Selahattin Demirtaş ve Ümit Özdağ zaten cezaevindelerken, Ahir zaman Bayrak Harekâtı[1] ile Ekrem İmamoğlu ve 105 kişi daha abuk iddialarla gözaltına alınmış, İbrahim Kaboğlu başkanlığındaki İstanbul Barosu yönetiminin görevlerine son verilmiş; alıp başını giden dolar canhıraş müdahalelerle 38₺’ye düşürülmüş, domatesin kilosu 100₺ dayanmış, insanlar sokakta sende ne bu sevinç, güzel olan da nedir ki, delirdin mi diye sorabilirsiniz. Aklî muvazenem her zamanki gibi, delilik berdevam -o bana ata yadigârıdır. Ancak gündemle ilgili söylemek istediklerim var.
Sürreal Türkiye
Bir zaman post-truth konuştuk; daha doğrusu Batı siyaset bilimi âlemi yazdı, konuştu; biz de okuduk. Artık post-truth politics’den surreal olanına doğru koşar adım gidiyoruz. Hamdolsun, Cumhur İttifakı sayesinde sadece okumakla da kalmıyoruz; sürreal politikayı bizzat yaşıyor, etimizde, kemiğimizde, kanımızda, tenimizde hissediyoruz. Ne kadar övünsek azdır, Atlantik’in öte yüzünde sürreal politikanın önde koşanı Donald Trump ise Avrupa’nın doğusunda bayrak taşıyanı da Erdoğan’dır. Ya Bahçeli? Nefret dili, küfürleri ve tehditleriyle, saçma sapan matematik hesapları üzerine inşa ettiği iktidar perspektifiyle; yüzüktür, silahtır, eşofmandır… semboller üzerinden üzerimize boca ettiği politik diliyle, devlet aklının arkasına gizleyerek gizemlileştirdiği, eleştirilemezleştirdiği, vardır-elbet-bir-bildiğileştirdiği tutarsız, içi boş, ilkesiz, yanar-döner politik tavırlarıyla Türk’ün öfke Tanrısı Kısıl Han, sürreal politikanın ete kemiğe bürünmüş, mücessem hâlidir.
Modern politik düşüncede olamazlarımız vardı. En önde anayasa ama genel anlamıyla hukuk, neyin olabilip neyin olamayacağının, mümkün ile nâmümkünün sınırlarını çizerdi; Hukuk kadar olmasa da geleneklerin, teamülün -hadi biz genel anlamda kültürün diyelim- tahayyül sınırlarımızın çizilmesindeki rolünü de yadsımayalım. Bu sınırlar, aklımızın düşünme sınırlarını da teşkil ederlerdi. Artık bunların hiçbirisi yok. Bir çizgi film seyreder gibi izliyoruz siyaseti. Çizgi film dediysem bu, Heidi gibi de değil, Tom ve Jarry ya da Mickey Mouse filmleri gibi bir çizgi film; doğanın basit fizik, biyoloji kurallarının bile hiçe sayıldığı, saçma sapan ama zaten eğlenceliliğini de bu saçmalıklardan alan çizgi filmlerden. Bizim sürreal-çizgi-siyasetimizin başrol oyuncuları, Sünger Pop Kare(li) Ceket’leri de en basit hukuk kurallarını teamüllerini hiçe saymaktalar. Siyasetin teamülleri, gelenekleri, olabilenle olamayacak olanı birbirinden ayırmamıza yardım eden bir kültürü de yok artık. Aman! boşverin, dedim ya, zaten filmin eğlenceliliği de burda: Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmıyor, önceden kavga edilenlere pamuk şeker dağıtılıyor, normalleşilenlerle kavga ediliyor; “terörist”ler dost ve müttefik, normalleşilenler terörist oluyor; balık kavağa, Öcalan Meclis’e, İmamoğlu Silivri’ye davet ediliyor, genel başkanlar, belediye başkanları hapse tıkılıyor; 32 kısım tekmili birden bu çizgi filmde. Pek yakındır, trafikte mor ışıkta durup turuncu ışıkta geçeceğiz; mor ışıkta durmayanın kafasına polis tavayla vuracak, yaya yola yapışacak ama ölmeyecek; bir iki adım attıktan sonra kendisine gelip yürümeye devam edecek; polis belediye başkanlarını ve siyasi parti genel başkanlarını ayaklarından tutup havaya savuracak, onlar dilleri dışarıda ağacın üstüne düşecekler, kafalarının etrafında minik kuşlar uçuşacak ama sonra ayağa kalkıp koşuşturmaya devam edecekler. A Haber’i seyreden bizlerse koltuklarımızda, mütebessim, bir iki tane daha patlamış mısır ağzımıza sokuşturacağız.
Sokak Neresidir?
Çok değerli bir ekiple elbirliğiyle kotardığımız serimizin Türkiye’nin 1970’li Yılları cildinde Türkiye’nin yetmişlerini ifade edecek tek bir kelime seçilseydi muhtemelen o kelimenin sokak olacağını yazmıştım. Sokak, işçi, memur, öğrenci, kadın... sosyal, siyasal, ekonomik vb. sorunlarda hemdert olmuş tüm yetişkinlerin olduğu kadar, dönemin çocukları için de önemli bir kavram ve mekândı. Okuldan gelince siyah önlüklerini fırlatıp atan yetmişlerin çocukları sokağa çıkar, ortada sıçan ya da saklambaç oynamak için ya kaleye mum dikerler ya da “Ay may kumay, Cevdet Sunay, Nihat Erim, kel kafanı yerim” tekerlemesini söylerlerdi. Beştaş ya da misket oynanır, topaç çevrilir, gazoz kapağı, çiklet kağıtları ve renkli peçeteler biriktirilirdi. Boş tarlalarda ya da sokak aralarında oynanan futbol maçlarında ise oyun her zaman “beşte devre, onda biter” ve “üç korner, bir penaltı” sayılırdı. Velhâsıl sokak, yetişkinler için olduğu gibi, dönemin biz çocukları için de özgürlüğün alanıydı; çocuklar için de renkli ve bir o kadar da politize idi. Belki de o yüzdendir ya dönemin çocuklarının en entelektüel eğlencesi adam asmaca (!) oyunuydu.
Türkiye’nin 1970’li Yılları, Ecevit’ten mülhem kelimelerle, 12 Eylül 1980 Cuma sabahı, askerin düdüğü çalıp maçı bitirdiği ve herkesin anayasal haklarının ihlâl edildiği bir darbeyle son buldu. Düdük sesinden sonra, koskocaman bir kışlaya döndürülen Türkiye, Foucaultvârî bir disiplin toplumunda, bir korku imparatorluğunda yaşamaya mecbur bırakıldı. Yasaklar, idamlar, işkenceleri ile meşhur cezaevleri, yakılan kitaplar, yasaklanan eserler, hapse atılan yüz binler, 24 Ocak Kararları ile gittikçe zorlaşan hayat şartlarıyla bir Korku İmparatorluğu olarak örgütlenen darbe, arkasına Aydınlar Ocağı ideolojisini, yanına kuvvet komutanlarını alarak ülkeyi neoliberal yapısal uyum projesinin (24 Ocak) kollarına teslim etti. İkinci Dünya Savaşı sonrası kabuk değiştirmeye başlayan Türkiye, ‘60’ların mülevven yıllarından ve ‘70’lerin sokak’ından geçip ‘80’lerin bozkır’ına geldi.
Lafı uzatmayayım, demem o ki, 2025 Mart’ına bir günde gelmedik. Bugünün sürreal politik çizgi filmimizin Sünger Pop Kare(li) Ceket’leri dünün, 70’lerin, Aydınlar Ocağı’nın şâkirtleri. Ekrem Hakkı Ayverdi, Ziyaeddin Fındıkoğlu, Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Sabir Ülker, Sabahattin Topbaş, Alev Arık gibi “üstatlar”! huzur içinde uyuyabilirler. Fikrî talebeleri üstatlarının hayallerindeki Türkiye’yi kurmak için cansiperâne çalışmaktalar.
Saraçhane, Güvenpark ya da Gündoğdu değil, orası kesin de, sokak neresidir? Gerekirse her hafta yazacağım, sokak kampüstür, camidir; semt pazardır sokak, oyun parkıdır. Sendikadır, dernektir, vakıftır sokak. Politika konuşuyorsak evin içi, evet evet, hanenin kendisidir sokak. Hadi buralara arka sokaklar deyiverelim gitsin. Eğer tüm buralarda -arka sokaklarda- varsan sokak Saraçhane’dir, Güvenpark’tır, Gündoğdu’dur; işte o zaman sokak bulvar olur sana. Saraçhane olan Güvenpark olan, Gündoğdu olan sokak -bulvar olan sokak- eğlencelidir. Semt pazarı olan, kantin olan, işyeri yemekhanesi olan sokak -arka sokak- ise meşakkatli. Genel olarak sokağın kuralları da vardır: Yemekhanede zahmet çekmeyen Gündoğdu’da eğlenemez, sendikada terlemeyen Güvenpark’a giremez, eve giremeyenlerin Saraçhane’de esâmîsi bile okunmaz: Arka sokaklarda kösele eskitmeyen, bulvarda fink atamaz.
Bakmayın temaşaya, haneye kim giriyorsa, meslek odalarına kim giriyor, kimin borusu ötüyorsa, sendikalar eni sonu kimin dizinin dibinde oturuyorsa, esnafa kim sözünü geçiriyorsa, üniversitelere kim “Bu hafta derslerde evvelemir yoklama alınacak, kim geldi kim gelmedi kelle kelle sayılacak!” diye ferman yolluyorsa, arka sokakların kabadayısı da odur. Arka sokaklarda nâmı yürümeyene bulvarda ancak ve ancak bobstil derler
Dün ben de Güvenpark’taydım; iyi ki de oradaydım. Çocuklarımla, öğrencilerimle, arkadaşlarımla, yanlarında yetiştiğim, her gördüğümde yüzümde güller açan meslek büyüklerimle, hocalarımla aynı havayı teneffüs etmek, kurtuluşun yolunun tek başına değil toplumda örgütlenmekten geçtiğini haykırmak bile yetti, arttı bana. Sahi “Kurtuluş Yok”tu tek başına değil mi, “Ya Hep Beraber…” işte bu hep beraber dediğimiz şey sokağın asıl yüzüdür; toplumsal kurumlardır. Semt pazarında yüzüne bakamadığınız insanla neyin kurtuluşu; sendikada yanına uğrayamadığınız insanla nasıl kurtuluş; yolunu bilemediğiniz caminin cemaatiyle nereden kurtuluş; kantininde çay bile içemediğiniz öğrenciyle ne için kurtuluş?
Evet, evet doğru, Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiç birimiz: Evet, elhak doğru, ya sokağı, çarşıyı pazarı, sendikayı, okulu, evi.. örgütleyeceksiniz, derdinizi oraya anlatıp, desteği oradan devşireceksiniz ya da kurtuluş, murtuluş yok!
Ön Seçim
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 23 Mart’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı Ön Seçimi’nde CHP'ye üye 1 milyon 753 bin kişiden 1 milyon 653 bininin oy kullandığını açıkladı. Özel, kurulan Dayanışma Sandıkları’nda oy kullanan kişi sayısının da 13 milyon 211 bin olduğunu söyledi. Özel, Ekrem İmamoğlu'na verilen toplam oy oranını şu ana kadar 14 milyon 850 bin olduğunu ifade etti.[2] Daha bir hafta öncesine kadar örgütün kabaca üçte ikisini sandığa götürebilse havada takla atabilecek CHP yönetimi, örgütünün neredeyse tamamını sandığa götürmekle kalmadı; DEM Parti’den Zafer’e siyasî yelpazenin tüm renklerini; Muharrem İnce’den Kemal Kılıcdaroğlu’na tüm parti içi muhaliflerini ve hepsinden önemlisi de CHP’li tüm ümitsizleri, me’yuslarını da sandığa götürebilmeyi başardı. Devlet desteği olmadan 5.960 adet sandık ve sandık görevlisini organize etmek hayli emek yoğun bir çaba gerektiriyor ki bu da CHP’nin (arka) sokakın meşakketiyle hiç değilse yüzleşmesini gerektiriyordu; Parti’nin bu konuda kötü bir sınav vermediğini düşünüyorum.
Geri Adım
İmamoğlu, CHP, Kent Uzlaşısı’ndan bir hukukî yaptırım aldı (adlî kontrol) ama Erdoğan’ın desteği (!) ile bir günde (de facto) kurulan Sokak Uzlaşısı göz kamaştırıcıydı. Sokak Uzlaşısı hem Ön Seçim’deki CHP üyesi olmayan yurttaşların (bir başka ifade ile farklı siyasî görüşteki seçmenlerin) oy kullandıkları Dayanışma Sandıkları’nda hem de gözaltılardan sonra dinmek bilmeyen eylemlerde kendini gösterdi. Ben de -özellikle, farklı siyasî görüşten insanların bile içlerinde yer aldıkları siyasî eylemlerin- iktidarın İmamoğlu’na Kent Uzlaşı’sı “suçu”ndan (!) ceza almamasında etkili olduğunu düşünenlerdenim. İmamoğlu’nun bu davadan ceza alması, ilgili KHK gereğince İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanması ile sonuçlanacaktı; Erdoğan kendi açtığı yarayı daha fazla kanatmamayı tercih etti; iyi de oldu. İmamoğlu akçeli davalar nedeniyle tutuklu yargılanacağı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmasa da başka bir CHP’li isim Meclis üyelerinin oylarıyla seçilecektir. “Şeker Bayramı” yakın, üniversitelerde de sınav haftası. Bu, hem CHP hem de AKP’ye sokakların ısısını düşürebilmek için uygun bir zemin de yaratacaktır.
Bu mevzu pek bir su kaldırır. Sohbete bir başka yazıda devam edip, Erdoğan’ın iktidara kendini nasıl mahkum ettiği üzerine konuşalım. Çünkü Erdoğan’ın iktidara mahkumiyeti ile İmamoğlu’nun Silivri ziyareti arasında doğrudan bir rabıta olduğunu düşünüyorum.
Keyifli günler
[1] 12 Eylül (1980) Darbesi, o günün ilk saatlerinde Bayrak Harekâtı ile başlatılmıştı.
[2] https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/chp-on-secim-sonuclari-23-mart-2025-chp-cumhurbaskani-adayi-belirleme-seciminde-uye-ve-uye-olmayan-kac-kisi-oy-kullandi,d-DfCVj89ECKnnNAtX1Dpg/C0NjqUFSbkWASUVy6qp-Ag
Yorumlar (0)