Kadri Anafarta, 70 yaşını devirmiş bir ürolog. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Bölüm Başkanlığı’ndan 2012 baharında, yaş haddinden dolayı emekli edilmiş. Hissettirmemeye çalışıyor ama bu emeklilik zoruna gitmiş Kadri Anafarta’nın. Belli ki AÜ-Tıp Fakültesi ile değme sevgilinin aşk-nefret ilişkilerinden daha girift ilişkiler içindeymiş. Üniversite yönetimine 1980’li yıllarda bir faşist yönetim çöreklenmiş. Sağcı ve faşist olmayan 25 kişi kendilerine önerilen statüyü kabul etmeyince, içlerinde Kadri Hoca’nın da olduğu 7 doçent kovulmuş. Ardından davalar açılmış, yıllar sonra davaları kazanmışlar ve tüm haklarını da alarak, Üniversite’ye geri dönmüş Kadri Hoca. Önce bir nevi had bildirmek derdiyle yeniden başlamış Üniversite’deki görevine ama “aşk-nefret ilişkisi”nde “aşk” galebe çalmış, yine bırakamamış Üniversite’yi ve 68 yaşında zorunlu emekliliğine kadar Üniversitesine hizmet etmiş.
Ağaç oymacılığı, Kadri Hoca’nın çok eskiden beri uğraştığı bir hobisi. Neredeyse ilkokuldan beri çamurdan heykeller yaparmış. Lisede Eskişehirli bir akrabasının getirdiği lületaşları ile çalışmış. Tıp öğrenciliği ve doktorluk biraz zorlamış, hobilerine zaman kalmamış. 1982’de Üniversite’den kovulunca, yine de bisturisini bırakmamış. Hem kovulan doktorlar olarak Tunus Caddesi’nde bir tıp merkezi açmışlar, hem de bolca zamanı olduğu için yeniden ağaç oymaya başlamış. Üniversite’ye döndükten sonra yine daha az zaman ayırabilir olmuş ahşap oymacılığına. Yaş haddinden emekli olunca Hobbit’i kurmuş arkadaşları ile. Hobbit, ikamet ettiği Doktorlar Sitesi’nde kurdukları bir atölye. Bir odasında Kadri Anafarta bütün ağaç işleme makinalarını dizmiş, dişçi motorlarından bozma oyucu motorlar, zımpara ve taşlama motorları, testere tezgahı, hatta bir planyaları bile var. Bahçede bir sürü kedi. Kediler, kafalarına göre girip çıkıyorlar atölyeye. Atölyenin ismi dikkatimizi çekiyor, “Neden Hobbit?” diye soruyoruz. Gülerek anlatıyor: “Arkadaş çevrem kalbur üstü doktorlar ya…” diyor.
“Doktorluk yapacağıma tahta oymama anlam veremediler, küçümsediler, biraz ona bir gönderme”. Hem kendilerinin de cüce olarak görülmesinden çekinmediklerini göstermek ve hem de hobilerini bir işe dönüştürmek nedeniyle, “Hobbit” koymuşlar işletmelerinin isimlerini ama “çift b ile Hobbit”, diye dikkat çekiyor.
“Sergi düşünüyor musunuz?” diye soruyoruz. Kale’de Pirinç Han’da bir dükkanları da varmış. Ama satış yapmadıklarını söylüyor. “Sanatçı Hastalığı” ona da bulaşmış. Kopamıyormuş ürettiği işlerden. Hem yatlarını abartıyormuş ve hem de “Her işimden bir tane yapmak istiyorum” diyor. “Ama sattığım zaman, yeniden yapmak zorunda hissediyorum, bu benim satış amaçlı sergilemeye motivasyonumu azaltıyor” diye anlatıyor. Bir de sergi salonu işletmecilerinin “az biraz paragöz” olmaları da yıldırmış Kadri Hocayı. Yaptığı işi konuşuyoruz. Masif, tek parça bir ağacı oyarak yapıyor işlerini. Daha çok ıhlamur kullanmayı seviyormuş. “Hem güzel kokuyor, işlemesi kolay, hem de dokundukça rengi beyazlaşıyor, güzelleşiyor” diye anlatıyor. Tutkal, çivi ile birleştirme yok, hiçbir şekilde. Olabildiğince küçük ve detaylı çalışmasını seviyor eserlerinde. Yaptığı bazı işlerde boya kullanması, tartışma yaratmış. Oğlu Orhan da yanımızda.
Babasının yaptığı işleri “Boyamasının, ahşabın dokusunu yok ettiğini, sahiciliği ortadan kaldırdığını” düşünüyor. Ama diyoruz, “Bazen boya da bir gerçeklik duygusu vermez mi?” Kadri Bey, “Doğru” diyor, “mesela kömür taşıyan römorkta kömürü siyaha boyamak gerekir, ama diğer kısımlarını ahşap haliyle bırakmak mümkün” diye anlatıyor. Orhan, “Yakında soyuta gidecek babamın işleri” diyor, gülerek. Kadri Bey, “Yok, yok” diye atılıyor. 1950’li yılların Ankara Sokakları’ndan fotoğraar var, Kadri Bey’in biblolarında. Kırmızı troleybüsler, ellerinde tef, ayı oynatan adamlar, yere oturmuş ocağı körükleyen kalaycılar, çocuklara macun satan, dondurma satan sokak satıcıları, sırtlarına astıkları terazinin kefelerinde yoğurt satanlar, limonatacılar, kokoreç tezgahları, at arabasında karpuz satıcıları, bir sürü eski araba, şevrole, ford… Daha neler neler! Eski evler, binalar da var yaptığı biblolar arasında.
“Bu eski evler ve 1950’li yılların Ankara Sokakları’nı tasvir eden biblolarla ne güzel bir Ankara maketi çıkar” diye seslendiriyoruz. O da düşünmüş. “Daha büyük çalışmak lazım, zor iş” diyor. “Ben” diyor, “bu işi keyif almak için yapıyorum. Hayatta birincil olan mutlu olmak. Küçük ve detaylı iş çıkarmaktan zevk alıyorum” diyor. Mesela önünde üzerinde çalıştığı kartalı gösteriyor: “Dün gece şu kartalın bir ayağının arkada mı önde mi olması gerektiği üzerine düşündüm durdum” diyor, gözleri ışıldayarak.
Bir de torununa oyuncaklar yapmaktan zevk aldığını anlatıyor konuşmasının bir yerlerinde. Biblolarını gösterirken hikayelerini anlatıyor her birinin. Kavacık suyu dağıtan uzun burunlu yeşil 1936 şevrole kamyon, meğer babasınınmış. Babası dayısının Sunar ve Pınar isimli gazozları üreten fabrikasına ortak olmuş ve aynı zamanda su dağıtıcılığı da yapıyorlarmış. Uzun pardesülü, dağınık adam, Hukuk Fakültesi’nden mezun, bir süre avukatlık da yapmış olan Alkolik Tahir’miş. Ulus’ta hamamın oradaki kahvenin önünde “Aman Adanalı, canım Adanalı” şarkısını söyler, topladığı birkaç kuruşla şarap alır içermiş. Akşamları kahveci sahip çıkar, kahvede yatmasına izin verirmiş.
“Bu adamı hayatım boyunca unutamam” diyor. Sonra, bir sokak berberini anlatıyor, biblosunun önünde “Babamın berberidir, her sabah gazoz fabrikasının önünde babamı traş ederdi” diyor… “Babamın dişini bile çekmiştir hatta kanama dursun diye örümcek ağı bastırırdı” diye anlatıyor. Sonra Avcı ile Köpeğini tasvir eden biblonun önünde, “Bu adam babamla ava giderdi” diyor. Yaptığı her işin bir öyküsü var. Kafasının bir yerlerinde fotoğraarını saklamış. Oğlu Kanada’dan gelmiş. Uzun kışlardan, yılın altı ayı kardan sıkılıp Ankara’ya özlemle geldiğini ama Ankara’nın tarihini kaybettiğinden, nasıl da çirkinleştiğinden söz ediyor.
Havaalanından gelirken, köprülerin üzerine yapıştırılmış dev plastik futbolcular, gecekondu küçük binaların arasında devasa gecekondu beton yerleşkeler. Bir tünel ve plastik kayalardan yapılmış yamaçlar, şelaleler… Düştüğü dehşeti anlatıyor. Lafı kapıyor Kadri Bey “Siz” diyor “Ankara’nın yeni haliyle, en yeni halini karşılaştırıp, anlatıyorsunuz. Ben 1950’li yıllarda Kavaklıdere’deki üzüm bağlarının yerine dikilen binaları hatırlıyorum”. Bir kış günü eğlencesi olarak kızaklarla yaptıkları yarışları anlatıyor, “Şimdilerde İran Sefarethanesi’nin arkasındaki Hilton Oteli’nin dikildiği alan sumak alanıydı” diyor. O tepeden karlı kış günlerinde kızaklarını bıraktıklarında taa Kenedi Caddesi’nden aşağı kadar kayarlarmış... “Şimdiki Amerikan Sefareti yapılmadan önce, Su Deposu” imiş oralar. “Araba altında kalma riski olmadan kayardık. Kayarken iyi olurdu da dönmesi saatler alırdı” diye gülüyor. Duvarda çok güzel işlenmiş çerçeveleri ve içinde sanki eski şaşaalı saltanat günlerinden fırlamış saray aristokratlarının fotoğraarını görüyoruz.
Çerçeveler çok güzel, çok ince detaylarla işlenmiş. İçlerindeki resimler de meğer gerçekten, eski aristokratlarmış. Kadri Bey’in ailesi, Abdülmecit’in bacanağı Mustafa Kadri Bey’in soyuna dayanıyormuş. Dedesi Mustafa Kadri, Çanakkale Savaşı’nda 26. Alay Komutanı. Zaten soyadları da oradan gelmiş. İstanbul’dan Hilafet’in kaldırılmasının akabinde, 1925’de gelmişler Ankara’ya. Babası, o zamanlar Maarif Koleji olan Ankara Koleji’nde okumuş, futbol takımının kaptanıymış. İstanbul’dan gelmişler ama belli ki Ankara’yı çok sevmişler. Siz de görmelisiniz, 1950’li yılların Ankara Sokaklarını: http://tr-tr.facebook.com/kadrianafarta
Yorumlar (0)