İlk panikle koşup kaçanlar yardım etmek için tekrar gara doğru geliyordu. Sonra ne oldu bilmiyorum ama hepimiz bu durumlara alışkın çok eğitimli doktorlar gibi birbirimize yardım etmeye başladık. Yürüyebilecek durumda olanları alanın uzağına aldık. Ağır yaralıları flamalarla arabalara, alanda olan ambulanslara taşıdık. Gördüklerimi uzun uzun anlatmayacağım. Bir arkadaşım "şunu yaşadık, bunu yaşadık diyerek olayın mağduru bizmişiz gibi davranmayalım. Biz ölmedik" demişti. Haklı. Bu sefer de ölenler biz değildik. Sadece o an orada olmayanlar az da olsa yaşananları canlandırabilsinler diye birkaç şey söyleyeceğim.
Bir arkadaşımın gözlerini ben kapattım mesela. Eyleme gelen bir doktor, "ölmüş" dedi ve ben de elinde tuttuğu dövizi koydum yüzüne. Başka bir arkadaşımın kopan bacağını aradım ölülerin arasında. Bir bacak bulup arkadaşımın yanına koydum belki dikerler umuduyla. Ama sorarsanız bacak onun bacağı mıydı diye, bilmiyorum. Sonra birbirimizin kıyafetlerinden ve saçlarından arkadaşlarımızdan kopan parçaları topladık. Birçoğunun kopan parçasına da yaralıları taşırken bastık. Ve tüm bunlara rağmen mağdur olanlar bizler değiliz. Anlayabiliyor musunuz? Çünkü ölen "yine" bizler değildik.
"Tarihe geçsin diye yazıyorum; 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara'nın en merkezi yerinde bir arkadaşımın ölüp ölmediği kararını bana bıraktılar."
Olayın üstünden saatler geçtikten sonra "sağlıklı" düşünmeye başlayabildim. Ve düşündükçe öfkem büyüdü. Yaşadığımız bir rezillikti çünkü. Ben, tıp bilgisi "bu aralar herkes grip" kadar olan ben, kanlar içindeki yaralı insanlara yardım ettim. Etmek zorundaydım. Çünkü bizden başka yardım edecek kimse yoktu. Uzun süre hiçbir yetkili görmedim. Bu benim işim değil, yaralılara müdahale edemem, yanlış bir şey yapar ölmelerine neden olurum diyemedim. Yapmazsam da öleceklerdi çünkü. Tarihe geçsin diye yazıyorum; 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara'nın en merkezi yerinde bir arkadaşımın ölüp ölmediği kararını bana bıraktılar. Çünkü hiçbir yetkilinin gözünde ne arkadaşımın düzgün bir tıbbi müdahale almaya hakkı vardı ne de benim bu travmayı yaşamama hakkım vardı.
Yazıyorum ki bilinsin: 10 Ekim 2015 tarihinde bizi ölüme terk ettiler. Bizim gibi insanlar çok uzaklardan koşup yardıma gelirken, dibimizdeki hastanelerden gelmedi ekipler. İnsanları beşer altışar durdurabildiğimiz arabalara koyup hastanelere gönderdik. İyi yaptık, aman ne güzel yaptık demiyorum. Yanlış yaptık diyorum. Ama biz bu yanlışları yapmaya mecbur bırakıldık. Bizlerin yerinde bu işin eğitimini almış insanlar olmalıydı diyorum. Devlet, bombayı engelleyip bizi korumayan devlet, en azından yaralılarımıza sahip çıkmalıydı diyorum. Ama çıkmadı. Bizler kendi arkadaşlarımızı taşırken polisler sadece bize baktı. Kafalarında kaskları, ellerinde kalkanları, hepsi bir arada durup sadece baktı. Refleks olarak bile yanlarında kanlar içinde olan insanlara eğilmedi. "Sakin olun, yardım geliyor" demedi. Bir flamanın ucundan tutup bize yardım etmedi. Herkesin görevi farklı diyeceksiniz, biliyorum. Tamam, herkesin görevi farklı. Peki, görevi yaralılara yardım etmek olanlar neredeydi?
"Zaten nefes almakta zorlanan insanların üstüne gaz attılar. Ambulansların geçmesine izin vermediler.
Patlamadan ne kadar süre sonra olduğunu bilmiyorum, ama biz hâlâ yaralıları taşıyorduk. Annem ve bir arkadaşım gelmişler. Polisler patlamanın olduğu meydana almamışlar onları. "Güvenlik" demişler. "Güvenlik nedeniyle alamayız sizi." Annem demiş ki "o zaman kızımı da çıkarın oradan". Bu nasıl bir güvenlik ki tanıdıklarımız hayatta mı diye bakmamıza, onlara yardım etmemize izin verilmiyor, ama içeride hayatta olanların da dışarı çıkarılma gereği duyulmuyor. Ya onları
da çıkarıp yaralılara siz müdahale edin, ya da bizi de alın. Almışlar. Annemi de arkadaşımı da içeri almışlar. Önce "Olmaz", diyorlar. Israr ederseniz, "Tamam" diyorlar. Rezilliğin farkında mısınız? Hiçbir planları yok. Ne yapmaları gerektiğine dair hiçbir fikirleri yok. Ve çok açıkça söylüyorum ki içlerinde bir nebze insanlık yok. Bizim arkadaşlarımızın kanlarının üstüne bastılar. Zaten nefes almakta zorlanan insanların üstüne gaz attılar. Ambulansların geçmesine izin vermediler. Bizler bir yandan arkadaşlarımızı taşırken bir yandan "yolu açın" diye bağırdık. Ama onlar açmadılar. Bombaya engel olmadılar, patlamadan sonra yardım etmediler, yardım etmemize engel olmaya çalıştılar.
Tüm bu vahşetin sonrası kan merkezleri, hastaneler, adli tıp... Yaralıların isimlerine ulaşma, kayıpları belirleme, ameliyatta olanlardan haber almaya çalışma...
Her seferinde iyi haber diye açtığın telefonu bir kez daha yıkılarak kapatma... Kıyafetlerimizde kan, ellerimizde ölüm kokusu oradan oraya koşturma. Ertesi gün ölümün bizler için bu kadar kolay olduğunu bilmemize rağmen yine sokaklara çıkma. Canımızın onlar için bu kadar değersiz olduğunu bilmemize rağmen yine kardeşlik deme, barış deme çabası. Hâlâ insan kalabilmek için aldığımız her nefeste daha çok çaba harcama...
Katliamın üstünden iki gün geçti. Ben hâlâ hiçbir devlet yetkilisi görmedim. Kimse bizi arayıp geçmiş olsun demedi. Cumhurbaşkanı hastanedeki yaralıları ziyaret etmedi. Cumhurbaşkanının eşi beyaz, temiz ve pahalı mendilini çıkarıp bizlere bakarak gözyaşı dökmedi. Başbakan ölen arkadaşlarımın ailelerini arayıp başınız sağ olsun demedi. Bazen hâlâ bunları beklediğim için kendime kızıyorum. Ama insan yalandan da olsa bir hareket bekliyor. Ama görünen o ki bizler yalandan bile üzülünmeyenleriz. Yalandan bile korumaya çalışılmayanlar, yalandan bile arkalarından ağlanmayanlar...
Tüm bu yaşananlar sonucunda her seferinde aynı noktaya varıyorum. Bizden alıyorlar bu cüreti. Bizim insanlığımıza güvenip insanlıktan çıkıyorlar. Bizden korkmuyorlar, çünkü en fazla ne kadar vahşileşebileceğimizi biliyorlar. Yakmayacağımızı biliyorlar. Katletmeyeceğimizi biliyorlar. Onlar bizim insanlığımıza güveniyorlar. Haklılar. Sıhhıye'deki anmadan sonra arkadaşlarımıza bıçak çekenleri koruyan yine bizdik. Küfürleri duymamıza rağmen kendimizi sakinleştiren, "işinize gidin" diyen bizdik. Pazar günü Korkmaz (Tedik) yoldaşın cenazesinde aramıza son ses müzikle dalıp, arabayı insanların üstüne süreni linç etmeden gönderen yine bizdik.
Çok cesur olduğumuzdan sokaklarda değiliz. Durursak acıdan boğulacağımız için direniyoruz hâlâ.
Gezi eylemleri sırasında Kızılay göbekte insanların arasına dalan arabayı hatırlarsınız. Ben de oradaydım. Bir genç ezildi gözlerimin önünde. O gün dedim ki bundan
daha kötüsünü gözlerim görmez herhalde. Gördü. Hem de defalarca gördü. Ne kaybettiğim insanların sayısı var artık aklımda, ne de tanık olduğum vahşetin derecesi. Belki de tam bu nedenle vazgeçmiyoruz. Bu nedenle korkmuyoruz. Direnmekten vazgeçersek yas tutmak kalacak üstümüze. Ama yasımız boyumuzdan büyük. Bu kadar acının yasını tutacak kadar ömür yok hiçbirimizde. Çok cesur olduğumuzdan sokaklarda değiliz. Durursak acıdan boğulacağımız için direniyoruz hâlâ.
Kaybettiğimiz tüm yoldaşlara saygıyla...
Erdemleri rehberimiz, anıları yolumuza ışık olsun...
Yorumlar (0)