Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Ben Sana Mecburum Bilemezsin: Erdoğan'ın İktidara Mahkumiyeti

Sistemin idarî yapısını dönüştürerek kaybolan iktidarını tahkim etti, devlet mekanizması içindeki yalnız/tek adamlığının altını çizecek idarî reformları (CBHS ve diğerleri) pekiştirdi, 15 Temmuz’daki İslâmcı darbe girişimini bir fırsat bilerek tüm muhalefeti tasfiye etti ve tüm bunları da fiilî bir koalisyonla (Cumhur İttifakı) yapmayı, özetle bir millî şef replikası, bir neverland (CBHS) inşa etmeyi tercih etti. İşte bu süreç aynı zamanda, Erdoğan’ın kendisini iktidara mahkûm etmesinin de yolunu açtı.

Ben Sana Mecburum Bilemezsin: Erdoğan'ın İktidara Mahkumiyeti

 

Rubbicon’u Geçmek

Cesar, Galya Seferi sırasında, Rubbicon Nehri’ni geçerken “Alea Iacta Est” der; zarlar atıldı, ok yaydan çıktı, gemiler yakıldı anlamında. 49 yılda miladın evvelinden eklersek, üç aşağı beş yukarı 2 bin 75 senelik lâf -ki dünün Türkiye’sini izah etmek için de cuk oturuyor. Dün İmamoğlu ve Erdoğan da Rubbicon Nehri’ni el ele aştılar; ya herro ya merro sınırını kol kola geçtiler. Ölümünden 137 yıl sonra Namık Kemal (1888) İstanbul’a dönmüş de Tercüme Odası’ndaki makamından “Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin. Dönersem kahbeyim [iktidar] yolunda bir azîmetten” diyerek bağırıyor gibiydi. Gerçi kahpe feleğin cefâ bulutları İmamoğlu’nun tepesinde epeydir toplanıyorlardı; ama geçtiğimiz cuma, sağanak olup yağdılar. Erdoğan’ın keyfi ise CHP’nin el yordamıyla da olsa sokağı örgütlemeye koyulmasıyla ve tüm muhalefetin Büyükşehir Belediye Başkanı arkasında saf tutmaları, “Uydum hazır olan İmam[oğlun]a” diyerek niyet edip sokaklarda iftitah tekbiri getirmeleri ile kaçtı. Tansiyonu yükselince Anayasa Mahkemesini kapatmaktan dem vuran Devlet Bahçeli de Özel’e “Yargıya saygı dur partinde otur!”[1] diye mırıldanasıydı ama Ali Mahir Başarır ona gecikmiş bir cevap verdi.[2] Ayıp etti mi, etti. Yaşlı başlı adamceyize, bir pîrifâniye, siyasî hayatımızın abdalı Devlet Bey’e “Çeneni kapat!” denir mi? Üstelik adam hasta.

İmamoğlu’nun dava dosyalarında gizlilik kararları var ama, hay maşallah, başta polisaj basını olmak üzere davanın her ayrıntısı tüm sosyal medyada ve basında tüm detayları ile tartışılıyor. Geçtiğimiz günkü yazıda da dile getirmeye çalışmış, İmamoğlu’nun Kent Uzlaşısı suçudan (!) adli kontrol ile serbest kalması ancak sadece akçeli davalar nedeniyle tutuklu yargılanması sebebiyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmayacağını, başka bir CHP’li” ismin Meclis üyelerinin oylarıyla seçilme imkânı olduğunu dile getirmiştim. Hiç kuşkusuz, o gün bu gündür farklı görüşten insanların bile içlerinde yer aldıkları siyasî eylemler, iktidarın İmamoğlu’na Kent Uzlaşısı suçundan (!) ceza ver(e)memesinde etkili olmuştu.

AKP yeni bir Gezi Direnişi’ni göze alamadı. Muhalefet de zaten çok daha uzun süre bu eylemleri organize edebilme kapasitesine -yapısal olarak da- sahip değildi. Zaten Ramazan Bayramı yakın, üniversitelerde de sınav haftası var; bunları da unutmamak lazım. Bu da hem CHP’ye hem de AKP’ye sokakların ısısını düşürebilmek ve birer adım geri atabilmek için uygun bir zemin de yaratacak gibi.

AKP İmamoğlu ve etrafını içeri attı ama İstanbul’u CHP’den almadı; CHP İmamoğlu’nu içeriden alamadı ama hem İstanbul Büyük Şehir Belediyesini vermemiş oldu hem de İmamoğlu’nun yıldızını biraz daha parlattı. AKP, CHP’ye Kent Uzlaşısı’yla; CHP, AKP’ye Sokak Uzlaşısı’yla ceza kesti. AKP yeni bir Gezi’ye karşı CHP yeni bir Gezi için hazırlıksız olduklarını fark etti. Aynı gün yurdun çeşitli illerine ve üniversitelere yayılan ve uzun süre sürebilecek eylemler her iki kesimi de benzer nedenlerle rahatsız etti. AKP üniversiteleri susturamayacağını, CHP de sakinleştiremeyeceğini gayet iyi, gayet iyi fark etti. Lakin tüm bunlar hem İmamoğlu’nun hem de Erdoğan’ın makam hırslarına zerre gem vurmadı. İmamoğlu, Türkiye siyasetinde cumhurbaşkanlığı (evvel zaman olsaydı başbakanlığı da katmak gerekirdi) makamına gelebilmek için elzem mecburî hizmetini yapmak için Silivri’ye yolculandı. Erdoğan’ınsa yeniden seçilmek istediğini söylemek doğru değil; onunki bir isteğin çok ötesinde bir zarûret, mecbûriyet mahkûmiyet.

2022 yılının son haftalarında Gazete Duvar’daki yazımda şöyle yazmıştım:

Erdoğan geçtiğimiz günlerde ‘2023’te milletten kendi adımıza son kez istediğimiz destekten alacağımız güçle, Türkiye Yüzyılı inşasını başlatıp bu kutlu bayrağı gençlere teslim edeceğiz.’ diyerek son kez seçimlere iştirak ettiğini beyan etse de ben bunun sadece gayri ciddi değil mümkün olmadığını da düşünüyorum… [Söylemek istediğim husus] Erdoğan’ın bir daha (hukukî olarak) aday olup olamayacağı, seçilip seçilemeyeceği değil; aksine ben onun değil sadece 2023 seçimlerinde, 2028 ve 2033 seçimlerinde de aday olmak ‘zorunda’ olduğunu düşünenlerdenim. Erdoğan adaylığa mecburdur; iktidara mahkûmdur.[3]

Hâlâ aynı fikirdeyim -ki zaten o zaman yazdıklarımın bugün gerçekleştiklerini de zaten görmekteyiz. Erdoğan iktidara mecburdur, mahkûmdur. O zaman yazıklarımın hâlâ arkasındayım. “Erdoğan’ın bir seçim yenilgisini Demirel gibi “Şapkamı alır giderim!” esprisi ile ya da “Halk bize muhalefet görevi verdi!” olgunluğu ile karşılamakta zorlanacağı kuvvetle muhtemeldir. Tüm bu nedenlerledir ki bir seçim yenilgisinin Erdoğan’ın siyasal sistemden tasfiyesi, politik habitatın dışına itilmesi anlamına geleceğini Erdoğan’ın sadece gelecek seçimlerde değil, ondan sonraki, ondan sonraki seçimlerde de aday olmak zorunda kalacağını düşünüyorum.”

AKP, 7 Haziran 2015’te tek başına iktidar olma vasfını; 1 Kasım’a gelindiğinde ise artık bir “güçlü bir ana muhalefet partisi” olma şansını kaybetmişti. Haziran-2015 seçimlerinden sonra beklenen, Türkiye’nin Dördüncü Merkez Sağ (AKP) Dönemi’nden sonra Dördüncü Koalisyonlar Dönemi’ne girmesiydi; bu olmadı. Erdoğan resmî, hukukî bir koalisyon hükümeti içinde yer almayı ya da ana muhalefete geçerek kendisine rağmen kurulacak bu güçsüz koalisyon hükümetinin bir an önce yıkılmasını beklemeyi tercih etmedi. Aksine seçimlerin yenilenmesine karar almayı ve ülkenin doğusunda yaşanan (handiyse) bir iç savaşı yeğledi: Sistemin idarî yapısını dönüştürerek kaybolan iktidarını tahkim etti, devlet mekanizması içindeki yalnız/tek adamlığının altını çizecek idarî reformları (CBHS ve diğerleri) pekiştirdi, 15 Temmuz’daki İslâmcı darbe girişimini bir fırsat bilerek tüm muhalefeti tasfiye etti ve tüm bunları da fiilî bir koalisyonla (Cumhur İttifakı) yapmayı, özetle bir millî şef replikası, bir neverland (CBHS) inşa etmeyi tercih etti. İşte bu süreç aynı zamanda, Erdoğan’ın kendisini iktidara mahkûm etmesinin de yolunu açtı.

