Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Ankara’nın Eşekli Yıllarını Anıştıran İki Resim

1958 yılında Burdur’un Karamanlı ilçesinde doğdu. 1982 yılında gittiği Paris’te kaldı. O gün bugündür Fransa’nın başkentinde yaşıyor. Yurt dışında çok sayıda sergi düzenlediyse de Türkiye’deki 3. kişisel sergisini Eylül/Ekim 2016’da Ankara’da açtı.

Ankara’nın Eşekli Yıllarını Anıştıran İki Resim

Ressam Hasan Saygın’ın yapıtlarını sergileyen Soyut Sanat Galerisi sanatçının yaşamının özetlendiği ve resimlerinden örneklerin yer aldığı bir de katalog bastırdı. Bu katalogda gördüğüm iki resim, Ankara’nın 1920 ve sonrası, -Cumhuriyet dönemi Ankara’sının ilk yılları- hakkında yazılanları ve de o yıllara, giderek 1960’lara ilişkin bir takım fotoğrafları anımsamama yol açtı.

Fotoğraflardan biri 1920’lerde Atpazarında çekilmiş. Kaledeki saat kulesinin çevresinde yer alan Atpazarı, Odunpazarı diye de anılır. Atpazarına gelen köylüler yetiştirdikleri ürünlerini, at, eşek, inek ve öküzlerini alıp satarlarmış.

Bir öteki fotoğrafta Ankara’nın oduncuları görülüyor. Ankara’nın oduncularını, 1950-1960 yılları arasında başbakan yardımcılığı, çalışma, sanayi ve devlet bakanlığı görevlerinde bulunan yazar Samet Ağaoğlu, çocukluk ve gençlik anılarının yer aldığı “Hayat

Bir Macera” başlıklı kitabında anlatır: “Bunlar Kızılcahamam’dan, Ayaş’tan, Güdül’den hatta daha uzaklardan zayıf eşeklerin sırtına on-on beşer parça odun yükleyerek Ankara’ya gelirler, en çok iki-iki buçuk liraya satarak, bu para ile ne alabilirse alıp dönerlerdi. ‘Odun alan, odun alan!’ Ankara sokaklarının kış aylarında eksilmeyen feryadıydı.” (s. 162)

Samet Ağaoğlu 1923 yılında Ankara’ya ayak basar. Anılarında, halkın başta gelen kişisel taşıtının eşek olduğunu vurgular. Eşek, dönem için önem taşıyan
bir hayvan. Hem sahibini taşır, hem de yük. Örneğin, pikniğe gidilirken, “Dik yokuşu inmek kolay, çıkmak zordu. Yaşlılar eşeklere binerlerdi. Ziya (Gökalp) Bey’i, babamı, (Yusuf) Akçura’yı yürümemekte inat eden eşeklerin üstünde görmek kahkahalarla güldürürdü bizi.” (s.130) Köylüler, ürünlerini pazara eşeklere yükleyerek

getirirler. Dönemin Ankara’sının yollarında motorlu tek taşıt yoktur. Ulaşım kağnılar, faytonlar, arabalar, yaylılar, atlar ve eşeklerle sağlanmaktadır.

Nezihe Araz da 1920 Ankara’sında ulaşımın nasıl sağlandığını özetler: “Toplu taşımacılık yok, yani otobüs, minibüs, tramvay gibi nimetler Ankara’ya henüz girmemiş. Ulaşım aracı olarak şehir dışında kağnı, şehir içinde yaylı, körük ve landon denilen ve bugünün özel otomobil kavramını karşılayan at arabaları, tatar arabaları ya da sadece atlar ve eşeklerle yapılıyor.”

Dönemin bir başka tanığı, Samet Ağaoğlu gibi 1923 yılında Ankara’ya gelmiş olan Falih Rıfkı Atay. Der ki: “Eşek, yerli halkın başlıca nakil vasıtası olmakta devam ediyordu. Sık sık, sokaklarda tellallar:

- Eşek bulaan... Eşek bulaan... diye haykırarak kaybolmuşları arardı.”

Eşek dönemin Ankara’sında kişisel binek aracı. Kadın olsun, erkek olsun bir yerden bir yere eşeğe binerek gidiyor. Üçüncü fotoğraf tarihe karışmış olan Ulus’taki Fresco Bar’ın önünde çekilmiş. Fotoğrafta eşeğe binmiş biri kadın, biri erkek iki Ankaralı görülüyor.

Ankaralıların eşeğe ille de binmiş olmaları gerekmiyor elbette. Nitekim Milli Mücadele döneminde Ankara’ya gelmiş olan İngiliz gazeteci-yazar Grace Ellison, “İlk Meclis’in Perde Arkası/1920-1923” ve “Bir İngiliz Kadını Gözüyle Kuva-i Milliye Ankarası” başlıklı kitaplara imza atmıştır. İkinci olarak andığım kitabı 1999 yılında Büyükelçi Osman Olcay’ın Türkçesiyle “Ankara’da Bir İngiliz Kadını” başlığıyla yayımlandı. İşte Ellison’un o kitaptaki gözlemi: “...köylüler, erkek olsun, kadın olsun, yüklü eşeklerine binmiş veya en az kendileri kadar sabırlı hayvanlarının yanında yürüyerek geçiyor. Sanki Kutsal Kitap sayfalarından henüz çıkmış insanlar gibiler.” (s. 154)

Batı Hıristiyan sanatında “kutsal” kişilerin yük ve binek hayvanı eşektir. Örneğin, Bakire Meryem ile nişanlısı Yusuf’u Beytüllahim yolunda gösteren bir betide çiftin yükünü bir eşeğin taşıdığı izlenir. Çift, Beytüllahim’e vardığında kalacak yer olarak ancak bir ahır bulur. Orada konakladıkları sırada, günü dolan Meryem İsa’yı dünyaya getirir. Örneğin, İsa’nın gözlerini açtığı ahırı gösteren bir resimde, bir öküz ile bir eşek figürü yer alır. Mekân bir ahır olduğuna göre öküz ve eşek figürlerine yer verilmiş olması doğal karşılanabilir.

Ne var ki, 4. yüzyıldan itibaren konuya ilişkin olarak yapılmış resimlerde bu iki figürün kullanılagelmiş olmasının ahır ile ilgisi yokmuş. Tanah’ta “Yehova’nın kurtuluşu” anlamına gelen Yeşaya (İşaya = Isaiah) adıyla sözü edilen, putataparlıkla karıştırılmış Yahudigeleneğine karşı çıkan Yahudi peygamberi, yazdığı “Yeşaya kitabı”nda demiş ki:

“Öküz sahibini, eşek efendisinin yemliğini bilir, ama İsrail halkı bu kadarını bile bilmiyor, halkım anlamıyor.”

Kim ne demişse demiş. Benim demek istediğimse şu: Grace Ellison’un, Ankara’daki yüklü eşeklerine binmiş ya da yanlarında yürüyen kadın ve/ya da erkek köylüleri Kutsal Kitaptan fırlamış insanlara benzetmesine Kutsal Kitapta anılan kişilerin, tuvallere, çokluk eşek figürü ile birlikte yansıtılmış olması yol açmış olmalıdır.

Tarihçi, öğretmen ve gazeteci Enver Behnan Şapolyo
da 1920’li yılları betimlediği “Atatürk ve Seymen Alayı” kitabında Ellison’un gözlemini doğrular: “Dikmen, Çankaya, Esat’ta bağları olan Ankaralılar, eşeklerinin iki tarafında heybelerine yiyeceklerini koyup, ellerindeki halkalı sopaları sallayarak, tıkır tıkır bağa giderlerdi.” (s.70)

Avusturya doğumlu mimar Ernst Egli, anılarında 1927-1940 ve 1953-1955 yılları Ankara’sını anlatırken, “Kızılcahamam, Ankara’nın içme suyunu temin eden barajın yapıldığı Çubuk, koni şeklindeki bir dağ tepesinin çevresinde sarılı gibi duran Kalecik, Polatlı ve Anadolu usulü tahta semerli eşek sırtında tırmandığımız Elmadağ gezdiğimiz yerlerdi. Ben semerden aşağıya indiğimde – daha doğrusu düştüğümde – bacaklarım sanki bana ait değilmiş gibi hisseder ve yürümekte zorluk çekerdim” der. Sonra da, Beyrut’taki hamsin fırtınasını anımsatan bir toz fırtınasıyla ilk kez Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Yenişehir’e yürürken karşılaştığını anımsar: “O tarihlerde bu yol üzerinde fazla bina yoktu ve yolun solunda, İç Anadolu’dan Ankara’ya mal taşıyan eşek ve deve kervanlarının konakladığı boş bir alan vardı. Fırtına başladığı sırada da bir deve kervanı yoldan geçiyordu. Develer fırtınaya hiç aldırmadan ağır aksak adımlarıyla yola devam ediyorlardı.”

Egli’nin 1930’lu yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Yenişehir’e uzanan yol üzerindeki geniş bir alanda, İç Anadolu’dan Ankara’ya mal taşıyan, dönemin ulaştırma araçları eşek ve develerin konakladığına değgin (dair) aktardığı bilgi, bugünün Ankara’sında yaşayanlarca kolayca algılanabilir mi?!

Kentteki motorlu taşıt sayısının artmakta olduğu yıllara gelindiğinde bile eşekler kent halkına hizmet vermeyi sürdürüyordu. Nitekim Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nin (AFSAD’ın) yayın organı “Fotoğraf” dergisinde yayımlanan 1960’lı yıllarda saptanmış 4. Fotoğraf Ankara’da eşekle ulaşımın sürmekte olduğunun da kanıtı.

Andığım fotoğrafları ve alıntıları çağrıştırdı Hasan Saygın’ın iki resmi: Eşeğe binmiş kadın resmine verdiği ad “Dönüş”. Eşeğe binmiş erkek resmine verdiği ad ise, “Günaydın Halil Dede”.

Katalogda “Rönesans ressamlarından esinlenerek”

çalıştığı vurgulanan Hasan Saygın’ın gerçekçi (realist) çalışmalarının ön planda olduğu belirtiliyor. “Dönüş” ve “Günaydın Halil Dede” (diğer resimleri görülmese bile) “gerçekçiliğini” belgeliyor.

Soyut Sanat Galerisinde düzenlenen sergisine uygun görülen başlık “Yılların Ardından” idi. Doğrusu ya, bu sayfalarda yer alan iki tablosu, beni yılların ardına/gerisine taşıdı. Ne denli taşıdığı ise, bu yazıda andıklarımla/alıntıladıklarımla/anlattıklarımla belirginleşmiştir sanırım.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış