“Fobiler belki de kehanettir.” Pauline Melville
Tiyatro tarihini biraz da anekdotlar yazar. Bir zamanlar genç bir oyuncu Sarah Bernarhdt’a şöyle sormuştur: “Tuhaf ama ben hiç sahne korkusu yaşamıyorum. Neden dersiniz?”, Bernhardt herhalde tiyatral bir havayla saçını düzeltip genç oyuncuyla aynada gözgöze gelerek cevap vermiştir soruya: “Sahne korkusu yetenekle birlikte gelir; ondandır.” Bernhardt’ın iması birkaç yönlü çalışıyor gibi ama en belirgini şu galiba, korku hemen her zaman bir şeyi kaybetme korkusudur. Dehşet hemen her zaman bir şeyin dışında bırakılma dehşetidir. Evet sahnedeki oyuncu, seyir yerindeki kalabalığın dışında bırakılmıştır, hepsi bir olmuş ona bakmakta ve onu yargılamaktadır.
Sahne korkusu sahnede geçen yıllar uzadıkça kendiliğinden geçecek bir korku değildir, olasılıkla kaybedecek daha çok şeyi olduğunu düşünen olgun oyuncu kendi ürettiği adrenalinden daha fazla zehirlenecektir. Daniel Day Lewis için anlatılmıştır. Richard Eyre’in rejisinde Londra’da Hamlet’i oynayacaktır. Oyun başlar, yarısına gelir, Lewis birden topuğunun üstünde döner ve bir daha dönmemek üzere sahneden çıkıp gider. Oyunculuk sanatı kendi tarihi boyunca ama en çok ondokuzuncu yüzyıldan sonra artan bir ivmeyle enerjisinin önemli bir bölümünü bu sahne korkusunun nasıl yenilebileceği üzerine metotlar geliştirmeye adamıştır. Stanislavski’nin teorik kitaplarının genç oyuncusu Kostya sahne ışıklarının ötesine seyir yerine doğru baktığında onu kendine çeken, derin karanlık bir boşluk görür, kâbus dilinden sözcükler sahnede olana her zaman eşlik etmiştir. Çünkü her gösterim anının alt metni düşme korkusudur. Çünkü sahne riskli bir yerdir. Öte yandan bu korkunun ortadan kalkması tiyatroyu öldürür zira korku bir yaşam belirtisidir. Literatürde sahne cesareti diye bir kavram yoktur; korkudan yapılmamış bir cesaret olmadığını herkes bilir. Ondan herhalde.
Tiyatro Yunan’da teorize edilmeye başlandığı, demek ki üstüne düşünülmeye başlandığı yerde bir metaforlar ağına yakalanmıştır. Diyelim ki, hayatla ilişkisi üzerine sonsuz sayıda metafor üretilmiştir. Bunlardan en bilineni “bütün dünyanın bir sahne”, demek ki sahne üzerinde yaşananın bir bakıma hayatın metaforu olduğudur. Aynı Bernhardt’la ilgili ama bu kez kendi sahne korkusu üzerinden değil seyir yerinde ürettiği korkuyla ilgili bir anekdot daha. Abdülhamit’in ölüm korkusu bilinir. Sarah Bernhardt İstanbul’a geldiğinde, sarayda oynaması için araya girmişler; istememiş Abdülhamit. Gerekçesi ama çok kuvvetli: “Ölümü bu kadar iyi canlandıran birini seyretmeye dayanamam.”
Bir adım daha atalım öyleyse; sahnedeki şey eğer hayatın metaforu ise, sahne korkusu, gündelik hayattaki ölüm korkusunun metaforuna dönüşür. Hiçbir şeyi kaybetmekten korkmayanın hiçbir şeyi yoktur; ölmekten korkmayanın bir hayatı. Hayata ölümün bakış açısından bakmaktan söz etmiyorum çünkü Barthes’ın bir zamanlar dediği gibi bu “ hayatın ceset biriktirmek anlamına gelmesine” yol açar. Sahne korkusunun yokluğunda sahneyi öldüren adrenalin gibi ölüm korkusu da hayatın içinde nabız gibi atarak bir canlılık üretir.
İnsanın kendi ölümünün bilgisine sahip olması ve bunu yaşamaya devam etme kudretine çevirmesinden doğan diyalektik, başkalarının ölümüne bakarken, sevdiklerimin birdenbire ya da yavaş yavaş gelen ölümlerinde çalışmıyor ne yazık ki bende. Başkasının ölümü dediğimiz şey hep dışımızda, bu nedenle de neredeyse soğukkanlı bir sosyoloji gibi dış etkenlerden çok fazla etkileniyor. Öncesindeki birikimimiz az buzmuş gibi Roboski’den bugüne buraya bir kez daha listelemeye gücüm olmadığını şu an fark ettiğim onca ölüm, başkalarının ölümü dediğimiz şeyle ilişkimizi belirleyip duruyor. İnsan kendi ölümünün gözünün içine bakarak kendine bir hayat kurabilir ama başkasının ölümü yedeğinde hayatın artığı olarak ölümü taşır ve o ölüm bu kez bir üretken bir korku olmaktan çıkıp fobiye dönüşür. Ama fobiler tedavi edilebilirdir. Edilmediklerinde ölümcüldürler hatta yazının alınlığında aktarıldığı gibi nasıl öleceğimize dair bir kehanet barındırmaya başlayabilirler.
Öyleyse fobiden bize kalandan, tesellilerden söz etmeli bitirirken. Yine de bazı ömürlerin teselli olduğundan. Hayat bizi yeniden güne başlatacak bahanelerini tükettiğinde geriye bazı ömürler kalır. Tesellidir. Sırf bir kenarından hayatımıza değdikleri için, onlar gittikten sonra bize kalan hikayelerini hayatımıza anlam diye kattığımız için teselli olabilirler.
Teselli kederli bir sözcüktür. İçinde, geç kalınmış her şeyin örtük pişmanlığını, kayıptan devşirilmiş kazancı taşır; yitirilmiş her şeyden sonra elde kalanın avuntusudur. Hiç değilse “bu” vardır, bu kalmıştır. Demek ki bir artık’tır teselli. Ve o artık şimdi bir ömür boyu yerini dolduramadan aldığı kayba işaret eder durur. Küçük varlığı, büyük yokluğu hatırlatmak içindir. Ve tiyatro tastamam bunu yapar. Kendi küçük varlığında büyük yokluklara işaret eder. Yangın ve kıyamet günlerinde nasıl tiyatro yapılacağı üzerine düşünürken bu fikre bir uğramalı.
Yorumlar (0)