Aynı yılın ağustos ayındaki yazımda ise dilim döndüğünce bu sürecin temellerini  ele almaya koyulmuş, süreçle ilgili olarak şu noktaların altını çizmeye gayret etmiştim.[4]

1- AKP, kurulduğu tarihten bugüne, herhangi bir sağ parti, sağ partilerden herhangi biri olmadı. İktidarda olmanın ve konjonktürün de verdiği avantajla, bir sağ partiler-konfederasyonu gibi davrandı. Sadece Süleyman Soylu ya da Numan Kurtulmuş gibi o dönemde parti içerisinde öne çıkan, farklı partilerden AKP’ye transfer olmuş isimleri kastetmiyorum. Bülent Arınç ya da Abdülkadir Aksu da dâhil olmak üzere birçok ismi de hatırlamanızı isteyeceğim. Parti, teknik olarak Fazilet Partisi içerisindeki liderlik yarışından sonra yaşanan bölünmeye müteakip Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki bir ekip tarafından kurulmuştu. Ancak iktidarda kaldığı süre içerisinde parti bir sağ koalisyon hâline geldi. 2002 yılından bu yana yapılan seçimlerde sağın aldığı oyları, 1983 sonrasında yapılan seçimlerde sağın aldığı oylarla karşılaştırdığımızda da AKP’nin bu niteliğini açıkça görebiliriz. Üç aşağı beş yukarı, AKP’nin 2002’den bu yana aldığı oylar, 1983 sonrasında sağın aldığı toplam oylara oldukça yakındır. Sağ, bugün ana hatlarıyla, AKP içerisinde temsil edilmektedir [-ki bu vasfını son zamanlarda giderek yitirmekte olduğunu da not etmek gerekiyor.] Bu ayrıntı neden önemli? Çünkü Tayyip Erdoğan kendi önderliğinde, Fazilet Partisi’nden bölerek kurduğu, kuruluşunun her adımında emeğinin, belirleyiciliğinin olduğu AKP’de tek adam olmak istiyor. Ancak geçen 14 yılın ardından AKP, artık o AKP değil. Kuruluşunda da belirgin olan sağ konfederasyon karakteri geçen yıllar içerisinde artık AKP’nin temel niteliği hâline gelmiş durumdadır.

2- Tayyip Erdoğan’ın tek adamlığına yönelik tepkinin tek kaynağı AKP’nin niteliği (sağ konfederasyon) değildir. CBHS ile ilgili tartışmalar da bu noktada önemlidir. CBHS ile ilgili gündem, AKP’nin sağ-konfederasyon niteliğine, bu da Erdoğan’ın tek/yalnız adamlık tartışmalarına eklemlenerek birbirlerinin içine girerler. Her bir tartışma birbirinden etkilenen, birbirini etkileyen, tetikleyen unsurlardır. Türkiye’de cumhurbaşkanları ve başbakanlar arasındaki güç dengesi 1950 yılında değişmiştir. Cumhurbaşkanı seçilmesinin akabinde Bayar, Demokrat Parti (DP) tüzüğünün bir gereği olarak parti üyeliğinden istifa etmiş; bu gelişme artık yeni genel başkanın cumhurbaşkanı değil de başbakanlar olmasının önünü açmıştır. Darbe dönemleri de dâhil olmak üzere, Türkiye siyaseti artık cumhurbaşkanları üzerinden değil başbakanlar üzerinden okunmaya başlanacak, siyasetin direksiyonunda başbakanlar yer alacaklardır…

3- Bu değişim, aslında, değişmeyen bir noktanın da altını çizer. DP’yle cumhurbaşkanları ile başbakanlar arasındaki güç dengesi değişir; başbakanlar siyasetin belirleyicileri hâline gelirler. Ancak değişmeyen şey, parti genel başkanlarının (Erken Cumhuriyet Dönemi’nde bu kişi cumhurbaşkanı, DP ve sonrasında ise artık başbakandır) parti örgütü üzerindeki hâkimiyeti, parti içerisindeki güç dengeleri üzerindeki belirleyiciliğidir. Nitekim ilçe teşkilatlarından parti merkez karar yürütme kurullarına kadar partilerin içlerindeki örgütsel zincirde parti genel başkanlığının belirleyiciliği hiçbir zaman değişmemiş, aynı kalmıştır. O parti içerisinde siyasî yaşamına devam etmek isteyen kişinin parti genel başkanı ile -bir şekilde- uygun bir mod tutturması gerektiğini söylemeye bile gerek yok. Bu da siyasal partilerdeki lider ve örgütsel değişimi, partilerin türbülans dönemleriyle sınırlandırmaktadır. Bir başka ifadeyle, partiler ancak kendi içlerinde yaşadıkları siyasal sarsıntı, çalkantı dönemlerinde lider değişimini gerçekleştirebilmiştir. Diğer dönemlerde kurultaylar, bir nevi 23 Nisan törenleri, partinin tek yumruk tek yürek olduğunun dosta düşmana gösterildiği iman tazeleme törenleri olma özelliğini nadiren aşmışlardır. Sadece yakın tarihimizde, Deniz Baykal’ın CHP’den ayrılışı, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içerisindeki liderlik/kurultay tartışmaları da Türkiye’deki siyasal parti liderliğinin ve buna bağlı örgütsel dönüşümün ne kadar sarsıntılı olduğunu göstermesi açısından önemlidir. [2022’de yazılan bu yazıda belirtmem mümkün olamazdı elbette ama buna 2024’te Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu yerine genel başkan seçilmesi örneğini de ekleyebiliriz.]

