Önce Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarına yönelik operasyonlar başladı. Ardından CHP içinde "İmamoğlu'suz bir siyaset" formülü tartışmaya açıldı. Özgür Özel'e çeşitli kanallardan "İmamoğlu'nu bırak, Ankara siyasetine dön" mesajları verildi. Bugün de aynı arayış sürüyor. İmamoğlu'nun etkisizleştirildiği, denetlenebilir ve iktidarla çatışmayan bir CHP modeli.
Peki neden?
Çünkü Ekrem İmamoğlu'nun ortaya çıkışı, birçok yönüyle Erdoğan'ın yükseliş sürecini hatırlatıyor. Nasıl ki Erdoğan, kendi döneminde mevcut siyasal düzen tarafından engellenmek istenmişse; bugün de İmamoğlu benzer yöntemlerle siyasetin dışına itilmeye çalışılıyor. Kayyım tartışmaları, yolsuzluk soruşturmaları, siyasi yasak girişimleri ve son olarak kurultay tartışmaları bu sürecin parçaları olarak görülüyor.
Bu noktada dikkat çeken gelişme, Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden siyasal denklemin merkezine taşınması oldu. Mutlak butlan tartışmalarıyla başlayan süreç, kurultay davası üzerinden CHP'nin iç işleyişine müdahale alanı açtı. Özellikle deprem felaketinin ardından ağır eleştirilerin hedefi olan eski Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Lütfü Savaş'ın açtığı dava, tartışmaları daha da büyüttü.
Sonuç itibariyle ortaya çıkan tablo, yalnızca CHP'nin iç meselesi değildir. Bu tablo aynı zamanda Türkiye'de muhalefetin nasıl şekillendirilmeye çalışıldığının da göstergesidir. İktidarın uzun süredir hedeflediği şey; güçlü bir muhalefet değil, sınırları çizilmiş ve kontrol edilebilir bir muhalefettir.
Sorulması gereken soru şudur; CHP'de yaşanan kriz gerçekten bir kurultay tartışması mı, yoksa Türkiye'de muhalefetin geleceğine yönelik daha büyük bir müdahalenin parçası mı?
Sürece dair bilgilendirmeyi büyük ölçüde TGRT ekranlarından takip ettik. Bu süreçte kamuoyunun karşısına çıkan isimlerin başında, daha önce Ali Babacan'ın basın danışmanlığını yapan Fatih Atik geliyordu. Kılıçdaroğlu'nun kurultayı kaybetmesinin ardından açtığı siyasi ofis ve etrafında şekillenen kadro da dikkat çekiciydi. Eski AKP danışmanları ve iktidara yakın çevrelerden isimlerin bu yapıda yer alması, Kılıçdaroğlu'nun siyasetten çekilmeye niyetli olmadığını gösteriyordu. Bu tablo aynı zamanda CHP liderliğini yeniden hedeflediğinin de işareti olarak yorumlandı.
Bir dönem "Hırsıza hırsız diyeceğiz!" diyen, Adalet Yürüyüşü ile milyonları peşinden sürükleyen Kılıçdaroğlu'nun bugün geldiği nokta ise ciddi soru işaretleri yaratıyor. Yıllarca eleştirdiği yargı düzeni üzerinden kendi siyasi pozisyonunu güçlendirmeye çalışması, kamuoyunda önemli bir çelişki olarak görülüyor. Dün adalet talep edenlerin yanında yürüyen bir siyasetçinin bugün parti içi mücadelede aynı mekanizmalardan medet umması, yalnızca siyasi değil, ahlaki bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Kurultay davası üzerinden şekillenen süreçte Kılıçdaroğlu'nun genel merkeze dönüşü ve grup toplantılarının yapılmayacağını açıklaması da dikkat çekiciydi. Oysa CHP içinde birçok isim yeniden kurultay çağrısı yapıyor. Sosyalist Enternasyonal'in de süreçle ilgili açıklamalarında demokratik, şeffaf ve kapsayıcı bir kurultay vurgusu öne çıkıyor. Buna rağmen Kılıçdaroğlu'nun bugüne kadarki tutumu, kamuoyuna güven veren bir siyasi yol haritası sunabilmiş değil.
Kılıçdaroğlu'nun son dönemdeki siyasi çizgisi, iktidarın uzun süredir arzuladığı "kontrol edilebilir muhalefet" tartışmalarını da yeniden gündeme taşıyor. Çünkü iktidarın temel hedeflerinden biri, güçlü ve bağımsız bir muhalefet yerine sınırları çizilmiş, yönlendirilebilir bir muhalefet yaratmaktı. CHP içinde yaşanan kriz de bu bağlamdan bağımsız okunamaz.
Bu süreçte seçmenin tavrı da dikkat çekiyor. Metropol Araştırma'nın çalışmasına göre, "Özgür Özel yeni bir parti kurarsa oy verir misiniz?" sorusuna olumlu yanıt verenlerin oranı yüzde 34,7 seviyesinde. Ancak daha dikkat çekici olan, "Ne Özgür Özel ne Kemal Kılıçdaroğlu" diyen seçmenlerin oluşturduğu geniş kesim. Bu durum, yalnızca liderler arası bir mücadele yaşanmadığını; aynı zamanda muhalefetin önemli bir güven krizinden geçtiğini gösteriyor.
İktidarın CHP'yi kurultay tartışmaları üzerinden, DEM Parti'yi ise barış süreci üzerinden sıkıştırmaya çalıştığı bir dönemdeyiz. Amaç yalnızca siyasi rakipleri zayıflatmak değil; aynı zamanda seçim denkleminde avantaj sağlamak. Bu süreçte Demirtaş’a atıf yapmadan geçemiyoruz. Şöyle demişti Demirtaş; “Demokrasi sokakta, direniştir. Adalet ve eşitliğin olmadığı yerde erken seçim yalnızca faşizmi kurumsallaştırılır.” Dolayısıyla demokrasi, muhalefetin dizayn edilmesiyle kurulmaz. Tam tersine, bu yöntemler toplumsal kutuplaşmayı ve siyasal güvensizliği derinleştirir.
Geçmişte dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla HDP'nin siyaset alanı daraltılmıştı. Bugün benzer yöntemlerin CHP üzerinde uygulanmaya çalışılması da aynı ölçüde antidemokratiktir. Halkın iradesiyle oluşmuş siyasi yapıları yargı ve bürokrasi üzerinden şekillendirmeye çalışmak, demokratik siyasetin ruhuna aykırıdır.
Bayram sürecinde Özel ve Kılıçdaroğlu’nun aynı gün ve saate bayramlaşma koyması kadar şaşırtıcı bir durum da Kılıçdaroğlu'na gelen desteklerden biri oldu. Bu destek Doğu Perinçek çevresinden geldi ve kamuoyunda farklı yorumlara neden oldu. Çünkü Türkiye siyasetinde uzun yıllardır etkisi tartışılan bazı aktörlerin desteği, bir siyasi hareket için güçten çok yük haline de gelebilir.
Bugün gelinen noktada mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu ya da Özgür Özel meselesi değildir. Mesele, CHP'nin geleceğinin nasıl şekilleneceği ve bu sürecin parti üyelerinin, delegelerinin ve seçmenlerinin iradesiyle mi, yoksa dış müdahalelerle mi belirleneceğidir.
Çünkü CHP'nin gerçek sahibi ne genel başkanlar ne de siyasi ekiplerdir. CHP'nin gerçek sahibi, o partiye oy verenler ve onun örgütlü yapısını ayakta tutan üyelerdir.
Ve son soru hâlâ ortada duruyor: İrtifakını saray koridorlarında arayanlar mı muhalefet edecek, yoksa iradesini üyelerden ve halktan alanlar mı?
Yorumlar (0)