Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Anadolu Kulübü: Bir Ayrıcalığın Tarihi

Babam bürokrattı. "Anadolu Kulübü'ne gidiyor" cümlesinin evde nasıl bir ağırlık taşıdığını hatırlarım, resmi bir kıyafet kodu var mıydı bilmiyorum ama bizim evin kıyafet kodlarına göre ceketine mendil takması ve kol düğmesiyle kravat tokası gerekirdi oraya girmek için… O kapıdan ben hiç girmedim. Tabii ki çocuklar oranın bir parçası değildi; kulüp sadece belli bir yetişkin çevresinin mekanıydı, onu idrak etmiştim.

Anadolu Kulübü: Bir Ayrıcalığın Tarihi

1990’larda Necatibey’deki Atatürk Lisesi'nde okuduğum için kulübün İzmir Caddesindeki yerini gayet iyi biliyordum; zira okul çıkışlarında mecburen hep önünden geçerdim. Ama tuhaf olan şuydu: O kadar çok geçmeme rağmen tabelası neredeyse hiç fark edilmezdi. Bina oradaydı, herkes onun ne olduğunu bilirdi, ama kendini göstermeye hiç tenezzül etmezdi.  Arkadaşlarıma gösterirdim önünden geçerken, bence büyük haber niteliği taşıyordu, ama kimse pek neden bahsettiğimi, oranın neden önemli olduğunu anlamazdı; belli ki ben de o mekanın önemini duygu düzeyinde kavramış ama nedenini anlamamıştım. O bina tam olarak böyle bir yerdi zaten; herkesin bildiği ama çoğu insanın hiç görmediği bir mekân. Adı geçerdi, girilmezdi; önünden geçilirdi, ama hiç görülmezdi. Tam da bu görünmezlik, kulübün karakterinin bir parçasıydı aslında: Kendini ilan etmeyen, ama varlığından da hiç şüphe duyulmayan bir kurum.

Yıllar sonra anlıyorum ki bu duygu tesadüf değildi. Anadolu Kulübü, kuruluşundan beri tam olarak böyle bir yer olmak üzere tasarlanmıştı: görünür ama erişilemez, herkesçe bilinen ama yalnızca birkaçına açık. Sırlar mekanı. Önceliklilerin, belirli bir sınıf aidiyetinin, devletlûların mekanı.

Bir Cumhuriyetin Kendine Yer Araması

1926 yılının Ekim ayına, henüz üç yaşındaki genç Cumhuriyet'in başkentine gidelim. Ankara o günlerde hâlâ inşa halindeydi; hem taş hem de fikir olarak. Yeni kurulan devletin bürokratları, milletvekilleri, diplomatları bir araya gelecek, tanışacak, konuşacak; ama nerede? Osmanlı'nın kulüp kültürü İstanbul'da kalmıştı, Ankara'nın kendine ait bir buluşma zemini yoktu henüz.

İşte bu boşluğu doldurmak üzere, 31 Ekim 1926'da, doğrudan Mustafa Kemal'in isteği ve talimatıyla bir kulüp kuruldu. Kulübün adını da bizzat kendisi koydu. "Anadolu" kelimesinin onun söylevlerinde taşıdığı ağırlık düşünülürse bu hiç şaşırtıcı değildi; ona göre bu kelime yalnızca bir coğrafyayı değil, kurtuluşun, direnişin ve yeni bir başlangıcın tümünü ifade ediyordu. Ankara'nın başkent yapılması zaten kendi başına bir meydan okumaydı: İstanbul'un yüzyıllarca payitaht olmuş, kozmopolit, Osmanlı'nın mirasını taşıyan merkeziyetine karşı, yeni rejim meşruiyetini bilinçli biçimde Anadolu'nun içine, "ihmal edilmiş" o topraklara yerleştiriyordu. Mustafa Kemal'in kendi ifadesiyle amaç, “Anadolu'yu yeniden bir uygarlık merkezi haline getirmek”ti. Kulübün adında geçen "Anadolu" da işte bu daha büyük projenin bir parçasıydı: Yeni kurulan bürokratik-siyasi sosyal hayatı bile, İstanbul'un değil, Ankara'nın ve "Anadolu"nun damgasını taşıyan bir çatı altında örgütlemek.

Kulübün ilk fahri başkanı, dönemin başbakanı İsmet İnönü'ydü. Nizamnamesine bakıldığında amaç çok açıktı: Başkentte oturan Türk ve yabancı üyelerin, yani devlet “adam”larının, bürokratların, yabancı elçilerin bir araya gelip tanışması, görüşmesi, bilgi alışverişinde bulunması. Kulüp resmî bir devlet kurumu değildi ama devletten kopuk da hiç olmadı: bina kirası uzun yıllar Dışişleri Bakanlığı bütçesinden karşılandı, fahri başkanlığı Başbakan'a, doğal başkanlığı ise Dışişleri Bakanı'na verildi.

Gayriresmi Bir Meclis

Zamanla kulüp, kuruluş amacının çok ötesine geçti. On yıllar boyunca burası, resmî toplantı salonlarında söylenemeyenlerin konuşulduğu, krizlerin perde arkasında yumuşatıldığı, siyasi kulislerin döndüğü gayriresmi bir meclis gibi işledi. Milletvekilleri, bakanlar, üst düzey bürokratlar, yabancı büyükelçiler, hepsi aynı salonlarda, aynı masalarda buluşuyordu. Babamın kuşağı için oraya girebilmek işte tam da bu ağa dahil olmak demekti.

Kulübün Ankara'daki ilk yılları mütevazı bir merkez binasında geçti. Ancak 1960'lara gelindiğinde ihtiyaç büyümüştü. 1961'deki genel kurulda kulübün merkezinin Yenişehir'de, İzmir Caddesi'nde olduğu tüzüğe geçirildi; yönetim, daha geniş bir bina için önce eski yapıyı yıkıp yerine yenisini yapmayı düşündü, sonra bu planı geçici olarak rafa kaldırdı. Ama fikir kaybolmadı: 1965'te bugünkü merkez binasının inşaatı başladı ve üç yıl süren bir çalışmanın ardından, 14 Haziran 1968'de dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından törenle hizmete açıldı. 1391 metrekarelik bir arsa üzerinde yükselen, dokuz katlı iki bloktan oluşan bu bina, tam da benim çocukluğumda bildiğim o sessiz, ihtişamsız ama nüfuzlu yapıydı. Dışarıdan bakan küçük bir tabelanın ötesinde bir şey görmezdi.

Denizin Kıyısındaki Yaz Kanadı

Kulübün hikâyesinin bir de yazlık, daha hafif bir yüzü var: Büyükada. Bu hikâye aslında Ankara'daki kulüpten çok daha eskiye, 1906 yılına dayanıyor. O yıl adada, bugün oyun salonunun bulunduğu "sarı ev" olarak anılan binada, İngiltere'deki bir yat kulübünün şubesi olarak "Yacht Club of Princess" adıyla küçük bir kulüp açılmıştı. Hemen yanındaki Giacomo Oteli yanıp da arsası satışa çıkınca, o dönemki kulüp başkanı İngiliz avukat Leon Pearce girişimi üstlendi ve bugün "beyaz ev" ya da "tarihî bina" diye bilinen asıl merkez yapı, 1908'de bu arsa üzerinde inşa edildi. Böylece "Prinkipo Yacht Club Company Limited" adıyla kurumsallaşan kulüp, uzun yıllar adadaki İngilizlerin ve Levantenlerin en önemli sosyal buluşma noktalarından biri oldu.

Kulüp, zamanla birkaç kez el ve isim değiştirdi. 1923'te "Büyükada Yat Kulübü Osmanlı Anonim Şirketi" oldu; Cumhuriyet'in ilanının hemen ardından, 29 Temmuz 1924'te ise adını "Büyükada Yat Kulübü Türk Anonim Şirketi"ne çevirdi. Ama bu şirket uzun ömürlü olmadı: 1937'de iflas edince, yine Atatürk'ün teşvikiyle Anadolu Kulübü, şirketi icradan satın aldı ve kendi Büyükada şubesi haline getirdi. Böylece siyasetin nabzı yaz aylarında adaya taşındı; aynı bürokrasi, aynı sohbetler, sadece deniz kenarında ve daha rahat bir kıyafetle devam etti.

