Bizim tarihimiz de tam böyle. 1 Eylül bize barışı hatırlatıyor ama aynı zamanda başka Eylülleri de: 6-7 Eylül’de linç edilen komşularımızı, 12 Eylül’ün zindanlarını, Maraş’ı, Roboski’yi, Suruç’u, Ankara Garı’nı… Hepsi omuzlarımızda taş gibi. Egemenler “ilerleme” masalları anlatıyor, biz ise enkazın ağırlığını taşıyoruz. Ve her Eylül aynı soruyu fısıldıyor: Bu enkazla yaşamayı mı öğreneceğiz, yoksa onu kaldıracak cesareti mi bulacağız?
Peki bu enkaz neden hiç eksilmiyor?
Çünkü enkazı durmadan büyüten bir mekanizma var: militarizm. Erkekliği şiddetle, şiddeti kahramanlıkla besleyen bir düzen bu. Hem enkazı üretiyor hem de onu bize alkışlatıyor.
Bu coğrafyada erkekliğin en önemli sınavı askerliktir. “Askerliğini yaptın mı?” sorusu, pasaporttan önce, işten önce, evlilikten önce gelir. Erkeklik, düzene ne kadar hizmet ettiğinle ölçülür. Böylece militarizm yalnızca cephede değil; evde, okulda, sokakta da erkekliğin biçimini belirler.
Ve egemenler erkek bedenini bu düzenin vitrinine koyar. Savaşta yaralanan ya da ölen erkekler “kahraman” ilan edilir. Ama kadınların, çocukların, sivillerin kayıpları görünmez kılınır. Onların acısı kahramanlık hikâyesine dönüşmez; sessizlikle geçiştirilir.
Sonunda ortaya çıkan tablo şu: bir yandan enkaz büyüyor, bir yandan bize alkışlatılıyor. Ama bu enkazın gerçek bedelini kim ödüyor?
Cevap açık: işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, halklar. Çünkü savaş demek zam demektir, açlık demektir, işsizlik demektir. Savaş demek bütçenin eğitime, sağlığa, barınmaya değil bombalara ayrılması demektir. Kadınlar hem şiddetin hem yoksulluğun yükünü daha ağır taşır. Halkların dili bastırılır, göçmenler hedef gösterilir. Yani savaşın bedeli sınıfsal, cinsiyetli ve etnik olarak eşitsiz dağılır.
Egemenler için savaş kârlıdır: silah şirketleri büyür, milliyetçi nutuklarla iktidar güçlenir, muhalefet susturulur. Ama hayatı yoksullaşan biziz. Sofradaki ekmek küçülüyor, geleceğimiz daralıyor, yaslarımız ağırlaşıyor.
İşte bu yüzden barış bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Emekçilerin insanca yaşayabilmesi, kadınların özgürce var olabilmesi, gençlerin hayal kurabilmesi, halkların kimliğini korkmadan taşıyabilmesi için barış gerekir. Barış olmadan demokrasi olmaz. Barış olmadan eşitlik olmaz. Barış olmadan adalet olmaz.
Ve barışı istemek sadece bir grubun değil, herkesin sorumluluğudur. Çünkü savaşın yükü topluca ödeniyor; barışın kazanımı da topluca yaşanacak. Bu yüzden işçinin de öğrencinin de kadının da köylünün de göçmenin de “barış hemen şimdi” demesi gerekiyor. Barışa sahip çıkmak, işçinin sofrasındaki ekmeğe, kadının nefes aldığı özgürlüğe, gencin geleceğine, halkların kardeşliğine sahip çıkmaktır.
Yani mesele çok basit: Barış, hayatımızın ta kendisi demektir.
Her Eylül bize aynı soruyu fısıldar: Ölüler meclisine mi alışacağız, yoksa yaşamın şenliğini mi kuracağız? Biz biliyoruz ki barış sadece silahların susması değil; eşitlik, adalet ve özgürlükle mümkün.
Ve biz Ankaralılar, bu barış talebini yalnızca sözde bırakmıyoruz. Burada, bu şehrin sokaklarında buluşuyoruz. 1 Eylül Pazartesi akşamı 18.30’da Kolej’de buluşuyor, Sakarya Meydanı’na yürüyoruz. Çünkü barışın sesini en gür şekilde çıkarmak, yan yana durmanın cesaretini hissetmek ve inadımızı tazelemek için orada olacağız.
Barış talebimizin haklılığını, inadını ve umudunu hep birlikte yeniliyoruz. Çünkü bu ülkenin ihtiyacı tam da bu: ölüler meclisine değil, yaşamın şenliğine sahip çıkan bir halkın sesi.
Barış hemen şimdi!
Biji Aşîtî!

Yorumlar (0)