç, keşfedildiği söylenen coğrafyalarda yaşayan halklar açısından işgal, katliam, köleleştirme ve yüzyıllara yayılan sömürgeleştirme anlamına geldi. Egemenin anlatısı yüzyıllar boyunca yeniden üretilerek ve her defasında yeniden yaldızlanarak aktarılırken, sahnedeki başrol oyuncularının arkasında olup bitenleri anlamak için Eduardo Galeano’nun ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ kitabına biraz göz atmak bile yeterince fikir verici olabilir.
Türkiye’de son günlerde hararetle tartışılan Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki tarihsel ittifakla ilgili, bir taraf (haklı olarak) bu ittifakın özellikle Anadolu Aleviliğinde yarattığı travmatik hafızaya dikkat çekiyor; diğer taraf ise meseleyi yalnızca kişilere indirgememek gerektiğine, 16. yüzyılda bu kişiler şahsında somutlaşan siyasal ittifakın Osmanlı açısından Ortadoğu’da açtığı kapılara ve yarattığı fırsatlara dikkat çekiyor. Kendi tarihsel referansları ve bakış açıları içinde değerlendirildiğinde, her iki tarafın da bütünüyle haksız olduğunu söylemek zor.
Ancak bu noktada, tarihsel olguların tek bir pencereden okunmaması gerektiği fikrine yeniden dönmek gerekiyor.
Elbette Yavuz-Bitlisi ittifakı, dönemin Osmanlı Devleti açısından yeni siyasal olanaklar yaratmış, Osmanlı’nın doğuya doğru genişlemesinin ve Ortadoğu’daki ağırlığının artmasının önünü açmış yeni bir dönemin başlangıcı olarak okunabilir. Fakat tarihte gerçekleşen bir olayın toplumun bütün kesimleri açısından aynı anlama gelmesi beklenemez. Bir devlet açısından güçlenme ve genişleme olarak görünen bir süreç, başka bir devlet, topluluk ya da halk açısından egemenlik kaybı, baskı veya yıkım anlamına gelebilir. Nitekim Yavuz-Bitlisi ittifakıyla ivme kazanan Osmanlı merkezîleşmesi ve bölgesel yükselişi, devlet penceresinden bakıldığında yeni ve parlak bir dönemin başlangıcını oluştururken, Anadolu ve Ortadoğu’da yaşayan halklar açısından aynı anlamı taşımadı.
Bu çerçevede Yavuz’un yönetim tarzına da bakmak gerekir. Yavuz döneminin karakteristik özelliklerinden biri, merkezî otoritenin rakipsizleştirilmesi ve devletin siyasal alan üzerindeki denetiminin güçlendirilmesidir. Bu dönemde siyasal muhalefet ile mezhepsel farklılıklar giderek birbirine bağlanmış, Safevîler dışarıdaki bir rakip olmaktan çok, Anadolu’daki taraftarları ve nüfuz alanları nedeniyle Osmanlı açısından aynı zamanda bir iç güvenlik ve egemenlik sorunu haline gelmiştir.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir “Osmanlı-Safevî çatışması” değildir. Aynı zamanda Osmanlı’nın merkezî Sünni düzenini güvence altına almak, onu güçlendirmek ve Anadolu’daki alternatif siyasal-mezhepsel bağlılıkların etkisini kırmak için yürüttüğü mücadelenin bir parçasıdır. Bugünün siyasal diliyle bire bir örtüşmese de bunu bir bakıma “iç cephenin güçlendirilmesi” mantığıyla karşılaştırmak mümkündür.
Yavuz’un Bitlisi ve benzeri yerel güç odaklarıyla kurduğu ittifakların da katkısıyla güçlenen siyasal hegemonya, Osmanlı’nın bölgesel bir süper güç haline gelmesinin kapısını açtı ve Ortadoğu’da Osmanlı hâkimiyetinin zeminini hazırladı. Devlet açısından bu son derece parlak bir gelişmeydi. Ancak bu “parlak” anlatı, olayların yalnızca Osmanlı sarayından bakıldığında görünen yüzüdür. Yavuz’un doğu seferleri Osmanlı merkezli tarih yazımında “fetih”, “düzenin tesisi”, “İslam dünyasının siyasal bütünlüğünün güçlendirilmesi” ve “adaletin götürülmesi” gibi kavramlarla anlatılabilir. Fakat bölge halkları açısından aynı gelişmelerin farklı hafızalar ve siyasal anlamlar ürettiğini görmek zor değil.
Çünkü her fetih, aynı zamanda bir egemenlik değişimidir. Bir devletin topraklarının genişlemesi, kaçınılmaz olarak başka bir siyasal yapının, yerel iktidarın veya topluluğun egemenlik alanının daralması anlamına gelir. Bir devlet için gerçekleşen her genişleme, başka devletlerin, halkların veya toplulukların alanlarına düşen bir gölgeyi de beraberinde getirir.
Tarihsel süreci doğru kavrayabilmek için, aynı olayın farklı toplumsal özneler açısından farklı anlamlar taşıyabileceğini kabul etmek gerekir. Bu bağlamda Osmanlı’nın Ortadoğu’ya ilerleyişini yalnızca “gelişme” kavramıyla açıklamak yeterli olmaz. İstanbul açısından bu süreç imparatorluk inşası, siyasal merkezîleşme ve genişleme olarak görülebilirken, Şam, Kahire veya Anadolu’nun belirli Türkmen toplulukları açısından başka bir egemen gücün ekonomik, askerî ve siyasi hâkimiyeti altına girmek anlamına gelebiliyordu.
Yavuz dönemindeki dönüşüm yalnızca Ortadoğu’daki siyasal dengeleri değiştirmedi. Anadolu’daki toplumsal ve mezhepsel dengeler üzerinde de kalıcı etkiler yarattı.
Yavuz’un Anadolu’daki Alevi-Kızılbaş topluluklara yönelik politikalarının ayrıntılarını burada yeniden sıralamaya gerek yok. Ancak Yavuz sonrasında Anadolu’da ortaya çıkan isyanlara, bu isyanların nedenlerine ve devlet tarafından nasıl bastırıldıklarına yeniden bakmak, bugünkü tartışma açısından daha öğretici olabilir.
Bunun örneklerinden biri Celalî isyanlarıdır. Bu isyanların ilk aşamalarında dini, mezhepsel ve Safevî etkiler belirgin biçimde öne çıksa da zaman içerisinde Anadolu’da derinleşen toplumsal ve ekonomik kriz, isyanların bileşimini ve karakterini değiştirdi. Başlangıçta dini-mezhepsel ve siyasal muhalefetin önemli bir yer tuttuğu hareketler, ağırlaşan vergi yükleri, tımar düzenindeki çözülmeler, savaşların yarattığı ekonomik baskı, geçim kaynaklarının daralması, köylülerin topraklarından kopması ve taşradaki silahlı grupların çoğalması gibi nedenlerle giderek daha belirgin bir toplumsal ve sınıfsal karakter kazandı.
Dahası, devletin bu hareketlere verdiği cevap da meselenin anlaşılması bakımından önemlidir. Devletin gözünde asi, eşkıya, fesatçı ya da düzen bozucu olarak tanımlanan grupların ortadan kaldırılması siyasal düzenin korunmasının gereğiydi. Fakat aynı olayın diğer tarafında ağır askerî operasyonların, idamların, sürgünlerin, zorunlu göçlerin ve ekonomik yıkımın doğrudan muhatabı olan geniş halk kitleleri vardı. Tüm bu süreç sonunda devlet daha güçlü ve merkezî hale gelirken, halkın önemli bir bölümü kendisini daha güvensiz ve daha kırılgan bir toplumsal düzenin içinde bulabiliyordu.
Yavuz ve Bitlisi’nin tarihsel ittifakının Osmanlı açısından yarattığı sonuçları görmek önemlidir. Bu ittifakın Osmanlı’nın doğu siyasetinin güçlenmesine, Anadolu üzerindeki hâkimiyetinin tahkim edilmesine ve Ortadoğu’daki büyük siyasal dönüşümün gerçekleşmesine katkısını inkâr etmek tarihsel gerçekliğin bir bölümünü görmezden gelmek olur.
Fakat bununla yetinmek de aynı ölçüde eksik bir tarih okumasıdır. Çünkü bir devletin güçlenmesi, o devletin egemenliği altında yaşayan bütün insanların aynı ölçüde güçlenmesi anlamına gelmez. Bir imparatorluğun genişlemesi, fethedilen toplumların da genişlemesi değildir. Bir siyasal merkezin güçlenmesi, taşradaki halkın güçlenmesi değildir. Bir devletin “gelişmesi”, o gelişmenin bedelini ödeyenlerin de geliştiği anlamına gelmez.
Bu nedenle Osmanlı’nın Yavuz’la başlayan büyük bölgesel yükselişini yalnızca askerî zaferler ve toprak kazanımları üzerinden değil, bu yükselişin toplumsal maliyetleri üzerinden de okumak gerekir.
Yavuz-Bitlisi ittifakının tarihsel mirasını yalnızca “Osmanlı’nın Ortadoğu’da yükselişinin başlangıcı” olarak görmek de yeterli değildir. Bu yükselişin diğer yüzünde Anadolu’nun mezhepsel çatışmaları, merkezî otoritenin sertleşmesi, toplumsal ve ekonomik baskıların büyümesi, isyanlar, köylerin boşalması, kitlesel yoksullaşma ve şiddet bulunmaktadır.
Dolayısıyla Yavuz-Bitlisi ittifakı ile kapısı aralanan “parlak” gelişme süreci, ne Ortadoğu halkları ne de Anadolu halkları açısından aynı derecede bir “parlaklık” taşımaktadır.
Tarihin yalnızca kazananların hikâyesinden ibaret olmadığını hatırlamak zorundayız. Bu nedenle asıl sorulması gereken, devletin güçlenmesinin bedelini kimlerin ödediğidir.
1 yorum
🙏
Yorumunuz yayımlanmadan önce onaydan geçer, bu yüzden hemen görünmez.