1950'lere gelindiğinde, artan üye sayısıyla birlikte sarı ev ve beyaz evin yanına bir otel ihtiyacı doğdu. Bunun için açılan ulusal mimari yarışmasını, döneminin önemli mimarlarından Turgut Cansever ile Abdurrahman Hancı'nın projesi kazandı. Yani kulübün Büyükada'daki yüzü, sıradan bir müteahhit işi değil, Türk mimarlık tarihine geçmiş isimlerin elinden çıkma bir tasarımdı. Bugün kulübün Büyükada şubesi dört parselde yayılan yedi yapıdan, toplam 350 yatak kapasiteli beş büyük binadan oluşuyor: biri idare binası, biri oyun binası, ikisi ise hâlâ tarihî eser niteliğini koruyan köşkler. Beyaz ev 1979'da bir yangın geçirmiş, onarılıp 1981'de yeniden hizmete girmiş; sarı ev ise adanın hâlâ en eski yapısı olarak, giriş katındaki oyun salonuyla kulübün köklerini taşımaya devam ediyor.

Yani Büyükada şubesi, Ankara'daki o ağırbaşlı, tabelasız binanın tam tersi bir ruh taşıyor: aynı çevrenin, aynı ayrıcalığın deniz kenarındaki, güneşli, biraz daha gevşemiş hali. Kışın Kızılay'da sessizce süren o nüfuz, yazın burada, havuzun ve bahçenin arasında, çok daha keyifli bir kılığa bürünüyordu.

Bir Ayrıcalığın Mirası

Bugün Anadolu Kulübü'nün adı hâlâ bir şeyleri çağrıştırıyor. Bunun en taze örneği, geçtiğimiz günlerde yaşandı: CHP'den istifa eden 91 milletvekiliyle kurulan Yeni Parti, kurucular kurulunun ilk toplantısını başka hiçbir yerde değil, tam da Anadolu Kulübü'nde yaptı. Genel Başkan Özgür Özel, seçimi tesadüfe bırakmadığını açıkça söyledi: kulübün Atatürk'ün talimatıyla, İsmet İnönü başkanlığında kurulduğunu, ilk kurucularının tamamının CHP'li milletvekilleri olduğunu ve toplantının kulübün 100. yıldönümüne denk geldiğini özellikle vurguladı. Mesaj açıktı: "CHP'den ayrıldık ama Cumhuriyet'in ve Atatürk'ün kurucu mirasının asıl sahibi biziz" iddiasını, sözle değil mekânla anlatmak.

Muhafazakâr çevreler aynı günü başka bir çerçeveden gördü: Özel'in sabah Hacı Bayram-ı Veli Camii'nde cuma namazı kılıp, öğleden sonra "yabancı misyonların da ağırlandığı içkili kulüp" diye tarif ettikleri bu mekâna gitmesini bir tutarsızlık, hatta stratejik bir samimiyetsizlik örneği olarak sundular. Onlara göre günün ilk yarısındaki dinî imgeyle ikinci yarısındaki seçkinci-laik imge arasında bir çelişki vardı.

İki okuma da, aslında, benim çocukluğumda hissettiğim şeyin bir yankısı: Kulüp hâlâ, kiminle özdeşleştiğine göre farklı anlamlara gelen, hâlâ herkesin bir şekilde "bildiği" ama üzerinde hiç uzlaşılamayan bir sembol. Ama benim için bu kulübün hikâyesi tarih kitaplarındaki bir paragraftan ibaret değil; okul çıkışlarında defalarca önünden geçtiğim, ama tabelasını bile doğru dürüst göremediğim bir binanın hikâyesi. Kulüp görünmezdi çünkü göstermeye ihtiyacı yoktu. Ama kimin, neyin parçası olduğunu herkes biliyordu; sadece o parçadan sayılmayanlar, bunu hep uzaktan, üstelik fark bile etmeden geçip giderek izlemek zorundaydı.

Mustafa Kemal, başkenti İstanbul'dan Ankara'ya taşırken zaten bir mekân üzerinden mesaj veriyordu; kulübe "Anadolu" adını koyarken de aynı dili konuşuyordu. Özgür Özel'in aynı günde önce camiye, sonra Meclis binasına, sonra da bu kulübe uğraması da o dilin bugünkü bir tekrarı. Hangi mekâna gidildiğinin, orada ne söylendiğinden bazen daha çok şey anlattığı bir gelenek. Anadolu Kulübü'nün benim hafızamda böyle bir yeri var. O görünmezliği nedeniyle, belki Ankara’nın da sadece bürokratlarının (ya da onların çocuklarının) hafızasında, oraya girebilenler ve giremeyenler olduğunu bilenlerin hafızasında bir yeri vardır.

Yeni Parti, bu mekanı görünür kıldı. Acaba devletlû olmayan çoğunluk için bu gibi mekanları ulaşılabilir de kılacak mı? 

Yazar Ecehan Balta

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış