Türkiye ile eşzamanlı Avrupa şehirlerinde de protesto ve destek gösterileri yapıldığını biliyorsunuzdur. Belki haberdar olmadığınız, bu 1 yıl içinde yaşananları anlatan Almanca kitaplar yazıldığı. Her birini anmak isterim; Deniz Yücel’den ‘’Überall ist Taksim-Her Yer Taksim’’, Tayfun Guttstadt’tan ‘’Çapulcu’’, Binooki Yayınevi’nden ‘’Gezi Anthologie-Gezi Antolojisi’’, Martin Niessen’den ‘’Die Tage von Gezi, Ein Roman-Gezi Günleri, Bir Roman’’, içlerinde Claudia Roth’un da yer aldığı 6 yazarın kaleme aldığı bir ebook ‘’Gezi Bleibt-Gezi Kalıyor’’. Bu çalışmalardan biri de arkadaşlarım Ebru Taşdemir ve Canset İçpınar tarafından kaleme alınan ‘’Ein Türkischer Sommer in Berlin-Berlin’de Bir Türk Yazı’’. Solfasol’un bu sayısındaki yazım için Ebru ile bir sohbete oturduk.
Gezi sürecinde sabahlara kadar ‘neler oluyor, bu ne şiddet’ diyerek çırpındığımız dertlenmelerimizi, Game of Thrones seyretmeyen Ebru’nun ‘Winter is coming Tayyip ne demek’ sorusu benzeri Gezi mizahı ile dallanıp budaklanan online yazışmalarımızı, yüreğimizde sizlerle yanyana direndiğimiz geçen Haziran’ı andık.
Şehnaz Azcan - Ebru, Almanya’da yaşayan ve çalışan bir birey olarak kendini tanıtmanı istesem; yani burada büyümek, eğitim almak, burada yaşamak seni nasıl şekillendirdi diye sorsam...neler anlatırsın?
Ebru Taşdemir - İşçi çocuğu, burada doğmuş büyümüş, eğitim almış ve burada çalışma hayatına başlamış bir gazeteci, aktivist ve iki çocuk annesi olmakla birlikte; her zaman iki ülke arasinda gidip gelen, bazen bir tarafa daha çok eğilen, bazen de öbür taraftaki gelişmelere ağırlık veren bir insan. Sonuçta Almanya’da gurbetçi ya da göçmen değil, Türk gelenekleriyle yetişmiş fakat bir yerden sonra mantıksız olduğu zaman da bunları sorgulayan bir Almanyalı oluvermişim. Almanyalı lafını seviyorum bu arada.
ŞB - Peki geçen sene Gezi başladığında neler hissettin? Gezi bir süreçse, sen sürece ne zaman dahil oldun? Tarafın neydi?
ET - Tarafım Roboski’den beri belliydi. Ardından da Reyhanlı’da medyaya yayın yasağı gelince iyice sinirlenmeye başladım. Gezi’yi ilk başta ekşisözlük’ten takip ettim. Henüz twitter’de ne yapılır, ne edilir bilmiyordum. Bir arkadaşımla hatta facebook’tan yazıştık “Tuhaf şeyler oluyor İstanbul’da” dediğimi hatırlıyorum. Bir iki gün sonra yine unutulacak bir protesto zannettik. Ardından 31 Mayıs geldi ve artık tamamen kaptırdığımı hatırlıyorum...saatlerce bilgisayar karşısındaydım, ki sevmem.
ŞB - Gezi’ye Avrupa’nın çoğu şehrinden hemen destek geldi, yürüyüşler protestolar yapıldı. Sanırım Canset ve seni kitap yazmaya kadar götürecek deneyimleriniz de böyle başladı. Berlin’de neler oldu kısaca özetlemeni istesem?
ET - İlginç olan, hemen 31 Mayıs gecesi de burada bir grup İstanbullu öğrenci bir yürüyüş düzenledi...bu yürüyüşler o haftasonu da devam etti, katılımı Berlin için oldukça fazlaydı. Hiçbiri 3.500- 5.000 kişinin altına düşmedi. Türklerin yoğun yaşadığı Küçük İstanbul dediğimiz Kreuzberg’de Kottbuser Tor Meydanı’nda bir destek çadırı kuruldu ve destek piknikleri, destek eğlenceleri düzenlendi. En büyük yürüyüş sanırım Gezi Parkı boşaltıldıktan sonra gerçekleşti; polis bildirimine göre 10.000’den fazla, kendi verilerine göre 20.000 insan yürümüştü. Yeryüzü sofraları vs. burada pek tutmadı. Şehir alanını zaten kendimize açtığımızdan Berlin›de, yazın devamlı piknik halindeyiz, sokaklardayız. Gezi›nin en harlı zamanlarında toplantılarla, sanatsal aksiyonlarla ve para toplayarak solcu bir gazetede tam sayfa bir ilan yayınlatarak destek mesajları verildi. Ama Temmuz ortası biraz dinmeye başladı; tatile gidenler, yaz vs. etkisini gösterdi. Bir daha da bu kadar büyük bir katılım gerçekleşmedi zaten, ufak çapta gösteriler olsa bile.
ŞB - O sıralarda Alman kamuoyu ve politikacılarından da yorumlar geliyordu...senin gözlemlerin neler, Avrupa’da siyasete ve protesto kültürüne bakışı da bu noktada karşılaştırmanı bekleyerek soruyorum; Gezi nasıl karşılandı, nasıl algılandı sence burada?
ET - İlk başlarda pek bir yere koyamadılar, hatta Arap Baharı ile kıyaslayan, Suriye›deki gibi iç savaşa çeken haberleri gördüm. En seviyesiz haberi de BILD gazetesi yaptı, direnişçi güzeller diye İstanbul kızlarının fotoğraflarını bastığını hatırlıyorum. Alman medyası da burada kısmen sınıfta kaldı, hala Anadolu Ajansı’nın ve TRT’nin saygın ve güvenilir olduğunu düşünenler çoktu çünkü. Ardından ilginç bir şey oldu: Çok sayıda Türkiye kökenli gazeteci arkadaşım Gezi›ye gidip haber yaptılar. Bir nebze daha doğru ve derinlikli haber yapabildiler. Çünkü genelde orada bulunan yabancı basın temsilcisi muhabirler de Türkçe bilmiyorlar. Politikacılardan genelde Gezi’yi destekleyen açıklamalar geldi. Hükümeti destekleyen var mıydı?? Bilmiyorum...Almanya’da AKP lobisine çalışan Türk kökenli politikacıları saymazsak tabii.
ŞB - Ve sizin için yani sen ve Canset İçpınar için, kitap yazma fikrinin doğduğu ana gidersek; neler hatırlıyorsun? Bir de, kitap ikinizin o günlere dair yaşadıkları ve Berlin’deki eylemlerde yer alan aktivistlerin bir güncesi adeta; kitap sizin yaşadıklarınızın bir belgesi olması için mi yazıldı yoksa yaşamayan ve haberdar olmayanlara bir rehber olmasını mı düşündünüz...hedef okuyucu kitleniz kimler diyebilirsin?
ET - Canset’le Ece Temelkuran’ın Berlin’deki okuma akşamındaydık. Kreuzberg’de her yıl bir gece boyunca okuma etkinlikleri olur, her yerden yazarlar gelir. O akşamı hatırladığımda, neredeye 30 derece sıcakta, küçük bir kütüphanede sıkış tıkış bir insan kalabalığı vardı. 150 kişi yazarın tanıtmak istediği kitabı değil, Gezi’yi konuşmak istedi. Ne kadar etkilendiğimizi, her şeyin değişeceğini, oradaki ve Berlin’dekilerle gurur duyduğumu hatırlıyorum. Ben de tam başka bir kitap yazmakla meşguldüm. Arkadaşım ve meslektaşım Canset’e dert yandım, başka bir şey düşünemediğimi, tamamen Gezi üzerine kafa yorduğumu anlattım. Kitap yaz dedi, şakayla karışık. Anca beraber yazarsak dedim. O akşam doğdu o fikir. Ama hala olsun mu olmasın mı diye tereddütdeydik...Ve sadece Berlin’de kendimizin ve çevremizin değişimiyle ilgili bir kitap olmasına karar verdik. Aslında çok özel bir zamandı, o anı saklamak için yazdık. Hedef kitlesi de bizim gibi iki ülkeye ilgi duyanlar. Alman ya da Türk olmak zorunda degil ama.
ŞB - Kitap Nisan’da çıktı. Okuma akşamları yaptınız, neler yaşadınız? Nasıl tepkiler aldınız? Beklediğin değişim yaşanmış mı, değişimi hissedebiliyor musun bu geçen 1 yılın sonunda?
ET - İyi tepkiler aldık, henüz değişim için çok erken, aynı Türkiye›deki gibi. Şimdiye dek memnunuz, ilgi gördü kitap; bizim hikayemizi kapsıyor çünkü, bunun için okuma etkinliklerine gelen herkes kendi hikayesini de katıyor söyleşi bölümünde...bazen de burada da aktif olmanın yollarını arıyoruz. Büyük bağlamda göçmen aktivist gruplarda bir değişim yaşandı mı, ona bakmak lazım. Daha çok insan politize oldu mu, derneklerarası çalışmalara bakmak lazım. Henüz bu konuda tam bir bilgim yok. Aradan bir yıl geçti fakat neler neler oldu! Bazen buradan baktığımızda Türkiye’de insanların gündeme nasıl yetiştiklerini merak ediyoruz ve şaşırıyoruz. Çok kötü şeyler oldu, çok iyi şeyler de. Ama kutuplaşma burada da hissediliyor. Bir kemikleşme var, o kesin; aynı Türkiye’deki gibi.
ŞB - Peki bir gazeteci olarak, Türkiye Almanya ilişkilerini nasıl görüyorsun? Erdoğan Gezi›den bu yana kendi kitlesini oluşturarak toplumu ayrıştırdı senin de dediğin gibi. Özellikle Almanya›da benzer bir kitleyi keskin bir şekilde ortaya çıkarmak için beraber çalıştığı politikacı ve akademisyen profesyonellerden oluşan bir lobisi de var. Burada kamplaştırılan sorgulamayan, fanatik destekçilerle Almanya’da ne yapmak istiyor? Göçmen kökenli Türk toplumu etkileniyor mu bu propagandalardan ve gergin ilişkilerden?
ET - Etkileniyor tabii ki. Burada daha etkin, daha çok güç odaklı bir büyük abi projesi inşa etmeye çalışıyorlar. Buradaki çoğu insan da buna meyilli. Alman politikacılar, bu ülkenin göçmen ülkesi olduguna bir türlü karar veremediğinden, 2014’de hala vatandaşlık konusunda çift mi tek mi diye saçma sapan bir pasaport tartışması var mesela. Ve daha da fazla alanı kapsayan göçmen kökenlilerin sorunları; eğitim sorunundan tut, aile ve kadın problemlerimize. Türk hükümetleri yıllardır hap şeklinde yardımlar, katkılar sunuyorlar; hepsi görünürde! Buradaki insanı tanımadan yapılan yüzeysel çalışmalar. Türkiye ve Almanya ilişkileri gergin olabilir ama hiç bir zaman kopmaz bence. Ancak daha kötüsü; son yaşananlar gösteriyor ki, nefret söylemine bu gidişle burada da alışmamız lazım.
Mesela ben Soma faciasından sonra, orda söylenen bir beddua cümlesine yazısında yer veren ve faciayı yaşayanların ettikleri bu söz editörleri tarafından başlığa çekilen Spiegel muhabiri arkadaşımın yüzüne bakamıyorum. Bana daha bir ay önce Türk dilinin güzelliğinden bahsetti, şimdi tamamen çirkin taraflarını tanıdı ve hatta İstanbul’u terk etmeye mecbur kalmasına kadar gitti bu süreç. Bu muhabir UETD, yani buradaki AKP lobiciligini üstlenen derneğin düzenlediği Köln mitinginde yuhalandı. Çoğumuzun ağzımıza zor alacağımız küfürlerle karşılaşması beni tekrar bir düşündürdü. Nefret ve İslam ne kadar birleşebilir bilimiyorum, ama “dış mihrak”lara karşı verilen bir savaş var, halbuki kendimiz de dış mihrak ülkesinde yaşıyoruz.
ŞB - Gezi’yi yazarak belgeleyenlerden oldunuz; sen ve Canset’in bu direnişte, direniş antolojisinde bir yeri var. Son sözünü şöyle isteyeyim senden; ilerde burda büyüyen çocuklarımıza okumaları için kitabını verirken hangi cümleyle yapacaksın bunu?
ET - ‘’Hatırlıyor musunuz, “Her yer Taksim, her yer direniş” diyorduk ya o günlerde, işte bunun hikayesi bu. Almanca hem de, kolay okursunuz.
Yorumlar (0)