4- Tayyip Erdoğan ve danışmanları Türkiye siyasî hayatının bu değişmeyen realitesinin elbette farkındadırlar. Özetleyeyim: Parti örgütlenmesi üzerinde kim denetim sahibiyse ilçe/il teşkilatlarından, milletvekili aday adaylarına, MYK’dan diğer tüm parti organlarına kim/ler belirleyici olabiliyorlarsa siyasal yapıda da onlar etkili olabilmektedirler. Türkiye’de cumhurbaşkanlığı etkili, önemli, saygın… bir mevkiydi, ancak, bu kadar, fazlası asla değil. 1950’den bu yana siyaset, önemli, saygın cumhurbaşkanları tarafından değil ne kadar eleştirilirse eleştirilsinler ne kadar beğenilsin ya da beğenilmesin, parti örgütü üzerinde söz, yetki, karar sahibi olan genel başkan ve onun etrafında şekillenen parti oligarşisi elindedir. Unutmadan hatırlatalım ki Robert Michels’in oligarşinin tunç kanunu olarak adlandırdığı bu yapı, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada geçerlidir; Tabii ki…en fazla da ülkemizde geçerlidir.

5- Tayyip Erdoğan’ın isteği, bir cumhurbaşkanının yetki ve saygınlığı ile bir genel başkanın parti örgütü üzerindeki (ve dolayısıyla da siyasal yapının geneli üzerindeki) hâkimiyetini bir araya getirmektir. Bu AKP’yi bir siyasal özne olmaktan çıkaracak, Tayyip Erdoğan’ın oynadığı siyasal satrançtaki taşlardan biri hâline getirecek; özetle, bir siyasal özne olarak AKP’yi siyasal yapıdan tasfiye edecek bir girişimdir.

Yaşadığımız diyemeyeceğim, yaşamakta olduğumuz süreçle ilgili sohbete sonraki günlerde devam edelim. Konuşmak ama sadece konuşmak değil birbirimizi de dinlemek zorunda olduğumuzu unutmamamız lâzım. Apolitiklikle suçlanan Z kuşağını ve Yeni Çözüm Süreci ile ilgili tartışmaları da yaşadığımız  süreçle ilgili olarak konuşmamız gerekiyor.

Keyifli günler…

 

[1] https://www.youtube.com/watch?v=KySSJFiHJZo

[2] https://www.tele1.com.tr/mhplilerden-chpli-basarira-adamin-disini-sokerler

[3] Mete Kaan Kaynar, “Bu onun son seçimi değil; olamaz”, Gazete Duvar, 19 Aralık 2022 https://www.gazeteduvar.com.tr/bu-onun-son-secimi-degil-olamaz-makale-1594359

[4] Mete Kaan Kaynar, “AKP iktidarından AKP’nin iktidarına: Reistokratlık”, Gazete Duvar, 16 Ağustos 2022, https://www.gazeteduvar.com.tr/akp-iktidarindan-akpnin-iktidarina-reistokratlik-makale-1577597

Yorumlar (1)

Salih ÖZGENÇ

8 gün önce / 25.03.2025

"AKP, CHP’ye Kent Uzlaşısı’yla; CHP, AKP’ye Sokak Uzlaşısı’yla ceza kesti. AKP yeni bir Gezi’ye karşı CHP yeni bir Gezi için hazırlıksız olduklarını fark etti. Aynı gün yurdun çeşitli illerine ve üniversitelere yayılan ve uzun süre sürebilecek eylemler her iki kesimi de benzer nedenlerle rahatsız etti. AKP üniversiteleri susturamayacağını, CHP de sakinleştiremeyeceğini gayet iyi, gayet iyi fark etti. Lakin tüm bunlar hem İmamoğlu’nun hem de Erdoğan’ın makam hırslarına zerre gem vurmadı. İmamoğlu, Türkiye siyasetinde cumhurbaşkanlığı (evvel zaman olsaydı başbakanlığı da katmak gerekirdi) makamına gelebilmek için elzem mecburî hizmetini yapmak için Silivri’ye yolculandı. Erdoğan’ınsa yeniden seçilmek istediğini söylemek doğru değil; onunki bir isteğin çok ötesinde bir zarûret, mecbûriyet mahkûmiyet" Ellerinize, yüreğinize, emeğinize sağlık sevgili hocam. Her satırınız, her sözcüğünüz, her cümleniz, her öngörünüz üzerinde düşünmeye değer bir makale. Ne mutlu ki öksüz ülkemin sizin gibi özel ve güzel akil insanları var. Soluğunuz kesilmesin...

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla