Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Polatlı’da Yaşam ve Barış için Direnenler

Geçtiğimiz hafta içerisinde HDP’ye yönelik tam 400 noktada ırkçı saldırılar yaşandı. Bu saldırılardan
en kapsamlı ve tahribatı yüksek olanları Ankara
ve civar ilçelerinde oldu. HDP’nin Ankara’daki Genel Merkezi yakıldı, Polatlı İlçe Örgütü talan edildi, Beypazarı’ndaki mevsimlik Kürt işçileri darp edilerek yaşadıkları çadırlarına ve evlerine zarar verildi. Solfasol ekibi, bu saldırılardan hemen sonra söz konusu yerel ilçelere gitmiş, orada bir takım görüşmeler yapmıştı. Ama bu ırkçı saldırılarla ilgili daha detaylı bilgi almak ve söyleşmek için bir kez daha gidildi, Polatlı ve bozkırında çalışan mevsimlik Kürt işçilerinin alın teri döktükleri tarlalara.

Polatlı’da Yaşam ve Barış için Direnenler

Ankara’dan yola çıkarken kafamızda sadece son zamanlarda gelişen faşist saldırılar ile ilgili söyleşi yapmak vardı. Tabi bu fikir varacağımız noktaya kadar netti. Ama meselenin içinde ‘Kürt’ geçiyorsa, bunun böyle olmadığını bir kez daha gördük.

Sağlı-sollu yüksek binaların ve en az o binalar kadar olan demir yığını vinçlerin manzarasındaki asfalt üzerinde yolculuğumuz başladı. Yolda, daha önce Polatlı’ya gitmiş olan ekip, orayla ilgili dinlediklerini aktarıyor bize. Biz de edindiğimiz ön bilgiyle daha bir vakıf oluyoruz Polatlı’ya ve orada birkaç gün önce yaşananlara.

“Taş taş üstüne bırakmadılar. Mahvettiler. Oradan geçmek bile gelmiyor içimden.”

Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra Polatlı İlçe merkezine varıyoruz. HDP İlçe Örgütü Eş Başkanı Ekrem Abi’yi arıyor, yolda Polatlı’ya dair bizi bilgilendiren arkadaş. Ekrem Abi’nin “geliyorum” demesinden beş dakika sonra tanışıyoruz kendisiyle. Daha ilk anda sıcak, ciddi ve misafirperver bir izlenim verdiği tartışma götürmez. Ayaküstü kısa bir tanışma, hasbıhal ve rota belirleme faslından sonra, “Ekrem Abi! Biz HDP İlçe Örgütü’nü de görmek istiyoruz” diyoruz. Ekrem Abi’nin olgun yüz ifadesi bir anda düşüyor. “Görmezseniz daha iyi olur! Taş taş üstüne bırakmadılar. Mahvettiler. Oradan geçmek bile gelmiyor içimden” diyor. Biz görmekte ısrarcı olunca, bizimle tanıştırmak maksadıyla yanında getirdiği Ozan’ın bize mihmandarlık etmesini söylüyor. “Tamam” diyoruz. Ama Ekrem Abi, “Neyse, birlikte gidelim” diyor son anda.

“Seni yormak, işinden alıkoymak istemeyiz” dememize rağmen “Biz Ozan’la önden gidiyoruz, sizde bizi takip edin” deyip arabasına yöneliyor. Belli ki bizi yalnız bırakmak istemiyor. Ee ne de olsa bir hafta önce orada yaşananlar akıl kârı değildi ve hâlâ artçıları içten içe de olsa kendini hissettiriyordu.

HDP İlçe Örgütü’nün bulunduğu muhite geliyoruz. Tam kapının önündeyiz. Dışarıdan bakıldığında, “Ekrem Abi’nin söyledikleri azmış bile” diyesi geliyor insanın. “Dışarıdan bakınca pencereleri kırılmış, tabelası sökülmüş bir parti binası göreceksiniz” denmişti bize. Pencerelerin kırıldığı doğruydu, ama tabela sökülmemişti! Sarı zemin üzerine, yeşil ağaç logolu “BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) Polatlı İlçe Örgütü” yazılı bir tabela vardı. Kırıp, bir zafer kazanmışçasına götürdükleri HDP tabelasıymış meğerse... Onun da altından eski tabela olan BDP’ninki çıkmış. Saldorganlar hâlâ meselenin bir sac parçası olan tabela olmadığını, onun üzerinde yazılan tarihsel realite olduğunu anlamış değillerdi gördüğümüz kadarıyla.
Arabalardan inip, bina kapısına doğru ilerlediğimiz sırada bir takım meraklı gözün üzerimizde olduğunu görüyoruz. Bakışların anlamını her kadar çözmüş olmasak da, aldırmadan binadan içeri giriyoruz. Dairenin önüne geldiğimizde ise Ekrem Abi, “Tüh! Kilidi değiştirmiştik ve yeni anahtarlar da bende yok” diyor. Ekrem Abi için iyi, bizim için ise “Neyse artık, yapacak bir şey yok”

