Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Cem Eroğul ile Kent Yaşamı Üzerine Söyleşi

Solfasol Gazetesi’nin okuru Murat Sevinç, bizim için İstanbul’da kent ve kimlik üzerine iki söyleşi yaptı. İlki Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin emekli hocası Prof. Dr. Cem Eroğul ile. Eroğul, İzmirli bir aileden geliyor. 1964 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek lisansını Paris’te, doktorasını SBF’de tamamladı. 1980 darbesi sonrasında, çok sayıda meslektaşı gibi memuriyeten atıldı. Yılar sonra Danıştay kararı ile Fakülte’ye döndü. Emekli olduğu güne dek SBF Anayasa Kürsüsü hocalığı yaptı. Yaşamını İstanbul’da sürdürüyor.

Cem Eroğul ile Kent Yaşamı Üzerine Söyleşi

Murat Sevinç: Hocam, sizdeki kent algısını öğrenmek istiyorum. ‘Şehir insanı özgürleştirir.’ ifadesi, burjuvazinin tarihsel mekânı oluşu, yüzyılar içinde yaşadığı dönüşüm vs. Bildiğiniz, yılarca başkaca bağlamlarda anlatığınız konular bunlar. Siz İzmir, Ankara ve İstanbul’da yaşadınız ve sonuçta İstanbul’da karar kıldınız. Sizce kent nedir?

Cem Eroğul: Şehir tarihsel olarak neyse, benim için de o. Tarihsel olarak şehir, köy yaşamından farklı olarak, köye göre çok daha yaygın ve renkli insan ilişkilerinin ortamı; ikincisi, sanatsal entelektüel ihtiyaçlarını az çok karşılayabilecek bir çevre. Örneğin yaz kış Bodrum’da yaşayamazdım. Çünkü yeterince geniş, farklı, renkli etkinlik olanakları yok. İnternet işi çok kolaylaştırmış olsa da, özellikle kültürel etkinliklerden yoksun kalıyorsun.

M.S.: Türkiye’de 81 il var ama herhalde 81 şehir yok. Siz ne düşünürsünüz?

Cem Eroğul: Yok tabii. Çünkü özelikle dini tutuculuk nedeniyle, pekâlâ şehir olabilecek yerleşim yerleri artık boğucu mekânlar haline getirilmiştir. Örneğin, Ankara, İstanbul, İzmir ve belki Adana, Eskişehir, Bursa gibi az sayıda yerleşim yeri dışında az çok sanat, edebiyat merakı olan, entelektüel zevkleri olan, buna uygun bir çevre arayan bir insanın boğulduğunu hisetmeden yaşayabileceği yer yok Türkiye’de. Eskiden böyle değildi.

M.S.: Eskiden şehir denilebilecek yerin sayısı daha mı çoktu?

 Cem Eroğul: Tabii ki. Çok daha fazlaydı. Çünkü bu yalnızca bir boyut sorunu değil, bir “hava” sorunu. Ben gençken, kadın eli sıkmayacak denli gerici olan kaymakam yoktu örneğin. Böyle yöneticilerin varlığı bile, kimi yerleri yaşanmaz kılmaya yeter. M.S.: Peki yaklaşık 45 yıl yaşadığınız Ankara sizin için ne ifade ediyor şu anda? Cem Eroğul: 1960’da geldim 2010’da ayrıldım Ankara’dan. Bu eli yıl içinde Ankara’nın gerçekten şehir özlemine yanıt verdiği dönem, 1960-1971 arasıdır. 1971 darbesinden itibaren sürekli kötüye gitmiştir Ankara. Son olarak Gökçek’ten sonra ise yaşanmaz hale gelmiştir.

 M.S.: O dönem sizi Ankara’ya bağlayan neydi?

Cem Eroğul: Devlet tiyatroları çok gelişkindi, bale o zaman başlamıştı, CSO konserleri… M.S.: Hâlâ var bu saydıklarınız. Cem Eroğul: Doğru, var ama Kızılay’da piyasa, kızlı oğlanlı grupların serbestçe Cebeci’den Kızılay’a yürüyebilmeleri, tedirgin olmadan yürüyebilmeleri… Şimdi bu hava yok ne yazık ki. Tabii, Ankara deyince çok da geneleyemem doğrusu. O söylediğim yıların özgürlük havası, Ankara’nın benim yaşadığım kısmı için geçerliydi. Ulus’tan, Altındağ’dan söz etmiyorum. Nihayetinde Çankaya ilçesi benim andığım. Cebeci, Kızılay vs. Bir de Bahçelievler dahil buna tabii. Böyle bir Ankara’ydı o.

M.S.: Şehir algınızda özelikle ‘farklılıklara’ vurgu yaptınız. Bu kavram içinde eşit yurtaşlığın önemi büyük. Çeşitlilik ise bunun bir parçası. Türkiye için daha özel olan bir durum, azınlıkların da bu çeşitliliğin bir parçası olması. Daha doğrusu olması idi.

 Cem Eroğul: Tabii ki. Ben bunu yakından biliyorum; İzmir nedeniyle. İzmirliyim biliyorsun. Alsancak’ta, çarşıda, kasapla ya da balıkçıyla Rumca konuşulması çok istisnai bir şey değildi. Bu yalnızca Gayrimüslimlerin varlığıyla da ilgili değildi. Giritliler örneğin. Müslüman Giritliler Rumca konuşuyordu. Özelikle İzmir’de, aşağı yukarı Osmanlılar ile birlikte o topraklara yerleşmiş ve çok büyük olasılıkla İtalyan cumhuriyetlerinden, özelikle Ceneviz’den (Cenova cumhuriyetinden) kaynaklanan bir nüfus vardı. Bunlar özelikle tütün, kuru incir, kuru üzüm ticaretiyle ve taşımacılıkla, toplumda özgül bir ağırlık sahibi olmuşlardı. Bu da tabii Müslüman Türk burjuvazisi için bir rol modeliği oluşturuyordu. Ek olarak, söz konusu azınlık Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi olma rolünü de oynuyordu. Batılı yaşam tarzının Müslüman bir topluma yumuşak bir biçimde taşınmasının aktarma kemerleri rolünü oynuyorlardı. İstanbul ise çok değişikti. İstanbul’da Osmanlı’nın fethinden beri yerli halkın bir bölümünü oluşturan Gayrimüslim bir azınlık vardı ve bunlar Lozan’da mübadele dışında tutuldu.

M.S.: Bu insanlar İstanbul’a damgalarını vurdu.

Cem Eroğul: Tabii İzmir’le karşılaştırılmayacak ölçüde etkili oldular İstanbul’da. Türk klasik müziği, tiyatro ve hata Kemal Atatürk’ün imzasına kadar. Atatürk’ün imzasını yapan bir Ermeni biliyorsun. Adamcağız sabaha kadar çalışıyor, üç öneri sunuyor ve Atatürk birini seçiyor. (Şimdi her yerde gördüğümüz “K. Atatürk” imzası bu.) Çünkü hatat var bizde, ama kaligrafiyi (Latin harflerine ilişkin güzel yazı sanatını) yalnızca Gayrimüslimler biliyor. Terziler, müzik aleti yapım ustaları vs. Gayrimüslimlerin topluma katıkları zenginliklerdir. Yalnızca bunlar da değil; yaşam tarzı da çok etkiliydi. Bu azınlıklar içinde Musevilerin özel yerini de görmek lazım. Çünkü İtihat ve Teraki’den beri (Tekin Alp vs.) Türk burjuvazisinin demokratik devriminde Musevi unsur çok önemli bir rol oynamıştır. Her yönden zenginleştirici katkıları olmuştur. (Bu arada Nazi’lerden kaçıp Türk üniversite yaşamına ışık getiren hocaları özelikle hatırlamak gerek.) Benim yaşadığım yerler, İstanbul ile İzmir. Ama örneğin Büyük Tehcir’den sonra, Ermenilerin ayrılmasıyla Anadolu’nun birçok yerinde bir dizi zanat kolunun yok olduğu bilinir. Azınlıkların genelikle fark edilmeyen bir başka katkısı ise yabancı dilerin toplumla temasını sağlamalarıydı. Geçim derdinde olanlarını düşünmek gerekir özelikle. Bunlar, en çok yabancı dil dersi vererek gelir elde etmeye çalışırlardı. (Gerçi yalnız yabancı dil değil. Örneğin ben küçüken böyle bir Gayrimüslim hanımdan piyano dersi almıştım.) Kısacası, Gayrimüslimlerin aracılık etiği bir kültürel iletişim söz konusuydu. (Not: Söyleşinin tam bu satırında, İstiklâl Caddesi’nin çok yakınında bulunan sohbet ettiğimiz mekânın önü, kahraman polis gücü tarafından gaz bombalarına maruz bırakılmaya başlandı.) Dediğim gibi, özelikle yabancı dil konusundaki katkıları çok büyüktür. Ama işte, ne yazık ki çok geniş ölçüde yok edildiler.

 M.S.: Özel yaşamınıza dair söylemek istedikleriniz varsa, dinlemek isterim tabii.

Cem Eroğul: Benim aneanem Gayrimüslim azınlıklardandı. İzmir’deki evimizde, Türkçe dışında, Rumca ve Fransızca öğrenme şansını yakaladım. Rumca’nın kaynağı, zamanında Midili’den göçmüş, aneme dadılık yapmış ve başka dil öğrenmemiş bir emektarın evde bulunmasıydı. Emektarımız başka bir dil bilmediği için mecburen öğreniyordun Rumca’yı. Bu benim için büyük bir şans oldu. Fransızca ise, anneanne tarafımın Gayrimüslim azınlıklardan olmasından kaynaklanıyordu. Herkes dil için perişan olurken, ben bu sayede fıstık gibi üç dille büyüdüm. Keşke bir de İngiliz olsaydı evde! İşte bu olanakları ulusçuluk yok etti. Bu vesileyle bir şeyi belirtmek isterim. Biliyorsun ben öz Türkçeciyim. Öz Türkçecilik ulusçulukla birleştirilmektedir. Bu büyük bir yanılgıdır. Nitekim Türkiye’de milliyetçiler öz Türkçe düşmanıdır. Gerçekte, yanılgının kaynaklarından biri Atatürk’tür. Atatürk, hem ulusçu hem de aydınlanmacı bir devlet adamıdır. Öz Türkçecilik Atatürk’ün aydınlanmacı tarafının mirasıdır (kalıtıdır). Ancak Atatürk, dil siyasetinde, aydınlanmacılığın yanı sıra milliyetçilik akımına da ödün vermiştir. Örneğin Güneş Dil “teorisi”, doğrudan doğruya milliyetçi bir eğilimin ürünüdür. Nitekim Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün öz Türkçecilik’ten vazgeçmek için Güneş Dil teorisine sarıldığını savunmuştur. Bence Atay bu görüşünde yanılmaktadır, ancak Güneş Dil teorisinin Türkçecilikle bir ilgisi olmadığı da bir gerçektir. Açıklayayım: Güneş Dil “kuramı” diyor ki, dünyada tüm diller Türkçe’den çıkmıştır. O zaman da öz Türkçe’ye gerek yok demektir! Bunları şunun için söylüyorum. Milliyetçiliğin azınlıklara, yabancı dillere düşmanlığın kaynağı olduğu doğru. Özellikle 1960’lardan itibaren başlayan ‘vatandaş Türkçe konuş kampanyalarıyla’ insanlar ürkütüldü, kaçırıldı vs. Öz Türkçeciliğin de milliyetçilikten kaynaklandığı düşünülür; oysa bu düşünce yanlıştır. Söylemek istediğim bu.

M.S.: Şu anda konuştuğumuz yer İstiklal Caddesi’ne çok yakın ve siz burayı çok seviyorsunuz. Sizin İstiklal’i sevmenizde, anlatıklarınızın payı nedir?

Cem Eroğul: Tabii ki payı var. Cihangir, İstiklal, kozmopolit ortam, hepsinin simgesi de Galatasaray’dı benim için. Çok istemiştim bu okulu, ama olmadı; Saint Joseph’e gönderildim. Galatasaray’ı çok istemiştim, çünkü çok renkliydi burası. Bu renkliliğin kaynağı da Gayrimüslimlerdi. Örneğin domuz pirzolası pişiren bir yer dahi vardı hemen şurada, Fischer, hemen şu yolun üzerindeydi. Şu anda hâlâ var bildiğim kadarıyla, Gümüşsuyu’nda olmalı. Ama artık domuz pirzolası satığını sanmıyorum. Meyhaneleri, Rum mezeleriyle bambaşka bir ortam vardı burada. Şimdi yıkılan Tepebaşı Gazinosu’nun da etkisi vardı bu havada. Kırk yıl sonra buraya geldiğimde ise, hiçbir şey kalmadığını gördüm. Gayrimüslimlerden bir şey kalmadı. Örneğin, bir terzi dükânı, bir kumaşçı göremiyorum artık. Belki bir iki pastanede Gayrimüslimlerin mirası yaşıyordur. Dönüm noktası aslında 6-7 Eylül’dür ve sonrasında ise Kıbrıs sorunu çerçevesinde, 1960’larda İnönü iktidarı döneminde uygulanan baskıdır. O zaman, buradaki insanları, devlet politikası olarak, kaçırdılar. 6-7 Eylül’de ‘kaçırmak’ diye bir hedef yoktu belki, ancak İnönü iktidarı döneminde vardı. Oturma izinleri yenilenmedi vs. Mübadeleden muaf tutulanların birçoğu Türk vatandaşlığına geçme gereksinimi duymamıştı. Bu tarihlerde vatandaş olmayanların kalmalarına izin vermeyip bunları kaçırdılar. Vatandaş olanların yaşamını da ceheneme çevirdiler.

 M.S.: Son söz?

 Cem Eroğul: Sanıyorum bu, şu anda, çok daha geniş bir sorunun parçası. Dünya çapındaki, dar anlamda sığınma, geniş anlamıyla göç olgusunun bir parçası. Örneğin Almanlar, Norveçliler vs. Türkiye’de mahale kuruyor artık. Dolayısıyla Gayrimüslimler yeniden geliyorlar demektir! Bana göre, bu sorunların kökten çözümü, devleti ve devlet sınırlarını ortadan kaldıracak, insanların değişik miliyet ve dindeki, renkteki insanlarla karışma gereksinimlerini engelemeyecek bir dünya düzeninin kurulmasıyla olur. Ama tabii çok zor bir şey bu. Yine de, üretim ilişkileri bir kez değiştiğinde, kâr için üretim ortadan kalktığında, bu da mümkün olabilir. Hem de, bugünkünden çok daha sağlıklı olur. Örneğin şu anda Bodrum’a gelen bazı İngilizlerin amacı ne? Bodrum’da komisyonculuk yapıyorlar bu insanlar. En adisinden bir kâr düzenini, ha bizim muhterem büyük emlakçılar, ha göçüp gelen İngilizler sürdürmüş, ne farkı var? Böyle bir ‘geliş’ bize katkı sağlamıyor. Doğaya, insana verdiği zarar, yurtaşın verdiği zarardan az değil. Hata bunların pazarlama olanakları daha fazla olduğundan, bazen daha da zararlı oluyorlar. Çeşitli dinlerden, miliyetlerden, renklerden insanlar kaynaşsın derken, bunu kastetmiyorum tabii. Kafayı bu tür farklara takmayan gerçek bir insan kardeşliğini kastediyorum.

M.S.: Teşekürler, yordum sizi.

 Cem Eroğul: Ben teşekür ederim.

Söyleşi Murat Sevinç

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış