Sosyolojik açıdan sınıf kavramı de facto bir durumu ifade eder. Sınıfların hukuki dayanakları ve tanımları, idari betimlemeleri gibi keskin nitelikleri yoktur. Esasen fiili durumun yarattığı ve var kıldığı olgulardır. Sınıflar ya da toplumsal katmanlaşma, yaklaşık olarak birbiriyle yakın niteliklere sahip insanlardan oluşmuştur ve klasik betimlemede üst, orta ve alt olmak üzere üç sınıfsal yapı tanımlanabilir. Üst sınıf, toplumdaki ekonomik kaynakların ve mülkiyetin çoğunluğuna sahiptir. Orta sınıf, meslek sahibi, esnaf, nitelikli işçi vb. statüdeki insanlardan oluşur. Alt sınıf ise ekonomik açıdan en zayıf halka olan ücretli işçiler, köylüler ve işsiz güçsüzleri kapsar. Bu genel tanımlama yaklaşım pratiklerine göre çeşitlilik gösterebilir. Örneğin sınıf kavramının majör ve yapılandırıcı bir öğe olduğu Marksist kuramda, üretim araçlarının mülkiyeti üzerinden tanımlar yapılır. Kapitalist toplumda üretim araçlarına sahip olanlar, aynı zamanda hakim sınıf olarak betimlenen burjuvalardır. Burjuvazi, eş deyişle sömüren sınıftır. Marx, sınıf kavramının oluştuğu ilk toplumsal yapı olan köleci toplumdan çıkış alarak feodal topluma ve sonrasında da kapitalist topluma ulaşacak, sınıflar arası mücadeleyi insanın varoluş tarihi olarak betimleyecektir. Bu süreç evrimsel nitelikler gösterse de her momentte asıl olan kavram, sınıf nitelendirmesidir. Biraz romantik bir yaklaşımla genelleştirme yapılırsa; üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayan, dolayısıyla hakim sınıf olamayan ve siyasal üstünlüğü bulunmayan, emeği ile üretim sürecinde yer alan işçi sınıfı, eş deyişle proletarya veya artı-değer üreticisi sömürülenler ‘kederli’ bir topluluktur, denilebilir. Bu kederin kaynağında, elbette ki çok çeşitli olgulara bağlı birçok bileşen vardır. Bu bileşenler, Marx’ın sıralaması içerisinde köleci toplumdan çağdaş kapitalist yığınlaşmaya ulaşan ve sınıflar arası mücadeleyi görünür kılan öğelerdir. Andığımız ‘kederli’ sınıfın, analizcinin yaklaşım pratiği ve yöntem önermesine bağlı olarak iktisadi, politik, psişik vb. analizleri rahatlıkla yapılabilir. Ancak yazımız bağlamında sorulması gereken soru şudur: Sanatın, ‘Estetik Güzel’in yurdunda ve sanatsal objelerin evreninde, bu kederli sınıfın izleri ve temsiliyeti var mıdır? Ya da piyasa ilişkileri içerisinde, meta değer üretmeyen, değişim değeriyle değil kullanım değeriyle öne çıkması gereken sanat objelerinde, bir temsil biçimi olarak, işçi sınıfının, hakim olmayanların, mülkiyet araçlarının sahibi bulunmayanların ve artı-değer üretmesi için hep daha fazla sömürülenlerin temsili söz konusu olabilmiş midir? Eğer böylesi bir temsiliyet varise, bu temsil şeklini görecek ve anlamlandıracak bir algıdan, değerlendirme pratiğinden söz edilebilir mi?
“yaşamı bilinç belirlemez, bilinci yaşam belirler!”
Yukarıda vurguladığımız analizin yapılabilmesi için iki oluşturucu öğenin, sınıf kavramı açısından tanımlanması ve niteliksel çözümlemesi gerekir. Bu kategoriler, Kartezyen bir yaklaşımla ve en genel anlamıyla sanatı üretenler, yani sanatçılar ile algılayıcılar olarak tanımlanabilir. Sanatçıların ve üretilen sanatı algılayacakların sınıfsal nitelikleri başat öğelerdir.
En basit yaklaşımla, sanatsal üretim için imgeleme, eskilerin tabiriyle muhayyileye ve hayale ihtiyaç vardır. İmgelem olmadan, sanattan söz edilemez. Peki gününün büyük bir kısmını ‘çalışmaya’ ayıran, sürekli ve daha çok artı-değer üretmeye zorlanan, üstelik yanlış gerçekliğin içerisinde daha çok tüketmeye koşullanan ve tüketebilmek için daha çok çalışması yüceltilen sömürülenlerin imgelemi, sanatsal yaratıcı verime ulaşmayı sağlayabilir mi? Soruyu ontolojik kip ile sorarsak; reel varlık katmanından, verili dünya ve hayat pratiğinden çıkamayan, bu pratiğe mahkum edilen işçi sınıfı, irreel varlık katmanıyla nasıl bir ilişki kuracak ve sanatın yaratıldığı bağlama ulaşabilecektir? Bu sorunun en kesin ve pratik yanıtı, Marx’ın sevgili damadı Paul Lafargue’un meşhur ‘tembellik hakkı’ önermesidir. Tembellik hakkının varlığından haberdar olmayan,
bu hakkını kullanma arzusu bastırılan bir topluluğun sanatla, sanatsal imgelemle ilişkisi kurulabilir mi? Ya da sanat, tembellerin, az çalışan ve kendine zaman ayırabilenlerin mi uğraşıdır? Marazi, doktriner, dayatmacı ve “Hayal et! Sanatı algıla! Sanat yap!” tahakkümünde bir yönsemeden hiçbir sonuca gidilemeyeceğini de tarih göstermiştir. Çünkü açıklıkla ifade edilmiştir ki; “yaşamı bilinç belirlemez, bilinci yaşam belirler!”
İkincil olarak ele alınması gereken olgu, sanatçıların işçi sınıfıyla temas edebilme olanağının sorgulanmasıdır. Görece tembellik hakkına sahip, hayal kurabilen ve sanatsal imgeler yaratanların kendi sınıf bilinçleri ve yapıtlarını sundukları toplumsal sınıflarla, özellikle işçi sınıfı ile olan ilişkilerine odaklanmak gerekir.
Bizce verili, totaliter ve tahakküm üreten talimatlı yaklaşımların dışında, böylesi bir ilişkinin “kendi doğası içerisinde” kurulmasını beklemek, güncel kapitalist toplumlarda, hatta köleci, feodal yapılarda bile mümkün görünmemektedir. Sanatçılar, çoğunlukla, verimlerini burjuvaziye sunmakta, burjuvanın lütfedip satın almasıyla, yapıt, değişim değeri mutlaklaşan bir metaya dönüşmektedir. Sanat, burjuvazinin, çalışmaya mahkum olmayanın, tembellik hakkını sonuna kadar kullanabilenin hazzına hizmet eden, haz nesneleri üreten bir ‘şey’e evrilmiştir. Müzayedelerde el değiştiren yapıtların ederleri, asgari ücretle hayatta kalmaya çalışanların imgelemine bile sığmamaktadır. Ya da farklı bir coğrafyadan örneklersek, mutlak sömürü ve kölelik altında üretilmiş blues ve caz müziğinin güncel icrasında, en ön sıralar pamuk ya da fabrika işçilerine değil,mücevherlerini şakırdatan seçkinlere ayrılmaktadır. Peki, bu korkunç karanlıktan çıkmanın, sanatın yaratıcı enerjisiyle özgürleşebilmenin olanağı var mıdır?
Umudun, umutsuzlar sayesinde var olduğunu vurgulayan Walter Benjamin’e selam verip, “özgürlüğün, zorunlulukların bilincine varıldığı an”elde edilebileceğini haykıran kuramsal önermeyi de anımsadığımızda, bu karanlıktan çıkmanın olanaklı olduğunu savlayabiliriz. Ancak bu olanak bir hayli zor ve uzun erimli bir mücadeleyi gerektirir. Öncelikle sanatın, varoluşsal bir gereksinim olduğunu, içinde bulunduğumuz korkunç gerçekle,‘ben’in temas edişindeki yüksek gerilimi ontolojik bir rezonansa dönüştürebilecek biricik olanağın sanatsal verimle cisimleşebileceğini algılamalı, anlamlandırmalı ve itiraf etmeliyiz. Bu itiraf, sahici ve samimi bir algının sonucunda olmalı; içinde bulunulan toplumsal, etnik, siyasi, ekonomik vb. bütün ortodoks manipülasyonlardan azade bir varlık halini imlemelidir. İkinci koşul ise işçi sınıfının etkileşimli ve devingen ‘Herakleitos varlık kipi’ni asla unutmaması ve bilincin yaşamı belirlediği vurgusudur. “Her şey akar, her şey devinir ve hiçbir şey olduğu gibi kalmaz” önermesinin, işçi sınıfını etnik, milliyetçi, muhafazakar vb. kliklere saplanmaktan kurtarıp, çalışmanın; bireyin kendi özgün varoluşunu gerçekleştirmek için bir araç olduğu sonucuna ulaştırması gerekmektedir. Ulaşılabilir mi? Açıklıkla söylemek gerekirse, günümüz dünyasında bir hayli zor!.. Bu saptamaların sonucunda fasit bir dairenin içerisinde olduğumuzu ve kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan bir canlıya dönüştüğümüzü düşünebiliriz. Ama hayatın olanakları tükenmez ve “deli” bir filozof fısıldar kulağımıza: “Gerçek çirkindir. Gerçek yüzünden mahvolmayalım diye sanatımız var.” (Nietzsche,1975: 435)
Gerçeğin hallerine karşı mahvolmamak için sanata sığınmaktan başka umarımız da yoktur aslında.
Peki bunca manipülasyon, ortodoks şartlandırma, ideolojik çarpıtma, sadece meta değil, arzuları da üreten ve pazarlayan kapitalist tahakkümün sonsuz çeşitlemeleri, rijit beyinler, tekçi mutlakçılık anlayışı içerisinde, insanı mahvolmaktan koruyacak sanatın olumlu etkisi nasıl olup da işlevselleşecektir? Özgül ağırlığı son derece yoğun olan bu sorunun yanıtını herkesin kendi anlağında ve hayat pratiğinde araması gerekmektedir. Buyurgan ve yönlendirici yanıtların değeri yoktur. Belki de en yetkin yanıtı Marx vermiştir; değil mi ki “yaşamı bilinç belirlemez, bilinci yaşam belirler!”
Bu halde yaşamlarımıza ve edimlerimizi belirleyen bilinç halimize bakmamız dışında bir önermede bulunamıyoruz. Ancak andığımız sorunların göze getirildiği ve bizce çok kıymetli olan bir temsiliyet örneğine değinerek yazımızı bitirebiliriz. Ünik sanatçı Yüksel Arslan, majör serilerinden birisi olarak, 1969-1975 yılları içerisinde, altı yıl çalışarak, yoldaş Marx’ın Das Kapital’ini görselleştirmiş, filozofun opus magnumu olan kitabın lafzını görsel karşılıklarıyla ifadelendirmiştir. Bu seri içerisinde yer alan iki çalışma, sınıf kavramı ve bilinci açısından dikkate değerdir. İlk çalışma Arture156, Kapital VI(Sınıflar),1971 tarihli eserdir. Burada sınıf kavramı görsel bir ime dönüştürülmüş; işçi sınıfı kafası el olan, elinde bir çekiç tutan figürle, sermaye ise kafası metal para olan, takım elbiseli figürle imlenmiştir. Bu temsilin birçok çağrışımı olduğu açıktır. El emeğiyle çalışan, sömürülen işçi ile takım elbiseli elitist, sermaye ve üretim araçlarının maliki olan burjuva arasında gerilimli bir ilişki kurulmuştur. Çalışma, sınıf kavramının ya da felsefi bir kavramın görsel temsili açısından bir şahika sayılabilir. Ancak bir an sonra, en başta alıntıladığımız diyalektik sürece ve Herakleitos’un öngörüsüne uygun olarak hiçbir şey aynı kalmamış, her şey akış içerisinde değişmiş ve işçi sınıfı da sermayeye uyum göstermeye başlamıştır. Yani bilinç, yaşamı belirlemeye devam etmiştir. Spektrumun genişliği unutulmamalı, >> en zalim şartlarda ölesiye çalıştırılan, sömürülen işçilerin varlığı bir an gözden kaçırılmamalıdır. Ama gerçeğin diğer yüzünde sınıf bilincini yitirmiş, kapitalist düzene eklemlenmiş, tüketim zincirine bağlanmış, üretilen arzuları ve arzusunun tatmini tüketimle formatlanan; öğle arasında, bilmem kaç taksitle aldığı akıllı telefonundan, çalıştığı şirketin borsadaki hisseleri üzerinde işlem yapan, bu küçük işlem hacmiyle matah bir şey yaptığı yanılsaması içerisinde sermayeye uyum sağlamış, “kabahatin çoğunun kendisinde olduğunu” bile bilmeyen mutant işçiler oluşmuştur. Yüksel Arslan bu uyum sağlamış işçileri ise, dönüşümün mutlak göstergesi ve ironisi olarak, kafası elden paraya evrilmiş, sınıf bilinci ve aidiyeti mutasyona uğramış bir tür canlı olarak, Arture168, Kapital XVII (Sermayeye Uyum Sağlamış İşçi), 1972 tarihli çalışmasında görselleştirmiştir.
Bu iki eser, yazımızın başlığındaki varoluş kipinin ve sınıf kavramına içkin işçi dönüşümünün sarsıcı bir temsili olup, bilincin yaşamı belirleme önermesinin de güçlü bir göstergesidir.
Diyesim, işçi sınıfının diyalektik varoluş süreci Herakleitos Kipini kuramsal olarak öncelese de,bilincin yaşamı belirleyen gücü olgusal olarak farklı bir bağlama ulaşılmasına neden olmuştur. Yüksek kültürün estetik temsili olarak elitleştirilen sanat ve sanat yapıtlarının dünyasına yönelim gelişememiş, aksine kapitalizmin ruhuyla bütünleşen,sisteme hizmet eden, mülkiyetçi,muhafazakar, mukaddesatçı, para ve sermaye birikimine yönelik edimler güçlenmiştir. Sanatın eksikliği ontolojik bir olgu olarak algılanmamaktadır! Böylesi bir eksiğin duyumsanmaması, eksiği giderecek istemi de ortadan kaldırmaktadır. Popüler kültürün dümen suyunda, alıklaşan ve aptallaşan bir dünyanın varlığa gelişini ayırt etmekten çok uzakta, neredeyse klişeye dönüşmüş ortodoks söylemlerle ve “gibi” yapıtlarla bir yere varılamayacağı ve hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği de artık görülmelidir. Aynı anda burjuvaziye, sanat yapıtlarını satın alsa da mülk edinemeyeceği duyumsatılmalıdır. Sanat, herkesindir ve kamuya açık olmalıdır!Sanat üretenler didaktik söylem ve üslupların ötesine geçerek, ontolojik bir bağlamda kendi tragedyasını yasayan işçi sınıfının hakikatini, bireysel varoluşun sessiz ve ıssız bağlamlarında görmeli ve göstermelidir. Bir yanda milliyetçi, mukaddesatçı bir çizgi, öte yanda kapitalist ve sermayedar olmaya çalışan, bütün sınıfsal aidiyet ve değerlerini, bilincini yitirmiş homoeconomicus mutant yaratıklar... Siyaset, sanatın kendi politikasını üreten ontolojik ve varoluşsal devinimine karşı durmadan, müdahaleci yöntemlerden uzaklaşarak kendi bağlamına çekilmelidir. Özgürlük ve yaratıcılığın,ütopik değil sürekli bir devrim düşünün en önemli bileşeni olduğu ayrımsanmalıdır. İşte bütün bunlar yapıldıktan sonra işçi sınıfının sanatsal alanda temsili gerçekleşebilecek, işçilerin ekmek kadar sanata da ihtiyacı olduğu bilinci oluşacak ve bu bilinç hayatın neliğini, temsiliyetin olanaklılığını belirleyecektir. Tarihibir öngörüde bulunan Marksizme göre, ekonomik kıtlığın yerini ekonomik bolluğun almasıyla toplumsal ve tarihsel bütün sınıf ayrımlarının ve kafa emeği ile kol emeği, tarım ile sanayi, köy ile şehir arasındaki kutuplaşmaların ortadan kalkacağı, sosyalizmin ikinci ya da daha ileri aşamasına geçileceği varsayılmaktadır. Bu geçiş yolunun ilk anı,belki de bu farkındalık olacaktır. Artık ne denilebilir ki?
ARS LONGA VITA BREVIS!..
(1) Herakleitos’un diyalektik devinimi imleyen sav sözü.
(2) Karl Marx, “Alman İdeolojisi”, Felsefe Yazıları, s.118.
Yorumlar (0)