1,5 yıl önce Türkiye’ye gelen Rojavalı bir ailenin ferdiyle konuşuyoruz. Savaştan dolayı topraklarını terk etmek zorunda

kaldıklarını, burada hayatta kalabilmek için çalıştıklarını söylüyor.

dedirtecek bir durumdu bu. İkİnci durağımıza doğru yola koyuluyoruz. Ekrem Abi bizimle mevsimlik işçilerin çalıştıkları 70 km uzaklıktaki tarlaya da gelmek istiyor. Bu kez ısrarın dozajını ayarlamasını biliyoruz. Ekrem Abi’nin arabası önde, biz de peşinden Sarıoba Köyü’ne doğru seyir alıyoruz. Bu kez, sağlı-sollu bozkırlardan geçiyoruz. Ne bir beton ne de bir demir yığını...

Mevsimlik Kürt işçilerinin çalıştığı bir soğan tarlasının ana yola bakan cephesinde duruyor Ekrem Abi’nin arabası. İniyoruz. Tarlada çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla herkes çalışıyor. 1,5 yıl önce Türkiye’ye gelen Rojavalı bir ailenin ferdiyle konuşuyoruz. Savaştan dolayı topraklarını terk etmek zorunda kaldıklarını, burada hayatta kalabilmek için çalıştıklarını söylüyor. Başı dik. Ama yüreği ezik. Konuşurken geride bıraktıklarını vurgulamıyor belki ama gözlerindeki vatan özlemi her şeyi anlatıyor. “Türkiye güzel ama kendi toprağımıza, vatanımıza dönmek istiyoruz. Bu iş bize zor geliyor” diyerek, kendi insanına ve Kobanê’de

bıraktığı yaşamına duyduğu özlemi anlatmaya çalışıyor.

Tarlada 60 yaşlarında başka bir amca ile karşılıyoruz. Selamlaşıyor, halini-hatırını soruyoruz. “Bu çektiğiniz fotoğrafları ne yapacaksınız?” diye soruyor bize. “Gazetede kullanacağız” diyoruz. Bunun üzerine yaşadığı bir sıkıntıyı anlatıyor bize. Devamında “Bir şey yapabilir misiniz?” sorusunu da ekliyor. O da yaklaşık 1,5 yıl önce Kobanê’den gelmiş Türkiye’ye. Çalıştıkları bir tarlanın işletmecisi 12 bin lira paralarını vermemiş. Pişkin pişkin “Paranızı yedim. Bitirdim. Şu an tek kuruşum yok size verecek. Ne yapacaksınız, beni öldürecek misiniz?” demiş onlara. “Ne de olsa savaş mağduru bunlar” diye düşünmüş “Haklarını arayamaz, resmi yollara başvuramazlar” demiş olsa gerek. Vicdanını öldürmüş kısacası. Ya da satmış!

“Bize ‘teröristsiniz’ diyorlar. Bunu neden yaptıklarını biz de bilmiyoruz"

Sarıoba Köyü’nden çıkıyoruz. Günün batmasına dakikalar kala “Ördekgölü” diye bilinen başka bir köye doğru yol alıyoruz. Orada da bizi Naim bekliyor. Viranşehirli, kalabalık bir ailenin, evli olan çocuğu Naim. Ördekgölü Köyü, kırsalında işçilerin yaşadıkları çadırların bulunduğu bir köy. Konum olarak biraz sapa bir yerde. Naim’in telefon üzerinden yönlendirmeleri ile varıyoruz köye. Ana yolda Naim’in bizi karşılamaları için gönderdiği araçta iki genç var. Çadırların kurulu olduğu alana birlikte giriyoruz onlarla. Çayı demlemiş, bizi bekliyorlar. Selamlaşıp oturuyoruz yerde serili olan halıya. Naim’in babası Sadun Amca ve diğerleri bizi sıcak karşılıyorlar, geç kaldığımızı belirterek. Zira çadır alanına vardığımız da saat 21.00’a dayanmıştı. Çaylar geldikten sonra başlıyoruz söyleşmeye.

Sadun Amca’ya soruyoruz: Bir hafta önce bölgedeki tarım işçilerine saldırılar gerçekleşti. Bu saldırılar hakkında ne düşünüyorsun? Sadun Amca bu soruya karşılık cevabını daha önceden düşünmüş gibi verdi;

“Sonuçta hepimiz Türkiyeliyiz. Biz güneydoğudan geldik ve burada çalışıyoruz. Bir hafta önce Polatlı’nın yerel bir

gazetesi ‘Kürtleri burada istemiyoruz!’ diye başlık attı. Bizim kimseye bir zararımız yok. Zaten burada çok zor koşullarda çalışıyoruz. Kendi halimizdeyiz. Bize ‘teröristsiniz’ diyorlar. Bunu neden yaptıklarını biz de bilmiyoruz. Cizre’de de aynı şeyleri devlet yapıyor. Tayyip Erdoğan çıkıp “Cizre’de Kürtleri koruyoruz” diyor. Sen kimi, kimden koruyorsun? Orada insanlar elektriksiz, susuz kalmış, cenazesini dolapta saklıyor. Bu mu senin koruman? Başka ne diyeyim ki. Türkiye’nin tüm toprakları defter, tüm ağaçları kalem olsa bizim çektiklerimizi yazmaya yetmez...”

Cizre’de de aynı şeyleri devlet yapıyor. Tayyip Erdoğan çıkıp “Cizre’de Kürtleri koruyoruz” diyor. Sen kimi, kimden koruyorsun? Orada insanlar elektriksiz, susuz kalmış, cenazesini dolapta saklıyor. Bu mu senin koruman?

“80’li, 90’lı yıllarda ne yaşadıysak şimdi de aynısını yaşatmak istiyorlar”

Söyleşimize devam ederken Şükrü Amca geliyor yanımıza. O da Viranşehir’in bir köyünden. 80’li yılların sonlarına doğru halk üzerinde baskı kuran iki korucunun PKK tarafından öldürülmesinden sonra o bölgedeki karakol komutanının denetiminde sistematik işkenceye maruz kalmış. “PKK yaptığı eylemi üstlenmesine rağmen her gün beni karakola alır, ‘iki korucuyu sen öldürmüşsün’ diyerek saatlerce işkence yaparlardı. Ağzımda diş bırakmadılar. Hâlâ o dişleri yerine takmış değilim” diyor. “80’li, 90’lı yıllarda ne yaşadıysak şimdi de aynısını bize yaşatmak istiyorlar” diyor. “Kürt olmamızdan dolayı hâlâ aşağılanıyor, haksızlık ediliyor bize. Birkaç gün önce kızım hastalandı burada. Polatlı ilçe hastanesine götürdüm onu. Bir resmi polis, başımdaki puşiyi görüp Kürt olduğumu anlayınca, ‘hem doğuda askerlerimizi, polislerimizi öldürürsün, hem de devletin hastanesine gelirsin’ dedi. Allah’tan korkun beyefendi. Benim asker, polis öldürdüğümü nereden çıkarıyorsunuz dedim” diyor. Şükrü Amca’nın da yaşadıkları yüzüne yansımıştı. Her bir çizgi; yaşadığı her bir haksızlığın, adaletsizliğin iziydi. Bu izlerde devletin açık adresini bulmak mümkündü.

Artık gitme vakti gelmişti. Toparlandık, vedalaştık, arabaya doğru ilerlerken. Tam arkamızı dönüp gidecekken, “Kasımın ikisinde sizi Naim Abi’nin düğününe bekleriz” diyorlar. “Nasıl yani? Naim evli değil miydi?” dememizle işin aslı dillerden dökülüyor nemli bozkıra. Gençlerden biri gülerek anlatıyor:

“7 Haziran gecesi partimizin (HDP) başarısını kutlamak için burada bir kutlama yaptık. Arabalardaki teyplerden Kürtçe müzikler açtık ve halay çektik. Aşağıdaki köyden geldiler. ‘Hayırdır! Niye çalıyorsunuz bu müzikleri dediler’ biz de Naim’in ikinci evliliği yaptığını, onun için de düğününü yaptığımızı söylemek zorunda kaldık. Oysa öyle bir şey yok. Partimizin %13 ile barajı aşıp, 80 milletvekiliyle Meclise girdiği için kutlama yaptığımızı söyleyemedik” diyor.

NOKTA!

"Türkiye" Barış İstiyor!

Söyleyişinin sonlarına doğru Türkiye Teyze geliyor! Buradan ülkeyi cinsiyetçi temel de ele aldığımız düşünülmesin sakın. Viranşehirli, gerçek adı Türkan olan, ama nüfus memurunun takdirine muhatap kalarak, nüfus cüzdanında Türkiye adı verilen teyzeden bahsediyoruz. Kürtçe isimlerin tamamen yasak olduğu, ya da aşina olunmayan her ismin yok sayıldığı dönemlerde konulmuş Türkan (Türkiye) Teyze’nin adı. Koca bir devletin adını taşıyan ama, koca bir devletin onun puşisini taşıyamadığı kadından bahsediyoruz. Hastane ve benzeri kamu kuruluşlarında başındaki puşiden dolayı adına işlem yapılmadığını söylüyor
bize Türkan Teyze. “Başımdaki puşi olmasa beni adımdan dolayı yere göğe sığdıramazlar, bunu biliyorum. Ama mesele puşi olunca, demek ki <Türkiye>’nin bile onlar için bir kıymeti yok” diyor. Olanlar hakkında ne düşündüğünü sorduğumuzda huzur ve barış istediğini söylüyor. Bize de bu başlığı atmak kalıyor: "Türkiye" Barış İstiyor!

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış